WCD’nin yaptığı araştırmalara göre dünyada en az 40 ile 80 milyon arasında insan barajların inşasından olumsuz etkilenerek zorla yerinden edilip yoksulluğa itildi. Böylece barajların kurulduğu bölgelerde yaşayan toplumlar güçten düşürüldü. Bununla beraber kırsaldan kente göç daha da arttı.

Enerji politikaları açısından barajlar belirleyici bir rol oynar. Özellikle ulus devletlerin elektrik enerjisi politikalarında barajlarla birlikte inşa edilen Hidro Elektrik Santrallerinin (HES) konumu önem taşır. Onlarca ülkede neredeyse elektrik enerjisinin (başka deyimle elektriğin) çoğunluğu HES’li barajlardan sağlanırken birçoğunda ise hiç veya çok az bir önemi vardır. Bu durum her ülkede bulunan akarsulara, onların debilerine, coğrafyanın özelliklerine, (akar) suyun tarihsel kullanım kültürüne, teknik olarak “ucuz” ulaşılabilir başka elektrik enerji türlerine, mevcut mali imkanlara ve aynı zamanda demokratik-ekolojik bilince bağlıdır. Elektrik üretimi amacıyla kurulan barajlar doğa ve insan yaşamı üzerinde oldukça yıkıcı etkide bulunur.
Bugüne kadar dünyanın neredeyse her yerinde kurulan barajlar, öncelikle büyükleri olmak üzere çok sayıda olumsuz etkiye neden oldu. Hem doğa hem insanlar üzerinde özellikle sosyal yapı ve kültürel açıdan çoğu zaman büyük yıkım ve kayıplara mal oldu. Tahribatın etkisi günümüzde artarak devam ediyor. Bu yıkım ve sömürü getiren olumsuz sonuçlarından dolayı özellikle 80’lı yıllardan itibaren gözle görülür artışla itiraz ve protestolar yükselmeye başladı. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da çok sayıda küçük ve büyük baraj kurulduğu için 90’lı yılların sonundan itibaren protestolar gelişti ve 2010 civarında genel siyası gelişmeleri de etkileyecek noktaya geldi.
Sadece Atatürk Barajı’nın inşasında doğrudan 60 bin insan zorla yerlerinden göç ettirildi. Dolaylı olarak zamanla göç edenlerin sayısına ilişkin ise sağlıklı veriler bulunmuyor. Ilısu Barajı da resmi olarak 15 bin insanı göçe zorladı, ancak en az 40 bin insan da dolaylı olarak etkilendi.
Barajların geçmişi, amaçları ve istatistikler
Barajlarla uygulanan politikayı ve bunun sosyal-ekolojik etkilerini daha iyi anlamak için bir adım geriye gidip barajları geçmişiyle ele almak daha objektif bakış açısı sağlar. Arkeologlar ve tarihçiler ilk barajların insanlık tarihinde M.Ö. 3 binyılda Ortadoğu’da kurulduğunu belirtiyor. Ancak sayıları ve etkileri sınırlı olup bu alanlarda yaşayan insanları ve hayvanları olumsuz olarak fazla etkilemiyordu. Hatta bakımsızlıktan dolayı bir süre sonra yıkıldığı da oluyordu. Fakat sanayileşmenin gelişimi, teknik ve mali olanakların artmasıyla birlikte 19. yüzyılın sonunda bu durum değişmeye başladı. Sanayi devletlerinde barajların inşası kısa sürede yaygınlaştı ve 1. Dünya Savaşı sonrası hızlandı. 2. Dünya Savaşı sonrasında endüstrileşmeyi pek yaşayamayan ülkelerde de sanayi devletlerinin şirketleri eliyle çok sayıda baraj kurulmaya başlandı. 70’li yılların ortalarına kadar kurulan baraj ve hidroenerji kapasitesinde sürekli bir artış yaşandı. Ondan sonra yeni baraj ve HES inşaat artışında bir azalma yaşansa da kurulu hidroenerji gücü büyüme devam etti. 70’lere kadar bir yılda 1000 civarında büyük baraj inşa edilirken bu sayı 90’lı yıllarda 260’a düştü. Sonraki yıllardan bugüne kadar sayılarda yaşanan dalgalanma devam ediyor.
2024 yılına kadar dünyada en az 62.339 büyük baraj (uluslararası kriterlere göre “büyük baraj” ya en az 15 m yüksek ve 1 milyon metreküpe hacme sahip ya da 3 milyon metreküpten fazla büyük hacme sahiptir) inşa edilmiştir. Akarsulara kurulan küçük baraj ve farklı setlerle bu sayı milyonları buluyor. Bugün dünyadaki akarsuların en az % 60’nın üzerinde en az bir tane büyük baraj bulunmaktadır ki bu oran giderek artıyor. Dünyada büyük barajların inşasında 24.402 adet ile Çin devleti büyük farkla önde gitmekte, ardından 10.126 adet ile ABD gelmektedir. Sonraki grupta Hindistan 4488 ve Japonya 3178 büyük baraja sahipler. Şaşırtıcı olmayacak şekilde 5. sırada Türk devleti 1903 büyük barajla bu listeyi takip ediyor. Sırasıyla Güney Kore (1502), Kanada (1428), Güney Afrika (1409), Brezilya (1196), Meksika (1106) ve İspanya (1050) sıralanıyor. Dikkate alınması gereken başka bir devlet ise 13. sırada 599 büyük baraj ile komşu devlet İran’dır.
“İnşa et, işlet ve devret”
Elektrik enerjisi ve sulama büyük farkla küresel düzeyde barajların inşa amaçların başında yer alır. Geri kalan ve bazı yerlerde önemli rol oynayabilen amaçlar şunlardır: Endüstri, su tedariki, içme suyu, taşımacılık, yerleşim yerleri ve tarım alanlarının su taşkınlarından korunması. Birçok durumda birkaç amaç birden hedefleniyor.
Küresel ölçekte barajlarla inşa edilen HES’ler elektrik enerjisinin % 15’ini sağlamakla enerji pazarında önemli bir paya sahipler (bu oran 10 yıl öncesine kadar % 20 civarıydı). 35’ten fazla ülkede HES’lerle elektriğin yarısından fazlası üretiliyor. Dünya yüzeyindeki sulama alanlarının % 35-40’ı suyunu baraj göllerinden temin ediyor. En az yüzlerce büyük kentin içme suyu büyük oranda baraj göllerinden sağlanıyor. Baraj taraftarları bu ekonomik getirilerle beraber bölgesel kalkınma, iş imkânlarının yaratılması, ihracata dayalı bir sanayi ve tarım endüstrisinin geliştirilmesi gibi hususların bir avantaj olduğunu iddia ediyorlar.
Barajların inşasında bilinmesi gereken önemli nokta, finansmanın nasıl sağlandığıdır. Bu konuda en çok başvurulan yöntem “inşa et, işlet ve devret” politikasıdır. Buna göre ilk etapta bir özel şirket konsorsiyumu projeyi devletten alır, planlamayı detaylandırır, finansı özel bankalar üzeri sağlar ve hükümetler yapılacak yatırımın garantörlüğünü üstlenir. Ardından inşat başlar, sonra da baraj ve HES onlarca yıl işletilir, hükümet üretilen elektriği daha önce belirlenmiş bir fiyata satın alır (bu fiyat şirket için çekici olmalı), amortisman genelde 5-8 yıl içinde sağlandıktan sonra çok büyük kar konsorsiyumu bekler. Bu model çoğu yatırım projelerinde uygulanır ve şirketler için sıfır risktir. Baraj ve HES işletilince göldeki suyun yetkisi konsorsiyumda bulunur ki bu bir çeşit su özelleştirmesidir. Türkiye ve Kürdistan’daki HES’lerin % 90’ından fazlası bu şekilde inşa edildi. Beklenen kar az olduğu için HES’siz barajlardaki bu oran çok daha düşük düzeyde.
21. yüzyılda hidroenerji politikası
Hidroenerji lobisi, devletlerin birçoğu, Dünya Bankası ve BM’ye bağlı olanların da dahil olduğu bazı uluslararası kuruluşlar, hidroenerjiye başka sebeplerle olumlu bakan çevreler, geçmişte onlarca ülkede yaşanan ekonomik “kalkınmanın” hidroenerji olmaksızın yaşanmasının mümkün olmadığını dile getiriyor. Ayrıca hidroenerjiyi “yenilenebilir enerji türü” olarak daha da geliştirmenin gerekli olduğunu talep ediyor. Gerçekler ise bunun aksini gösteriyor. İstatistiki veriler ve barajların olumsuz etkileri de bunu ortaya koyuyor.
1980 ve 90’lı yıllarda yeni kurulan hidroenerji kapasitesi artışında önce gerileme ve sonra duraklama yaşanırken, 2000 yılından sonra kurulan hidroenerji kapasitesinde tekrar gözle görülür artış oldu (ancak 70’li yıllardaki zirveden çok daha az). Bu gelişme 2013 yılında kurulan 46 GW (Gigawatt) kapasite ile zirve yaşadı. Ondan sonraki yıllarda ise istikrarlı şekilde düşüş gerçekleşti. Dünyada 2030 yılına kadarki planlama ve inşa aşamasındaki HES projelerini dikkate alırsak bu düşüş yıllık eklenen 20 GW seyrinde devam edecek gibi görünüyor. Aşağıdaki grafikler bu gelişmeleri göstermektedir.
1991 ile 2030 arası kurulan ve kurulacak hidroenerji kapasitesi 2021, International Energy Agency – IEA (Uluslararası Enerji Ajansı)
2030 sonrası 2013 yılında yaşanan zirveler gibi artışların yaşanmayacağını söylemek abartılı olmaz. Siyasal ve ekonomik çerçeve dünyada HES’ler lehine çok değişmezse yavaş da olsa düşüşün, yıllık ortalama yeni hidroenerji kapasite kurulumunun 10 GW’a doğru evrileceği tahmin ediliyor. Bu nedenlerin başında şu hususlar geliyor:
Yeni planlanan büyük hidroenerji projelerinin sayısındaki düşüşün (bu ekonomik yapılabilir ve işletilebilir “uygun” yerlerin sayısında düşüşle doğrudan bağlantılı) nedenleri arasında kurma maliyetinin sürekli artması, inşa sürecinin artması, yerelde halkın tepkisi ve protestoların devam etmesi, iklim krizi sonucu dünyada birçok bölgede yağışın azalması ve akarsu yataklarında akan suyun azalması, bazı ülkelerde akarsu ihtiyacının yoğun sanayi kuruluşları tarafından daha çok talep edilmesi olarak sıralanabilir.
Yenilenebilir enerji türlerinde son yıllarda yaşanan artışlara ve hidroenerjinin (uluslararası kuruluş ve devletlerin tanımında hidroenerji yenilenebilir kategorisinde yer alsa da biz bunun aksi görüşünü savunmaktayız) bundaki payına bakarsak şu resmi verilerle karşılaşıyoruz:
Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’na (IRENA) göre 2023 yılının sonunda yenilenebilir elektrik enerjisi üretim kapasitesi 473 GW ile rekor artış sağlayarak 3865 GW’a ulaştı. Bu artış tüm elektrik enerjisinde enerji üretim artışının % 83’üne tekabül ediyor. Yani 2022 yılında yeni kurulan elektrik üretim kapasitesinde çok büyük farkla fosil enerji türleri yenilenebilir türlere göre geride kalıyor. Yenilenebilir enerji türlerinin artışında dev pay, 191 GW ile güneş (solar) enerji santralleri (GES) ve 75 GW ile rüzgâr enerji santrallerinden (RES) gelmekte olup hidroenerjinin 2022 yılındaki artışı 20,5 GW ile sınırlı kalıyor. İstatistiklere bakarsak, daha 2007 yılına kadar yenilenebilir enerji üretim kapasitesinin en büyük artışı hidroenerjiydi. Fakat bu artış geçmişte kaldı ve yukarıda belirtildiği gibi hidroenerjinin kapasite artışının gelecekte 20 GW’ın çok altına düşmesi bekleniyor. Detaylı sayılar için aşağıdaki grafiğe bakınız.

2000-2022 arası kurulan yenilenebilir (elektrik) enerji üretim kapasitesi, GW olarak, kaynak: IRENA
Çin ilk sırada
Hidroenerjinin kapasite artışında 2020 yılından itibaren “pompajlı hidroelektrik santral” PHS; (İnglizce: pumped storage hydroelectricity- PSH) geleneksel HES’lerin önüne geçmeye başladı fakat (bu tür Türkiye’de henüz inşa edilmedi). Ancak bunların inşasında RES ve GES gibi bir artış söz konusu değil. İlerideki on yıllarda pompajlı hidroelektrik santrallerinin elektrik enerji pazarını çok etkileyecek düzeyde artışı zor görünüyor. Bu enerji üretim türü için özel şartlar gerekli olduğundan teknik ve ekonomik “değerlendirilebilir” potansiyeli sınırlı kalıyor.
Küresel düzeydeki gelişmelerde vurgulanması gereken bir başka nokta, 2022 yılında dünyada tamamlanan hidroenerji üretim santralleri kapasitesinin % 60’ının Çin’de gerçekleşmesidir. Çin dışındaki çok sayıda projenin inşası ve/veya finansında Çin önemli bir rol oynuyor. Bu konudaki tartışmasız liderliğinin en az birkaç yıl daha devam edeceği anlaşılıyor. Ancak 2030’dan sonra Çin’de büyük artışların gerçekleşmesi zor görünüyor.
Türkiye’deki durumu incelersek, HES kapasite artışında 2021 yılı itibariyle gözle görülür düşüş yaşanıyor. 2023 yılındaki kurulu hidroenerji gücü 31,7 GW’a ulaştı. Son büyük artış, 2020 yılında 20 yılı aşkın büyük protestolardan sonra tamamlanan ve büyük yıkım getiren Ilısu Projesi’nden (1200 MW) kaynaklanıyor. İnşası devam eden baraj/HES’lerle 1000 civarı MW eklenmesi bekleniyor ki bunda en önemli pay Amed’te inşası devam eden Silvan barajıdır. Yapılan açıklamalara göre 2030’da kurulu hidroenerji gücünün 35 GW (35.000 MW) düzeyine ulaşması hedefleniyor. Ancak gecikmeler ve yereldeki halk ile sivil toplum örgütlerinin baraj/HES protestolarından dolayı bu sayıya ulaşmasının birkaç yıl daha geç sürmesi bekleniyor.
Türkiye’de tüm yenilenebilir elektrik enerji kapasitesinin (55.000 MW) % 59’u HES’lerden geliyor. 2000’lere kadar bu oran çok daha yüksek olup % 90’ları aşıyordu. 2022 yılının sonunda 11.400 MW RES’lerden ve 9400 MW GES’lerden gelirken, 1900 MW ise biokütle enerji kaynaklarından elde edilmektedir. Biogaz 1100 MW’a ve jeotermal enerji ise 1634 MW’a denk geliyor. Gelecek yıllarda, dünyadaki gelişmelere paralel olarak RES ve GES’lerin payının “yenilenebilir enerji türleri” arasında daha da artması bekleniyor.
Bugüne kadar kurulan barajlar sosyal olarak çok büyük yıkımlar getirdi ve etkilediği insanların büyük çoğunluğunu yoksullaştırdı, doğayı aşırı derecede zarara uğrattı, çok önemli kültürel kayıplara neden oldu ve mevcut siyasi çatışmaları derinleştirdi.
Barajların yol açtığı sömürü ve yıkım
Şüphesiz kurulan barajlar, dünyada yaygın olan mevcut siyasi-ekonomi modeldeki “kalkınmada” önemi göz ardı edilemeyecek bir rol oynuyor. Ancak tüm bunlar çok büyük sosyal, kültürel ve ekolojik kayıp ve yıkımlar karşılığında gerçekleşiyor. Bundan dolayı zaman ilerledikçe dünyanın birçok yerinde projelerden etkilenen mağdur insanlar ayağa kalkarak kendileri için birçok açıdan yıkım getiren projelere karşı çıkmaya başladı. İlk olarak öne çıkanlar arasında Hindistan’ın Narmada bölgesinde onlarca yıkıcı baraja karşı yürütülen mücadeledir. Bunu takiben dünyanın onlarca ülkesinde barajlara karşı protestolar yaygınlaştı. Bu mücadeleler sonucunda 1990’lı yılların başından itibaren barajlara karşı eleştiri uluslararası düzeyde ilgi gördü ve tartışma konusu oldu. Değişik bakış açılarının (barajlara karşı mücadele edenler, daha nötr pozisyonda olanlar ve baraj inşa eden çevreler dahil) katılımıyla kurulan Dünya Barajlar Komisyonu (WCD) 2000 yılında ilgi çekici bir rapor yayınladı. Mağdur insanlar açısından eksik yönleri olsa da bu komisyon önemli birçok tespitte bulundu. Kayıp ve riskleri dile getirerek gelecekte alınacak kararlar açısından dikkate değer bir çerçeve sundu. Ancak kısa zamanda barajların inşasında başı çeken çoğu hükümetin, ilk etapta WCD raporundan olumlu söz etseler de uygulamada kesinlikle dikkate almadıkları görüldü. Bugün ise bu rapordan neredeyse hiç bahsedilmiyor. Öyle ki Dünya Bankası gibi finansörler ve bazı uluslararası kuruluşlar dahi baraj/HES’lerin inşasına ilişkin kriterler kataloğunu çıkardı.
Bu konuda barajlar hakkında en kapsamlı araştırmayı yapan WCD’nin raporuna özet olarak göz atmakta fayda var.
WCD’nin yaptığı araştırmalara göre bugün dünyada en az 40 ile 80 milyon arasında insan barajların inşasından olumsuz etkilenerek zorla yerinden edilip yoksulluğa itildi. Böylece barajların kurulduğu bölgelerde yaşayan topluluklar güçten düşürülerek, bazı durumlarda tamamen göç ettirildi. Bununla beraber çoğu ülkenin zaten önemli sorunu olan kırsaldan kente göç daha da arttı. Yine barajların inşa edildiği noktadan akış yönüne doğru yüzlerce milyon ile tarif edilecek insanın yaşam kaynakları olumsuz şekilde etkilendi. Ayrıca barajları kuran ülkelerin borç yükü artışı, baraj projeleri için harcanan paranın yapılan ilk planlamalardan çok daha fazla olması, masraf ve getirilerin adil paylaşılmaması da dikkate alınması gereken bir konu. Barajların iddia edildiği gibi ekonomik olarak bir taraftan getirisi varken diğer taraftan özellikle uzun vadeli ekonomik yükü çoğu durumda daha da ağır basıyor. Sosyal etkilerle beraber kültürel olarak da barajlar yıkım getiriyor. Akarsu yatağı ve çevresinde tarih boyunca insan yerleşiminin yoğun olduğu göz önüne alındığında baraj gölleri altında en az on binlerce arkeolojik alan, kültürel önemi yüksek yer ve inançlar açısından kutsal mekânın kaldığı görülüyor. Böyle bir durum kültürel azınlıklar ve yerel topluluklar için çok daha kritik olabilmekte.
Yine çok önemli olan ekolojik sistemin bozulması ve fonksiyonlarını kaybetmesi de olumsuz etkilerin görüldüğü önemli alandır. Barajların kurulmasıyla akarsularda serbest akış bağlantısının kopması sonucu balıkçılık genelde olumsuz etkilendi, akarsu havzalarında zengin olan bitki ve hayvan türlerinde ciddi azalma görüldü, akarsular kirletildi. Baraj akış aşağısındaki bölgeler de oldukça olumsuz etkileniyor ve bölgesel iklimde değişikliklere yol açıyor. Yerel ve bölgesel iklim değişikliği nem oranını arttırarak ve yağış rejimini değiştirerek hem bitki ve hayvan türleri hem de binlerce yıllık kültüre dayalı tarımı olumsuz etkiliyor. Su taşkınlarına karşı koruma fonksiyonu amacıyla kurulan barajlar, küçük ve orta düzeyde su taşkınlarında koruyucu rol oynasa da bir afet durumunda yıkılabilir ve binlerce insana ölüm getirebilir. Buna ilişkin örnekler son 10-15 yılda Nepal, Brezilya, Endonezya görüldü. 2018’de ise Dicle Barajı’nda yaşandı.
Türkiye ve Kürdistan’da inşa edilen barajların etkileri de her yönüyle yıkıcı oldu. En az 600 bin insanın baraj ve HES’ler sonucu göç ettirildiği belirtiliyor. Resmi güncel bir açıklama olmadığı için bu sayının çok daha yüksek olması mümkündür. Yapılan araştırmalar göç edenlerin çoğunlukla Kuzey Kürdistan’dan olduğunu gösteriyor. Sadece Atatürk Barajı’nın inşasında doğrudan 60 bin insan zorla yerlerinden göç ettirildi. Dolaylı olarak zamanla göç edenlerin sayısına ilişkin ise sağlıklı istatistiki veriler bulunmuyor. Ilısu Barajı da resmi olarak 15 bin insanı göçe zorladı, ancak en az 40 bin insan da dolaylı olarak etkilendi. Bu insanların % 90’dan fazlası ekonomik olarak yoksullaştı. Kürdistan’da belki de 100 bine yakın insanın baraj/HES projelerinden hiçbir tazminat almadan evini ve yurdunu terk etmek zorunda olduğu dikkate alındığında ifade edilen bu sayıların gerçek oranın oldukça altında olduğu görülüyor. Göç konusunda 2000’lerle değişen yasalar ve kamuoyu ilgisinden dolayı kısmı bir iyileşme söz konusu, ancak bu da nüans değişikliği kapsamına girmektedir.

Barajlar yenilenebilir enerji türü mü?
Özetle; bugüne kadar kurulan barajlar –özellikle elektrik amaçlı olanlar- sosyal olarak çok büyük yıkımlar getirdi ve etkilediği insanların büyük çoğunluğunu yoksullaştırdı (genelde büyük toprak sahipleri kazanan tarafa geçti), doğayı aşırı derecede zarara uğrattı, çok önemli kültürel kayıplara neden oldu ve mevcut siyasi çatışmaları derinleştirdi. Yol açtıkları devasa yıkım ve tahribatlara rağmen yararları ön plana çıktı. Yıkımlar ve kayıplar bu denli kapsamlıyken hidroenerjiden “yenilenebilir olarak bahsetmek büyük bir yanılgı. WCD raporu yazıldığında henüz çok kesinlik kazanmadığı için dikkat çekilmeyen bir nokta var, onu da eklersek, barajların “anti-yenilenebilir” yönleri daha da artar. Büyük baraj gölleri, alanı içinde bulunan ve inşa sonrası göl içine sürekli akarsuyla gelen (akan) bitki ve ağaç gibi organik maddelerden metan gazı üretiyor. Tropikal bölgelerde olmayan baraj göllerinde de bu oran oldukça yüksektir. Metan gazı karbondioksite göre daha az salınsa da iklim krizini 30 ile 80 kez daha fazla hızlandırıyor. Son yıllardaki araştırmalar bu miktarın tahmin edilen verilerden oldukça fazla olduğunu gösteriyor.
HES’li barajlar ve başka amaçlı barajları karşılaştırırsak HES’li baraj göllerinde sera gazı salınımı daha yüksektir. Baraj göllerinin insan kaynaklı sera gaz salınımının en az % 5’ine neden olduğuna dair tespitler de var. Fosil enerji türleriyle aynı oranda üretim kapasitesine sahip olan ve tropikal bölgelerde bulunan HES’li barajlar, benzeri oranda küresel ısınmaya neden olmakta. Yani 200 MW’lık bir HES ile 200 MW’lık fosil elektrik üretim tesisi aynı miktarda sera gazı salınımına yol açıyor. Tropikal bölgelerde olmayan baraj göllerindeki metan gazı salınımı ise daha az değil ve iklim krizinde ciddi bir paya sahip.
Burada şu hususu belirtmek gerekir: GES’ler ve RES’ler de aslında “yenilenebilir” değildir. Bu iki enerji türü için ciddi miktarda doğal malzemeye (egemen dil “doğal kaynak” der) ihtiyaç var. GES’lerde önemli miktarda silisyum ve alüminyum kullanılmakta ve bunları elde etmek için yaygın madenciliğe gerek var. RES’ler için de demir, çimento, alüminyum, bakır vs. ihtiyacı var. Madencilik faaliyetlerinin doğa ve insan üzerinde ciddi kayıp ve tahribat yarattığı da ortada. Belki RES ve GES’ler fosil yakıt kullananlara göre aynı miktarda elektriği üretmek için biraz daha az ekolojik-sosyal yıkımlara ve sera gazı salımına neden oluyor ancak tekniki açıdan bakarsak asıl sorun dünyada farklı enerji türlerini geliştirip yaygınlaştırmak değil, enerji tüketimini ciddi oranda düşürmektir. Yoksa eko-kırım ve bunun parçası olan iklim krizini önlemek mümkün değil.
Barajlar gerçekten kalkınma aracı mı?
Barajları ve HES’leri savunan bazı kesimlere göre "yereldeki bazı kayıplar" ülke geneli için görülen "büyük ekonomik katkı" karşısında kabul edilebilirdir. Kaybın getiriye göre dar ekonomik ve kısa vadeli hesaplar bazında daha küçük olduğu doğru olsa bile, bu bakış açısında temel bir yanlışlık var. Bu önermede, bir alan veya bölgedeki (yerel) topluluğun kendi onayı olmadan, kendisini uzak yerdeki kentlere, sanayiye ve/veya “kalkınmada olan” bölgeye ve “devletin/ulusun çıkarına” feda etmesi beklenmekte ve merkezi hükümetin yasalara uygun bir şekilde hareket ettiği vurgulanmaktadır. Türkiye’de bu özellikle Kürtlerin ve Doğu Karadenizlilerin yaşadığı coğrafya için geçerlidir.
Yerel topluluklar üzerindeki olumsuz etkileri yoğun tepki ve eleştiriler sonucunda yok sayamayan baraj taraftarları ve dünyadaki hemen hemen bütün hükümetler sözde eksiklikleri görüp daha iyi ve uluslararası standartlar (Çevre Etki Değerlendirme-ÇED süreçleri, Dünya Bankası-WB ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü-OECD standartları gibi) geliştirip uyguladıklarını iddia ediyorlar. Bunu da çağımızda sık sık kullanılan ve çoğu zaman yanıltma ve muğlaklaştırma amacını taşıyan "sürdürülebilirlik" terimiyle tanımlıyorlar. Gerçek o ki devletlerin hükümetleri uygulamada eskiye göre nüans değişikliği yapıyor ve sözde yükseltilmiş standartlarla sonuçta hedeflediklerini gerçekleştiriyorlar. Türkiye gibi demokrasiden yoksun devletler için de bu yaklaşımın geçerli olduğunu vurgulayalım.
Bu kapsamda sanayileşmiş ve liberal demokrasiyi geliştirmiş devletlerin birçoğunda bir istisnai durum var; 80’li yıllardan beri baraj/HES ve birçok başka yatırımlarda uygulamada hissedilir bir iyileşme –demokrasi ve ekolojik perspektif açıdan istenilen düzeyden halen uzak da olsa– olduğunu kabul etmek gerekir. Protestolar yoğun olunca ve kamuoyu da onlara büyük oranda destek verince, paydaş halkın ve sivil toplum kuruluşlarının görüşünü dinleyip bazı tartışmalı baraj projelerinden vazgeçebiliyorlar. Uygulanan baraj projelerinde ise yerel halk ve belediyelere gelirin küçük bir kısmını (belediyelerde bu miktar önemli bir mali kaynak artışına neden olabiliyor) veriyorlar ve “yeniden yerleşim“ adını verdikleri planlı göç politikalarını insanları çok fazla mağdur etmeden gerçekleştiriyorlar. Bu gelişmede başka önemli bir faktör, ekonomik kârı yüksek olan baraj/HES projelerinin ezici çoğunluğunun 1970’lı yıllarda kadar kurulması ve artık kurulabilecek büyük baraj ve HES projesinin pek kalmamasıdır.
Yerkürenin güneyinde ve/veya yoksul devletlerinde büyük baraj projelerinin inşası hızla devam ettiği için buralarda barajlar halen ciddi toplumsal ve ekolojik sorun olmaya devam ediyor. Bu ülkelerdeki hükümetlerin uyguladığı üst sınıfların çıkarını gözeten kâr amaçlı yanlış enerji, tarım ve kalkınma politikalarından dolayı çok sayıda baraj projesi planlanıp inşa ediliyor. Bu planlama, çoğunlukla uluslararası hidroenerji şirketleri ve bu şirketlerin geldiği devletlerin hükümetlerinin desteğiyle yapılıyor. Güney yerkürede kurulan her büyük barajın konsorsiyumunda genelde uluslararası şirketler yer alıyor. Kapitalist sanayi devletlerinin hükümetleri, verdikleri finansal ve siyasal desteklerle (bunun arasında ihracat kredi garantisi de var) mutlaka yaygınca barajların kurulmasını "tavsiye" etmekteler. Güney yer küredeki ülkelerin hükümetlerinin buna direndikleri pek söylenemez. Eksik demokratik-ekolojik bilincin dışında bu ülkeler kapitalist devletlerin (buna Çin ve Rusya’yı da eklemek gerekir) ekonomik desteklerine sürekli ihtiyaç duyacak şekilde şekillenmiş durumda. Bu hükümetlerin çok sayıda teknik elemanları da kapitalist sanayi devletlerinin mentalitesine (NATO, Rusya veya Çin arası pek de fark yok) göre eğitilerek kalkınma politikalarını da buna göre geliştirmekteler. Bu zihniyet o kadar yaygın ki Latin Amerika’da kendisini solcu/sosyalist olarak tanımlayan hükümetlerin hepsi baraj yapımına hızla devam etmekte.

Kâr amacıyla inşa ediliyor
Baraj kurmak enerji, tarım ve kalkınma alanında kısa vadeli hedefleri gerçekleştirmek için en kolay yollardan biri olarak görülüyor. Barajlar kuruldu mu kısa ve orta vadeli hissedilir bir gelir sağlar, bunu da öncelikli olarak gelecek seçimi kazanmayı düşünen hükümetler sever; seçimlerin olmadığı ülkelerde ise iktidarlar propaganda ve prestij amaçlı kullanırlar. Barajlar gibi büyük alt yapı projelerinde iktidar sahipleri için haraç alma imkanının da yüksek/kolay olması yolsuzluğu destekliyor. Ayrıca baraj inşaatı boyunca çok sayıda insana iş sağladığı ve iş yarattıklarına dair propaganda yapıldığı için de hükümetler barajları tercih ediyor. Büyük barajlar kurulunca da zaten enerji, tarım ve içme suyu temin etme alternatifleri üzerinde fazla durulmuyor. Birkaç projeyle bütün sorunların çözüleceği propagandası yapılır ve toplumun çoğu buna pek itiraz etmez. Kapitalist modernite paradigmasından kopma çabası göstermeyen (ve bilmeyen) iktidarlar, enerji, tarım ve kalkınma politikalarında mevcut yol ve yöntemlere başvurarak halkın çıkarını gerçekten dikkate alacak alternatiflerin tartışılmasının önüne geçiyor.
Bununla birlikte hatırlatılması gereken bir diğer nokta da şu: 1997’de iklim değişikliğini sınırlama amaçlı imzalanan Kyoto sözleşmesi kapsamında sanayi ve güney yerküredeki ülkeler arasında sera gazı emisyon ticaretine (Clean Development Mechanism) hidroenerjinin dahil edilmesi tesadüf değil. Buna göre; sanayi ülkesi kökenli bir şirket Afrika’nın bir yerinde enerji amaçlı HES veya RES kurunca kendi ülkesinde ilaveten havaya daha fazla sera gazı salabilir. Şirket açısından bu yol kendi ülkesinde sera gazı salınım hakkını satın almaktan daha ucuz. Bu yolla güney yerküredeki iktidarlar satın alınıyor, pazarlama açısından propaganda aracı elde ediliyor ve fiiliyatta iklim krizine karşı mücadele yok sayılıyor. Bu da var olan ironinin bir başka perdesi.
Barajlar kategorize edilirse şu tespitte bulunmak doğru olacaktır: Barajlar ne kadar büyük olurlarsa birçok açıdan o kadar kapsamlı kayıplara ve risklere neden oluyorlar. Bir akarsu üzerindeki barajların sayısı arttıkça yol açtığı olumsuz etki ve tahribat daha da derinleşiyor. Fakat bu tespit, otomatikman küçük barajların etkilerinin çok daha az ve kabul edilir olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin büyük oranda serbest akan bir akarsu üzerinde kurulan bir küçük baraj bile, ekosistem üzerinde çok olumsuz etkilere neden olup akış yukarı ve akış aşağıya doğru düzenli üreme ve beslenmeleri için hareket eden balıklara ölüm getiriyor. Balıklarla akarsuyun içinde ve kenarında habitatı bulunan birçok başka küçük tür için de bu geçerlidir. Bazı barajlarda inşa edilen “balık merdivenleri/geçitler” ise bu sorunu çözemiyor.
Yine barajlarda çok özel bir sorun, zamanla hacminin tortu ile dolmasıdır. Eğer baraj gölünde hacmin kaybı önlenemez ve gelen tortu miktarı yüksek ise –dünyanın çoğu bölgelerinde tortu miktarı yüksektir– bir süre sonra barajın ekonomik işletmesi tehlikeye girer. Orta ve Kuzey Avrupa ve ABD’nin doğusu gibi bazı ılıman bölgelerde 200-300 yıl sonra baraj gölleri dolarken, Ortadoğu, Güney Asya, Afrika, Orta ve Güney Latin Amerika’nın çoğu bölgelerinde çoğu baraj gölleri 50-70 yıl işletme sonucu doluyor. Türkiye’de de 50 yıl içinde dolan ve ekonomik açıdan yararı kalmayan baraj gölleri çok. 1950’li yıllarda inşa edilen bazı barajlar dolmuş bile. İsviçre gibi bazı ülkelerde baraj hacminin dolmasına karşı bazı tedbirler alınıyor. Ancak dünyanın çoğu ülkesinde kurulan barajlarda bu metodlar uygun olmadığı için uygulanamıyor. Baraj göllerinin bu denli hızlı dolması da barajların ne sürdürebilir ne de yenilenebilir olduğunu göstermekte.
Üstüne barajların ekonomik ömrünü bitirdikten sonra sökülme maliyetini eklersek sorun daha da ağırlaşıyor. Çünkü yapılan sözleşmelere göre barajların sökümü veya işletmesi kamuya kalıyor.
Türk devlet yetkilileri kadar tarihte alenen suyu bir savaş ve hegemonya aracı olarak kullanan başka devlet yok. Dünyanın başka bölgelerinde de açık su savaşlarının çıkması, artan iklim ve su kriziyle maalesef daha olası oluyor.
Hegemonya aracı olarak barajlar
Konuyu tartışırken hegemonya boyutunu da ele almak gerekir: Barajların kurulmasıyla devletler ve şirketler sular ve onların akışı ve varlığı üzerinde hakim oluyor. Barajlarla üretilen elektrikle yakın çevrede bulunan doğal varlıklar sömürülerek ekonomik kâr döngüsüne daha hızlı ve kolay dahil ediyorlar. Son yüzyıllara bakarsak, istisnası belki bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki devlet iktidarlarının önemli bir özelliği, insan toplumu ve doğayı tamamen kontrol altına alma arzularıdır. Kapitalini sürekli arttıran ve yeni yatırım olanakları peşinde olan büyük özel şirketler de daha fazla sahneye çıkınca, sürekli yeni barajların kurulması kaçınılmaz olarak görülüyor. Barajların akış üstü ve aşağısında insan topluluklarının ya göç ettirilmesi ya da suyun eskisi gibi kullanılamaz hale geliyor olması iktidarlar açısından sorun olarak görülmüyor. Hatta tam tersini iddia etmek daha doğru olacaktır. İktidarlar büyük kentlerden ve kapitalist ekonomi ve yaşamdan uzak yaşayanların merkezlerde toplanmasını isterler. Nedenlerin başında bu insanların kapitalist ekonomik döngüye tam dahil edilip daha fazla sömürülmesi imkanının artırılmasıdır. Günümüzde köylerde yaşayanlar halen kendi ihtiyaçlarını belli oranda kendileri üretir ve ürünlerin birçoğu genel ekonomik piyasası dışında kalır. Bunun şirket ve devletler için getirisinin olmaması da sorun olarak görülür. İkinci neden ise kırsal alanlarda yaşayan insanların sayısını sınırlı tutmak, onların hareketlerini daha iyi kontrol edebilmek (göllerden dolayı akarsuların geçişlerinin sayısı azaltılıyor) ve gelecekte doğadaki öğelerin sömürülmesinin önünde engel olacak insanların sayısını sınırlı tutmaktır. Doğa, sürekli ihtiyaç olan kapitalist artı değer için bir obje olarak görülmektedir. Birçok devlet “ekonomik kalkınmasını” doğayı daha acımasız şekilde sömürerek devam ettirebiliyor.
Üçüncü önemli amaç ise kırsalda yaşayan toplulukların büyük kentlerde kültürel olarak egemen kültüre adapte ettirilmesi ve dil, kimlik gibi kendi özgün kültürünü kaybetmesidir. Bu yapılırsa kapitalist moderniteye karşı direnişin kırılması ve hiç gelişmemesi sağlanır. Bugünkü çağda alternatif yaşamı (radikal, demokratik, ekolojik, dayanışmacı ve cinsiyet özgürlükçü) örmek ancak kırsal denilen ve kapitalist merkezlerden uzak alanlarda da örgütlenmelerin yaratılmasıyla mümkündür. Türkiye’ye bunu uyarladığımızda direnişin aktif devam ettiği Kuzey Kürdistan ve büyük direniş potansiyelinin olduğu Doğu Karadeniz gibi alanlarda kırsal ve denetimden uzak yaşam alanlarının yok edilmesi hedeflenmekte ve barajlar bu amaç için de kullanılmaktadır. Elbette bu siyaset için birçok başka enerji/yatırım türleri ve doğrudan siyasi baskı araçlarına başvurulmaktadır.
Barajlar tehdit olarak kullanılıyor
Barajların kurulmasının başka bir açıdan daha önemi vardır: Ekonomik yönden daha az gelişmiş ülkelerde nüfusun halen arttığını, bireylerin yaşam standardının hızla yükseldiğini, sanayi ve tarımın büyüdüğünü, su kaynakları kirliliğinin arttığını ve küresel iklim değişikliğinin yağış rejimini uzun vadeli değiştirdiğini dikkate alırsak baraj sorunu toplumdaki temel sorun veya çelişkilerden biri olmaya devam edecektir. Bu açıdan su varlıklarına hâkimiyet daha da önem kazanmaktadır. İklim değişikliğine neden olan faktörleri ortadan kaldırmak yerine devletler daha çok kendi aralarındaki rekabeti önemli görüyor. Suyu belli havuzlarda toplayarak ve elinde tutarak toplumu yönlendirme olanakları artıyor.
Hegemonya sadece bir devlet içindeki bir konu değil, aynı zamanda birçok devleti kapsıyor. Bundan dolayı da devletler uluslararası (sınırları aşan) akarsuların akış yukarısında büyük baraj kurmayı tercih ederler ki böylece akış aşağı bölgedeki devlet ve bölgeler üzerinde uzun vadeli bir baskı aracına sahip oluyorlar. Barajlarla yaratılan göller, akarsuların debisini kontrol etmek için en etkili araçtır. Geçmişte buna ilişkin birçok örnek var ama sadece sudan dolayı bir savaş yaşanmamıştır. Ancak son yıllarda durum değişmeye başladı ve alenen suyun kesilmesi veya biriktirilip aşağı doğru büyük dalgalarla serbest bırakılması politikaları uygulanmaktadır. Bunu en bariz şekilde uygulayan Türk devletidir. AKP iktidarı, milliyetçilikten dolayı ve bölgesel hegemonyasını geliştirmek amacıyla 2016 yılından beri Rojava’nın da parçası olduğu Kuzey ve Doğu Suriye’ye karşı Fırat ve su ihtiyacının karşılandığı diğer merkezlere yönelik saldırılarını sürdürerek suyu kesmektedir. Savaş suçu sayılacak bu yaklaşımla milyonlarca insanın su hakkı çok açıkça ihlal ediliyor. Bu konuda hiç açıklama yapmayan Türk devlet yetkilileri kadar tarihte alenen suyu bir savaş ve hegemonya aracı olarak kullanan başka devlet yok. Dünyanın başka bölgelerinde de açık su savaşlarının çıkması, artan iklim ve su kriziyle maalesef daha olası oluyor. Demokratik yaklaşımların gerilediği, savaş ve faşist yaklaşımların arttığı bir ortamda daha önce olmayan politikalar mümkün.
Sonuç olarak şunu bir kez daha vurgulamak gerekir: Doğaya ve akarsulara çok büyük bir müdahale olan barajlar ve HES’ler doğa ve insan üzerinde çok boyutlu ve yaşamı tehdit eder düzeyde etkide bulunuyor. İddia edildiğinin aksine topluma pek getirisi olmayıp, antidemokratik iktidarlar için bir baskı ve jeostratejik araç olarak kullanılması (bununla insan hak ihlalleri ve çatışmalar derinleştiriliyor) nedeniyle iklim krizi ve eko-kırımın yaşandığı bu çağda hiç başvurulmaması ve mutlaka karşı çıkılması gereken bir uygulamadır.
*Mezopotamya Ekolojik Hareketi
Kaynak:
National Geographic dergisi: https://education.nationalgeographic.org/resource/dams/
ICOLD (Büyük Barajlar Uluslararası Komisyonu): https://www.icold-cigb.org/GB/world_register/general_synthesis.asp
ICOLD: https://www.icold-cigb.org/GB/dams/definition_of_a_large_dam.asp
Güncel istatistikler ICOLD web sitesinden alınmaktadır: https://www.icold-cigb.org/article/GB/world_register/general_synthesis/number-of-dams-by-country
Rapora ulaşmak için: https://www.irena.org/Publications/2023/Mar/Renewable-capacity-statistics-2023
International Rivers’den de bu konuda faydalanıldı: https://www.internationalrivers.org/
Eugene A. Simonov, School of Humanities & Social Sciences at UNSW Canberra, Avustralya
WCD raporunu indirmek için: https://archive.internationalrivers.org/resources/dams-and-development-a-new-framework-for-decision-making-3939
Bugünkü tahminlere göre 50 ile 90 milyon arası insan 2000’lerin başında Devlet Su İşleri (DSİ) yaptığı bir açıklama toplam 355 bin insanın barajlardan dolayı göç ettiğine dair bir sayı yayınlandı, ondan sonra da benzeri açıklama tespit edilemedi.
Bu gibi makalelere bakın:
a) https://hydroreform.org/2022/08/methane-emission-is-hydropowers-dirty-secret/
Yayın Tarihi: 09/04/2025