PolitikART
Toplum-Politika

Eksen Çağı: Tarihin dinamiği ve düşüncenin ufku

PolitikART Özel
Murat Kan
Bir dönemi tanımlarken o döneme ilişkin öne sürülen görüşleri bütünlüklü olarak değerlendirmek gerekir. O dönemi olumlayan yaklaşımlar kadar döneme ilişkin eleştirel düşünen kimi filozof, sosyolog ya da düşünce insanlarının görüşlerini de bütünüyle değerlendirip yorumlamak dönemin anlaşılması açısından önemli veriler sunacaktır bize. Eksen Çağı’na ilişkin kimi sosyolog, filozof ve bilim insanlarının görüşlerini yansıtarak yorumlamayı amaç edinmekteyim. Daha sonra da bu değerlendirmeleri yorumlayarak Eksen Çağı değerlendirmesinden ne gibi sonuçlar çıkarabileceğimize ve günümüz açısından bunun nasıl yorumlanabileceğine ilişkin kimi değerlendirmeler yapmayı amaçlamaktayım.

Eller Mağarası, “Cueva de las Manos”, Santa Cruz

Giriş

Eksen çağı, son dönemlerde sosyolog ve filozoflarca fazlasıyla tartışılan bir konu olarak kamuoyuna yansıyor. Tarihin önemli kırılma noktalarından birine tekabül eden bu çağa ilişkin tartışmalar, son olarak Sayın Abdullah Öcalan’ın yorumları üzerine Kürt halkının da gündemine giren bir konu olarak dikkat çekti. Eksen Çağı’nın tarihsel toplum tezimiz ve toplumsal gelişimimiz açısından taşıdığı önemi anlamak için dahi o dönemi anlamak, onu bilince çıkarmak önemli. Bu nedenle Eksen Çağı’nı bütünüyle tartışmak, buna dair bir bilinç oluşturmak günümüz gerçekliğini de yorumlayabilmek adına elzem. Bu nedenle Eksen Çağı’nı irdeleyerek bütün boyutlarıyla tartışmak gerekiyor.

Tarihsel toplum tezimiz günceli, tarihte olup biten kimi olgulara dayanarak kesintisiz ve bütünlüklü olarak yorumlamaya dayanır. Kimi tarihsel olguları dönemin ideolojik politik ve ahlaki öğretileri ile ilişkilendirerek yorumlamak, günümüz gerçekliğini doğru anlamak ve yorumlamak açısından olmazsa olmazdır. Tarihsel toplum gerçekliği birbirinden kopuk, düz ve çizgisel gelişmemiştir. Merkezi hegemonik sistem ise, kimi ara geçişler ya da ara dönemler yaşanmış olsa da sürekliliğini sağlayarak günümüze kadar gelebilmiştir. Bu nedenle bu ara dönemlerden biri olarak nitelenebilecek Eksen Çağı’nı doğru anlamak ve tanımlamak önemlidir.

 

Eksen Çağı öncesi toplum tarihine genel bir bakış

Neolitik toplum, insanın kendini değerleri üzerinden var ettiği bir toplumsal sistemdir. Neolitik toplumdaki ilk yarılmalar kastik katil sistem ile başlar. Bu sistem özü itibarıyla hiyerarşiye dayanır. Toplumsal yaşam formundaki bu ilk büyük yarılma, giderek yeni bir sisteme de yol açar. Bu sistem daha önce Merkezi Uygarlık Sistemi ya da Devletli Uygarlık Sistemi olarak tanımlandı. Devlet ve sınıfların ortaya çıkışıyla beraber şekillenen yeni bir siyasal forumdur bu. Sözü edilen devletli sistem, toplumun elindeki maddi ve manevi değerlerin gaspıyla oluşmuş bir sistemdir. Sınıfsal farklılıkların başladığı bu dönem aynı zamanda halkların devlet gerçekliğiyle de tanışmaya başladığı bir sürece tekabül eder. Devlet, bu sınıfsal farklılaşma ve gaspın bir sonucu olduğu kadar daha sonraki tarihsel gelişmelerin de kaynağı durumundadır. İdeolojik, ekonomik, siyasal, sosyal vb. alanlarda hegemon bir güç olarak şekillenen devlet gerçeği kastik katil sistemin vardığı örgütlü forumdur da aynı zamanda. Bu devlet gerçeğinin her ne kadar Sümerler’le başladığı iddia edilse de ilk devlet örneklerinin ya da köy devleti örneklerinin Göbeklitepe’de ortaya çıktığını bir anekdot olarak düşmekte fayda var.

Merkezi uygarlık sistemini tanımlayacak birçok özellikten söz edilebilir ama en belirgin özelliğinin kendi tüketiminin üzerinde bir verimliliğe, yani bir artık ürüne yol açması ve bunun sonucu olarak da gelişen köleci özel mülkiyet ilişkileridir. Ziggurratlarda üretilen bu sistem, dönemin düşünce yapısı kadar yaşam ve ilişki biçimlerini de belirleyen bir özelliktedir. Mitolojilere dayalı bu düzen bir tanrı düzenidir. Bu düzene göre insanın tek görevi hakim tanrı düzenine kulluk etmektir. Dönemin bütün icatları da kaynağını bu düzenden alır, buna göre şekillenir ve bu ideolojiye hizmet eder nitelikte düşünülür. Kastik katil sistemle başlayıp devletleşen ve ideolojik hegemonyasını yaşamın her alanında pekiştirerek hâkim kılmayı amaçlayan bu sistemin egemen olarak hala günümüzde varlığını sürdürüyor olması insanlığın en büyük sorunudur. Soy birimlerine ve hiyerarşiye dayalı (Kastik katil sistem özsel olarak bu özellikleri taşır) sistemden siyasal sisteme geçiş, bütünüyle sınıfların ortaya çıkışı ve köleci ilişkilerin gelişimine bağlıdır. M.Ö 4000-2000 yılları arasındaki dönem böyle bir özellik taşır. Sümerler ile başlayan bu tarihsel kesit daha sonra Akad, Babil ve Asurlar ile devam eder. Egemen ideoloji, kültür, dil, ekonomi, yaşam ve ilişki biçimleri kaynağını kastik katil sistemden alarak gittikçe derinleşip büyüyen/gelişen devletli sistem biçimini alır. Sadece bu süreçlere öncülük yapan egemen köleci devletler değişmiştir. Dönemin özellikleri bütünüyle korunarak egemen sisteme süreklilik kazandırılmaya çalışılmıştır. Özü itibarıyla gelişen sömürü düzenidir. Bu sistem ideolojik hegemonyanın yanı sıra ekonomik ve kültürel yayılmayı da öngörür. Yani emperyalist bir karakterdedir. Bu sisteme alternatif sistem arayışları devlet dışı topluluklar tarafından sürdürülmüştür. Bu sömürü düzenine karşı çok çetin mücadeleler veren halkların oluşturduğu demokratik uygarlık çizgisi de egemen devletli uygarlık çizgisine karşı mücadele içinde şekillenerek yer yer kesintiye uğrasa da devam etmiştir. Dönemin karakterini belirleyen husus, devlet ile komünalite arasındaki bu çizgi savaşıdır. Komünal değerleri esas alan halklar ve topluluklar bu emperyalist sisteme ve köleci düzene karşı kesintisiz olarak mücadele etmişlerdir.

Devletli uygarlık sistemin yayılma ve olgunlaşma süreci -ki bu dönem M.Ö. 2500’lerden başlatılabilir- aynı zamanda halklar için bir karanlıklar çağı olarak da nitelendirilmektedir. Bu dönem egemen sistemin bütün karakteristik özelliklerinin yansıdığı bir dönemdir. Egemen sistemin doğuş ve kurumlaşma dönemindeki bütün kurumlarının derinleşerek sürekli kılındığı bu dönem, kimi yönleriyle de önceki dönemlerden farklılıklar gösterir. Merkezi uygarlık sisteminin yayılma ve olgunlaşma dönemi ya da karanlıklar çağı olarak nitelediğimiz bu dönemin en belirgin özelliği üretim fazlalığına dayalı yayılmadır. Ürün fazlasının pazar ihtiyacını doğurması bunun temel belirleyenidir. Bu yeni sınıfların ortaya çıkması kadar devletlerarası ilişkilerin yanı sıra devlet ile komünal güçler arasındaki ilişkileri de belirleyen bir nitelik taşır. Savaş tekniğindeki gelişim ve savaş teknolojisinin üretimindeki artış, hem devletin niteliğini belirleyen hem de devlet ile devlet dışı kalmış toplulukların ilişkilerine yön veren bir özellik gösterir. Çünkü bu gelişme daha büyük savaşlara yol açtığı gibi beraberinde askeri bir sınıfın doğup kurumlaşmasını da getirir. Bu gerçeklik, egemen güçler açısından daha planlı ve kapsamlı köleleştirme ve öldürmeye de yol açar. Çok amaçlı bir yayılma stratejisini esas alan bu güçler, bir taraftan bir önceki dönemin talan kültürünü sürdürürken diğer taraftan da dönemin stratejik hammadde kaynaklarının kontrolünü amaçlamaktadır. Yeni kurulan ticaret merkezleri ve şehirler de bu kolonileştirme ve yayılma politikalarının bir ürünü olarak şekillenmiştir. Gelişen bağımlılık ve köle ilişkilerinin yanı sıra gidilen yerlerde oluşturulan tapınaklar da ideolojik yayılmaya hizmet eder niteliktedir. Sistem gerçeğini bu özellikleriyle betimlemek, sistem gerçekliğini tanımlamak Eksen Çağı’nı anlamak açısından oldukça önemlidir.

Mitolojiye ve ruhaniliğe dayanan düşünce yapısı yaşamın her alanına sirayet etmiş, bütün kurumların oluşumunun da ideolojik dayanağı haline gelmiştir. Yaşanan bir sistemsel kriz ve kaos halidir. Düşünce yapısındaki bu gerilik yaşamın bütün alanlarına yansıdığı gibi köleci devletlerin oluşturduğu bu düşünce yapısını değiştirmeye dönük arayışlara da kaynaklık etmiştir. Aslında kaybedilen insanın kendisidir.

Söz konusu ilişki biçimi parçalanmış ve köleleştirilmiş bir toplumsal gerçekliğe de yol açar. Bu, inşa edilmiş bir toplumsal gerçekliktir. Düşünce, yaşam ve ilişki biçimi olarak kendisine yabancılaşmış bir insan ve toplumsal gerçeklik, halkların durumunu betimleyecek en doğru tanımlamadır. Sümerlerce tapınaklarda oluşturulan tanrı düzeni, M.Ö 2000’li yıllara gelindiğinde insanlığın başına bir kadermiş gibi çöreklenen bir düzene dönüşmüştür. Bu dönem aynı zamanda köleci düzenin bir dünya sistemine dönüştüğü dönemdir de. Dönemin temel özelliklerini yansıtan sistem, bütün çıplaklığıyla Ortadoğu coğrafyasında şekillenmiş ve daha sonra diğer halkları kolonileştirerek farklı coğrafyalarda benzer uygarlıksal gelişmelere yol açmıştır. Mezopotamya’dan Çin’e, Hindistan’a, Anadolu’ya ve Ege’ye yayılan bütün uygarlıksal gelişmelerin kaynağını burada aramak gerekiyor. Bütün bu ilişki ve yaşam biçimini belirleyen bazı temel faktörlerden söz etmek mümkün. Farklı coğrafyalarda kurulan uygarlıklar olursa dahi egemen sistemin hem ideolojik hem ekonomik hem de kültürel yayılmaya dayalı bir sistemi egemen kılmış olması önemli bir faktördür. Kolonileştirme ve yeni pazarlara olan ihtiyaç kendi doğallığında farklı halklar ve topluluklar arasında yeni ilişkileri koşulladığı gibi kültürel bir aktarıma da yol açmıştır. Bütün bu özellikler Asurlar döneminde zirveleşmiştir. M.Ö 2000’li yılların başında kurulan Asur devleti, başta Mezopotamya ve Ortadoğu coğrafyası olmak üzere Anadolu ve Ege coğrafyalarında da yayılmacı politikalarıyla, kolonileştirilen onlarca ticaret merkezi kurarak etnik bir soykırıma yol açmıştır. Karanlıklar Çağı’na damgasını vuran bu askeri-yayılmacı devlet gerçeği, birçok etnisitenin sonu olurken askeri üstünlüklerini diğer topluluklara da önemli oranda kabul ettirmiştir.

Etnik toplulukların köleleştirilmesi, köleliğin insan zihni ve davranışlarında hâkim kılınması, belki de bu Karanlık Çağı simgeleyen en önemli özelliktir. Bu nedenle bu dönemde gelişen askeri-yayılmacı politikalara karşı gelişen mücadeleler de özgünlükler taşır. Bu da, dönemin mücadelelerinin etnik özellikler taşımak yerine daha çok toplumsal ve dinsel-mezhepsel özellikler taşımasıdır. Belki de Eksen Çağı’nı doğuran, koşullayan en önemli faktör budur. Bu karanlık çağı aşma arayışı gelişen toplumsal ve dinsel mücadelelerin temel dayanağı olurken aynı zamanda rengini de belirleyen bir özellik göstermiştir. Dönemin zihniyeti yani mitolojiye dayalı düşünce yapısı, dönemin toplumsal ilişkileri ve yaşamı kadar ruh yapısını da etkilemiş, şekillendirmiştir.

Tapınaklarda üretilen “kul” kültürü ya da düzeni bir model olarak bütün toplumlara sunulmuş ve dönemin temel belirleyeni durumuna gelmiştir. Sümerlerle başlayan tanrı düzeni fikri -ki bunun özü insanın sadece bu düzene kulluk edebileceği fikridir-, Asurlarla beraber dönemin temel felsefesi haline getirilmiştir. Bu bir sistemsel yaratımdır ve ondan sonraki bütün ilişkileri de belirleyen bir özellik göstermiştir. Hatta günümüz dünyasının ilişki biçimini dahi belirlediğini söylemek abartı olmaz. Bu kul düzeni, dönemin niteliği olurken bu çağı bu denli içinden çıkılamaz bir hale de sokmuştur. Mitolojiye ve ruhaniliğe dayanan düşünce yapısı yaşamın her alanına sirayet etmiş, bütün kurumların oluşumunun da ideolojik dayanağı haline gelmiştir. Yaşanan bir sistemsel kriz ve kaos halidir. Düşünce yapısındaki bu gerilik yaşamın bütün alanlarına yansıdığı gibi köleci devletlerin oluşturduğu bu düşünce yapısını değiştirmeye dönük arayışlara da kaynaklık etmiştir. Aslında kaybedilen insanın kendisidir. Arayışta günümüzde olduğu gibi insanı yeniden bulma ve tanımlama arayışıdır. Bu arayışlar farklı renkte yürütülmüştür. İşte bu arayışların daha bir somutlaştığı, geliştiği, hatta içinde doğduğu bin yıla damgasını vuran önemli tarihi kesitlerden biri de “Eksen Çağı”dır.

 

Atina Okulu “Scuola di Atene”, Rafaël Santi, 1509 – 1510

Eksen Çağı: Tanımı ve dönemin özellikleri

Bir dönemi tanımlarken o döneme ilişkin öne sürülen görüşleri bütünlüklü olarak değerlendirmek gerekir. O dönemi olumlayan yaklaşımlar kadar döneme ilişkin eleştirel düşünen kimi filozof, sosyolog ya da düşünce insanlarının görüşlerini de bütünüyle değerlendirip yorumlamak dönemin anlaşılması açısından önemli veriler sunacaktır bize. Eksen Çağı’na ilişkin kimi sosyolog, filozof ve bilim insanlarının görüşlerini yansıtarak yorumlamayı amaç edinmekteyim. Daha sonra da bu değerlendirmeleri yorumlayarak Eksen Çağı değerlendirmesinden ne gibi sonuçlar çıkarabileceğimize ve günümüz açısından bunun nasıl yorumlanabileceğine ilişkin kimi değerlendirmeler yapmayı amaçlamaktayım.

Eksen Çağı, Alman varoluşçu filozof ve tarihçi Karl Jaspers tarafından kavramsallaştırılmış olup M.Ö 800-300 yılları arasında Mezopotamya, Pers, Çin, Hindistan ve Yunanistan gibi farklı coğrafyalarda düşünce alanında meydana gelen geniş çaplı değişiklikleri ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Jaspers, bu evrensel düşünce biçimlerinin kültürler arasında belirgin bir etkileşim olmaksızın paralel çarpıcı bir gelişme ile ortaya çıktığını öne sürer. Bu çağın gelecekteki bütün felsefe ve dinler üzerinde derin etkisi olduğunu belirtir ve bu çağın hala devam ettiği fikrindedir.

Eksenel Çağ ibaresindeki “eksenel” sözcüğü “kilit öneme sahip” anlamındadır. Bu çağa verilen isim, Almanca “Achse” sözcüğünden gelmektedir. Bu sözcük hem “eksen” hem de “esas” anlamına gelir. Jaspers, bu kavramsallaştırmayı yaparken 19. yüzyıldaki benzer yorum ve düşüncelerden esinlenmiştir. Abraham Hyacinthe Anquetil-Duperron, Victor von Strauß ve Ernst von Lasaulx gibi düşünürlerin fikirlerini yorumlayarak yeni bir kavramsallaştırmaya başvurmuştur. Ayrıca John Stuart Stuart-Glennie’in Eksen Çağı’nı bir “Ahlak Devrimi” çağı olarak değerlendiren teorisinden de etkilendiği söylenebilir. İki düşünürün bir diğer ortak özelliği, insanlığın manevi değerlerinin temellerinin bu coğrafyalarda birbirinden bağımsız olarak atıldığına dair vurgularıdır. Bu tarihlerde atılan temellerin günümüzdeki gelişmelerin de kaynağı olduğu vurgusu belki de Eksen Çağı’nı en iyi anlatan teorik çerçevedir.

Jaspers bu dönemin özelliklerini anlatırken, Çin’de Lao Tsu ve Konfüçyüs başta olmak üzere açılan bütün felsefe okullarının kaynağı olarak bu dönemi görür. Hindistan’da Budha, Pers coğrafyasında Zerdüşt, Yahudi peygamberler ve Yunanistan’da Sokrates ile bu dönemin hem düşünsel hem de felsefik boyutuyla yaşandığını vurgular. Jaspers, bu dönemi iki büyük imparatorluk arasındaki ara dönem, özgürlük için duraklama dönemi ve “en berrak bilinci getiren derin bir nefes dönemi” olarak niteler. Bu dönemi betimlerken belki de en fazla değerlendirebileceğimiz vurgusu, eski dönemin kesinliklerini yitirdiği, yeni dönemin ise henüz bütünüyle hazır olmadığı bir ara dönem vurgusudur.

Karl Jaspers

Jaspers bir tarih felsefecisidir. Pozitivist bir filozof ve varoluşçudur. Dönemin siyasi koşullarından ve Alman devlet gerçekliğinden etkilenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi sonrası Almanya’nın koşullarının değişebileceği düşüncesinden hareketle önüne iki görev koymuştur: Almanya’da üniversiteleri yeniden inşa etmek ve halkın ahlaki politik değerler çerçevesinde yeniden doğuşuna katkı da bulunmak. Toplumun genelinin yaşanan savaştan dolayı suçlu olduğu savından hareketle bütün toplumun bir özeleştiri vermesi gerektiğini düşünür. Alman halkının çöküş halinden daha sorumlu bir topluma demokrasi ile dönebileceğini öne sürerek bu konudaki düşüncelerini kaleme alır. Modern teknolojinin gelişmişlik düzeyinin, insanlığın dünya birliği için çabalamasını zorunlu kıldığını düşünür. Bu nedenle zamanla varoluşçuluktan çok dünya felsefesi ya da dünya görüşü şeklinde ifade edilebilecek “özgür bir dünya” felsefesiyle ilişkilenir. Dünyanın siyasi birliğinin mümkün olduğunu savunur. Jaspers’e göre bu birliğin amacı mutlak egemenlik değil çeşitli varlıkların özgürlük ve barış içinde yaşayıp iletişim kurabileceği bir dünya konfederasyonu olacaktır. Eksen Çağı’nı, bu görüşlerini temellendirebileceği bir tarihsel gerçeklik olarak ele alır. Jaspers’in görüşlerinde Eksen Çağı, tüm tarihsel yaratımların ortaya çıktığı çağdır. Ampirik tarih anlayışına dayanır. Jaspers, bu tarih anlatısıyla aslında evrensel tarihin kanıtlanabilir olduğunu göstermek, gözlemlenebilir tarihi ise bir köke bağlamak istemiştir. Kapsayıcı ve tüm halklar açısından kabul görecek, özkapsayıcılığa dayalı bir anlatı arayışı aslında bir yönüyle Eksen Çağı tanımlamasını getirmiştir. Velhasıl, Eksen Çağı yorumları, bir ihtiyacın ürünü olarak şekillenmiştir. Evrensel tarih anlayışının deneysel yorumu böyle bir ihtiyacı doğururken Eksen Çağı’nın aslında bunun bilişsel zeminini oluşturduğu görüşü önemlidir. Genel bilincin kökenine ilişkin yorumlarıyla da bu tezini güçlendirir. Ona göre tüm düşünce özünde inançlara dayanır.

Eksen Çağı aslında insanın varlığının, kendisinin ve sınırlarının bilincine varmış olmasıdır. Öncesinde tanrının ve dinin ruhaniliği üzerine kurgulanan bir dönemin yol açtığı karanlık çağın yarattığı dehşetin bilincine varan insan aslında kendisini bu dönemde tanımaya başlamıştır. İnsanın karşı karşıya olduğu görevin felsefi düşünceyi bu dünyanın geçici nesnelerine olan bağlılıklarından kurtarmak olduğunu savunur Jaspers. Kimileri bu dönemi ahlaksal öğretilerin ortaya çıktığı bir dönem olarak nitelerlerken kimileri ise bu nitelemenin o dönemi tanımlamaya yetmeyeceği görüşünü öne sürerler. Bu dönemi, bilişsel evrimde önemli, hatta temel odak olarak niteleyip salt ahlak öğretileriyle sınırlayan görüşlere de karşı çıkarlar. Bu görüşleri öne sürenler için Eksen Çağı evrenselliğe ilk adım atıştır.

Eksen Çağı, son dönemlerde tarihçi ve sosyologlar tarafından ilgiyle takip edilen bir çağ. Ve birçok düşünür tarafından, yukarı da sözünü ettiğim dönemde, Avrasya’da gerçekleşen bilişsel ve ruhsal yönelimdeki köklü değişim ve dönüşümü ifade eden bir kavram olarak nitelendirilir. Böylece mitolojik düşünceden köklü bir kopuş yaşanmış ve bu kopuş daha sonraki bütün gelişmelerin kaynağı olmuştur. Kimi tarihçiler de bu yorumun bilinçli tercih edilen bir yorum olduğu iddiasındadır. Kimi tarihçiler ise günümüz modernite anlayışının dayanağının bununla oluşturulmaya çalışıldığı iddiasını öne sürerler. Mısırbilimci Jan Assmann, “modernite” sözcüğünün kökeninin burada aranması gerektiğini savunur. Gelecekte medeniyetler arası çatışmayı engellemek için ortak bir tarih arayışının sonucu olarak bu kavramın kullanıldığı iddiasını savunanlar da yok değil. Bu arada Max Weber bu çağı Peygamberler Çağı olarak adlandırır.

Eksen Çağı, Jaspers’in dünya felsefesi olarak nitelenebilecek değerlendirmelerinin tarihsel dayanağı olarak görünüyor. Jaspers, “İnsanlığın tek bir kökeni ve tek bir amacı vardır” söylemiyle evrensel tarih değerlendirmelerine dayanak oluşturmaya çalışmıştır. Dinlere burada birleştirici bir rol atfederek üç ayrı bölgeyi birleştirmeyi amaçlamıştır: Uzakdoğu, Ortadoğu ve Antik Yunan medeniyetleri…

Jaspers’tan sonra Eric Voegelin bu çağı “varlığın büyük sıçraması” şeklinde betimleyerek bu dönemi yeni bir ruhsal uyanışın kaynağı olarak nitelemiş, toplumsal değerlerden bireysel değerlere doğru bir algı uyanışına yol açtığını öne sürmüştür. Birçok sosyolog, filozof, teolog, antropolog vb. bilim insanı Eksen Çağı’nı kendi düşünceleri ve çalışma alanlarının prensiplerini esas alarak yorumlamaya çalışmışlardır. Kimileri Jaspers’i destekleyen yorumlar yaparken kimileri de Jaspers’i yermiştir. Eksen Çağı’nı olumlulukları kadar negatif yönleriyle de yorumlayanlar oldu. Ayrıca bu dönem bir de dokunulmamış yönleriyle de eleştiri konusu edildi.

David Christian ilk evrensel dinlerin, ilk evrensel imparatorlukların ve ilk kapsamlı ticaret ağlarının ortaya çıktığı dönem olarak nitelemektedir bu dönemi. Andrew Smith, “Eksenel çağla ilişkilendirilecek iki temel özellik aşkınlık ve eleştiridir” der. Burada aşkınlık ile ifade edilmek istenen düşünsel olan ve düşünme yeteneğine sahip bireylerken eleştiriden ise kasıt ilerici, mitolojiden arınma, rasyonalizasyon ve dünya görüşleri arasındaki gerilimlerdir. Bunun yanı sıra Andrew Smith ayrıca, Jaspers’in “karmaşık mitolojiden arındırma süreçlerini eksenel çağ kavramı altında birleştirme girişimi bir mit üretmiştir ve bunun bugün de sonuçları olmaya devam etmektedir” fikrini öne sürer. Dönemi karekterize eden ortak kimi vurgulardan kaynaklı olarak da Jaspers’in savunulabileceğini söyler. Jaspers, bu dönemde ortaya çıkan görüşlerin çoğulluğunu ve ortak bilişsel yönelimleri kendisine dayanak yaparak Eksen Çağı’nı nitelemeye çalışmıştır. Ancak Andrew Smith’e göre ise bu yaklaşım, Eksen Çağı için çok sağlam bir felsefi ve sosyolojik dayanak oluşturmuyordur.

Konuya dair söylenebilecek bir diğer şey, Eksen Çağ’ının bir yönüyle felsefe çağı olduğudur. Ancak Jaspers “bu çağı tanımlarken felsefeyi inanç ile özdeşleştirerek tanımlama ve ifade etmeye çalışmıştır’’ şeklindeki yorumlarla da eleştirilir. Habermas, Eksen Çağı’na ilişkin Jaspers’in görüşlerini destekleyen bir bakış açısına sahip tarihçilerden biridir. Eksen Çağı’nın tarihsel bir dönem olduğu fikri Habermas’ın düşüncelerinde önemli bir yer tutmaktadır. O da Eksen Çağı’nı “dünya görüşlerinde bir devrim” olarak nitelemektedir. Bu sürecin bilişsel bir atılım süreci olarak ele alındığını vurgulayarak “M.Ö. 800-300 yılları arasında Çin, Yunanistan, Hindistan ve İsrail'de eksenel dünya görüşlerinin ortaya çıkışında 'evrensel bilinç yapıları' ve 'rasyonalize edilmiş dünya resimleri'nin ortaya çıkışının tespit edilebileceğini ileri sürmektedir.” Bu görüşle de asıl vurgulamak istediği şey, bu dönemin insanlarda yarattığı etki ve anlamsallıktır.

Bellah’a göre ise Eksen Çağı mitik kültürden teorik (kuramsal) kültüre geçiş çağıdır. Bellah, ‘İnsan Evriminde Din’ adlı kitabında Merlin Donald’a atıfta bulunarak insan kültürünün evriminin dört aşamasından söz eder. Merlin Donald’a göre Episodik Kültür ile başlayan bu kültürel evrim süreci sırasıyla Mimetik Kültür, Mitik Kültür ve Kuramsal (Teorik) Kültür şeklinde sürer. Bellah, Eksen Çağı’nın Kuramsal Kültür dönemini tanımlayacak en önemli tarihsel kesit olduğunu öne sürer.

Eksen Çağı, Karanlık Çağ’a karşı gelişen düşünsel ve ahlaki öğretileriyle öne çıkan bir dönem olarak nitelenebilir. Büyük bir düşünsel, bilişsel değişime yol açmış, mitolojiye dayalı düşüncenin yerini felsefe almıştır. Toplumsal bilinç açısından bir sıçramaya yol açmıştır.

Karen Armstrong da bu çağı ‘Büyük Dönüşüm’ adlı kitabında anlatır. Dinler tarihçisi olan Armstrong “Eksen Çağı, bilinen tarihin en ufuk açıcı entelektüel, psikolojik, felsefi ve dini değişim dönemlerinden biriydi. Şimdiki bilimsel ve teknolojik modernliğimizi yaratan Büyük Batı Dönüşümü’ne kadar bu çağla boy ölçüşecek bir dönem görülmedi” der. Armstrong, Eksen Çağı’nın tek tanrılı dinleri nasıl etkilediğini “Rabbinilik, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam örneği hep birlikte orijinal Eksen Çağı’nın modern tezahürleridir” şeklinde ifade eder ve ekler, “Eksen Çağı’nda geliştirilmiş tüm gelenekler insan bilincinin sınırlarını genişletti ve insan varlığının merkezindeki aşkın boyutu keşfetti.” Karen Armstrong, Eksen Çağı’nın bilgelerinin kendilerinden önceki değer ve simgeleri değiştirdiklerini iddia ederek önceki dönemlerde de yaşanan ritüellere yeni bir etik anlam katıp ruhani yaşamın merkezine ahlakı eklediğini iddia eder. Yine de Eksen Çağı’na ciddi eleştiriler yapar: “Eksen Çağı o kadar da mükemmel değildi. Başlıca problemlerinden biri kadınlara karşı kayıtsızlığıydı. Bu ruhani düşünceler neredeyse bütünüyle askeri güç ve saldırgan ticari faaliyetlerin hâkim olduğu, kadınların kırsal ekonomide sahip oldukları statüyü yitirdikleri kentsel bir çevrede gelişti. Bir tane bile kadın Eksen Çağı bilgesi yok. Yani inanışta aktif rol üstlenmesine izin verilen kadınlar ise genelde arka plana itiliyorlardı. Bunun sebebi Eksen Çağı bilgelerinin kadınlardan nefret etmesi değil, büyük oranda onları fark etmemeleriydi.”

Eksenel çağa ve Jaspers’a Torpey ve Boy’da ciddi eleştiriler yaparak, Jaspers’in üç bölgedeki paralel gelişmeler için sosyolojik bir açıklama yapma konusundaki isteksizliğine değinirler. Jaspers’in açıklamalarını “sosyal aktörler, örgütler ve kurumlar gibi sosyolojik faktörlerle açıklanamayan, insan ruhunun bir hareketi olan, maddi olmayan bir neden” ile açıklamaya çalıştığını vurgularlar.

Diğer yandan Jaspers, tarihin özünü de “Çin’den Batı’ya kadar felsefe tarihinin tamamından akan, tükenmez bir akış” olarak nitelemektedir. İlksel bir kaynak olarak nitelemesi, bütün tarih felsefesini de bunun üzerine inşa etmesine yol açmıştır. Biz de Eksenel çağı öyle mi yorumlamalıyız? Bütün tarihsel gerçekliğin üzerine inşa edildiği akıl çağı olarak nitelenebilecek bir dönem olarak mı yorumlamalıyız? “Farklı akademik çevrelerin yorumlarını kriter alarak mı bu çağı yorumlamalıyız” konusu ayrıca yazılmaya ve tartışılmaya değer bir konu.

Eksen Çağı’yla beraber dünyevi ve dünya ötesi arasında keskin bir kopuş algısının geliştiği de söylenebilir. Var olan mitolojik ve yarı doğal bütün otoritelere karşı bir eleştiri kültürü gelişti. Evreni yorumlama konusunda yeni düşünce biçimlerinin oluşmasına yol açtı.

Bu bağlamda düşünüldüğünde Eksen Çağı, Karanlık Çağ’a karşı gelişen düşünsel ve ahlaki öğretileriyle öne çıkan bir dönem olarak nitelenebilir. Büyük bir düşünsel, bilişsel değişime yol açmış, mitolojiye dayalı düşüncenin yerini felsefe almıştır. Toplumsal bilinç açısından bir sıçramaya yol açmıştır. Bu nedenle de iki antik çağ imparatorluğu arasında kalan bir ara dönem olarak tarif edilse de toplumların gelişimi açısından önemli bir dönem olarak değerlendirilebilir. Bilinçsizce kabul edilmiş fikirler, çeşitli normlar, gelenekler ve koşullar bu dönemde sınandı, sorgulandı ve aşılmaya çalışıldı. Bu nedenle 18. yüzyıl Avrupa’sında gelişen Aydınlanma Çağı ile Eksen Çağı arasında özdeşim kurulabilir. Dolayısıyla, Eksen Çağı ile ortaya çıkan gelişmelerin günümüz modern dünyasının değerlerinin oluşmasına yol açtığı söylenebilir. Bu çağla ilgili olarak evrenselliğin ve evrensel değerlerin şekillenmeye başladığı bir tarihsel kesit olarak düşünülmelidir.

Budha

Varoluşun bütünlüğü ilk kez Eksen Çağı’nda ortaya çıktı. Bu düşünce biçiminin ve günümüz Eksen Çağı tartışmalarının öncülerinden biri olan Benjamin Schwartz, bu yeni düşünme düzeyinin aşkınlığı ima ettiğini öne sürerek, bunun “yeni felsefi ve dini gelenekleri birleştirebilecek ortak temel unsur, [ve] aşkınlığa doğru eğilim” olduğunu söyler. Ona göre Eksen Çağı insanın varlığının, kendisinin ve sınırlarının bilincine varması; insanın evrenin ve dünyanın gerçeğini deneyimlediği bir süreç olması bakımından önemlidir.

Dinsel düşüncelerin genel çerçevesini daha önceki dönemde belirleyen şey, tanrı düzeni ve bunun yol açtığı ruhanilikti. Ruhaniliğe dayalı düşünce dünyası, Eksen Çağı’yla birlikte yerini akla ve ahlaki öğretilere dayalı bir düşün dünyasına bıraktı. Rasyonalite bu dönemin önemli özelliklerindendir. İnsanların kültürel kimliklerinin, hatta bugünün küresel ve modern değerlerini oluşturan düşünsel dünyanın alt yapısının bu dönemde oluştuğuna dair genel bir kanı vardır. Bu çağ, insanın toplumsal ve kültürel evriminde önemli dönemeçlerden biri olarak belirtilebilir. İnsanın toplumsal değişiminin yanı sıra ruhsal değişim ve dönüşümünü de sağlayan bir süreç olarak nitelendirilir. Eksen Çağı’yla beraber dünyevi ve dünya ötesi arasında keskin bir kopuş algısının geliştiği de söylenebilir. Var olan mitolojik ve yarı doğal bütün otoritelere karşı bir eleştiri kültürü gelişti. Evreni yorumlama konusunda yeni düşünce biçimlerinin oluşmasına yol açtı.

Hareket özgürlüğüne yol açan bu süreç toplumsal yaşam ve ilişkiler kadar bireyin hareket ve davranışlarında da ciddi bir özgürlüğe yol açtı. İnsanın evren-doğa ve toplum ile ilişkilerinin yeniden sorgulandığı bir dönem olarak nitelendirilebilir. İnsanın kendisinin farkına varması, kendisinin ötesine ulaşması ve kendi başına yürüyebilmesi bilincinin oluştuğu bir dönem olarak da belirtilebilir. Bilişsel ve ruhsal olarak değişen insan kendini tüm evrenle kıyaslayarak yeni bir bilinç oluşturdu. Kendisinin farkına vardı.

Bütün bunlara rağmen Eksen Çağı teorisi kimi çevrelerce sorunlu bir teori olarak görülmektedir. Buna ilişkin problemleri Nicolas Baumard şöyle açıklar: “Eksen Çağı'nın varlığını sorgulamanın temel nedeni, doğasının yanı sıra mekânsal ve zamansal sınırlarının da büyük ölçüde belirsiz kalmasıdır. Eksen Çağı'na yönelik standart yaklaşım, onu, muhtemelen dışsal bellek araçlarının artan kullanımı nedeniyle, bilişsel stilde anlatısal ve analojik bir stilden daha analitik ve yansıtıcı bir stile doğru bir değişim olarak tanımlar.” Temel sorun, Eksen Çağı’nın teorik bir çerçevesinin olmayışı ve aynı dönemdeki ahlaki ve dinsel öğretiler arasındaki gevşek ilişkiler ve belirsizliklerdir. Eksen Çağı’nı modern dinler ve modern dünya bağlamında yorumlama arayışları artarak devam etmektedir.

Abdullah Öcalan’ın Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa adlı eserinde belirttiği gibi, “Doğru tanımlanmayan bir tarih ve toplum sürekli bir tehlike ve bunalım kaynağı olmaktan kurtulamayacaktır.” Dönemin gelişen mücadelesinin genel rengi dinsel ve mezhepseldir. Bu gerçeklik görülmeden yapılacak yorumlar sıradan kalacaktır.

Eksen Çağı’na ilişkin problemli yanlar

Eksen Çağı çok tartışılan ve farklı yorumlara açık bir süreçti. Bugün de tartışılan boyutuyla hala bu özelliğini koruduğu söylenebilir. Ele alıp değerlendirdikleri kadar gündemine almadıklarıyla da tartışma konusu olan bir dönemden söz ediyoruz.

Eksen Çağ’a dair Karl Jaspers’in genel teorik bir çerçeve sunamaması, belki de konuya dair en problemli husustur. Eksen Çağı’nın gevşek ve teorik olmayan çerçevesinin yanı sıra çağın genel anlayışıyla ilişkilendirilememiş olması, bu süreçlerin birbirinden bağımsız ve birbirinden etkilenmeden geliştiği iddiası, Eksen Çağı’na dair en büyük teorik yanılsamadır -ki Jaspers bunu yapmıştır. Aynı döneme dair Pers-Zerdüştlük, Çin-Laotsu ve Konfüçyüs, Hindistan-Budha ve Antik Çağ Yunan medeniyetinde Sokrates ilişkileri başat örnekler olarak verilir. Bu geleneğin taşıyıcılarının bir kısmı aynı yüzyılda dahi yaşamamışlardır. Buna dair bir belirsizlik görülmektedir. Daha da önemlisi tarihi varoluşçu bir zihniyet yapısından hareketle olgularla değerlendirmek ve bu dönemdeki düşünsel ve ahlaki öğretilerin birbirlerinden habersiz olduğunu iddia etmek çok gerçekçi bir yaklaşım olarak görülmemektedir.

Eksenel çağa dair temel yaklaşımlar dönemin diyalektiksel gelişimini anlatmaktan uzaktır. Bir dönemi yorumlarken onun politik ve ekonomik gerçekliğini doğru tanımlamadan gerçekliği bütünüyle yorumlayamazsınız. Gerçekliğin en doğru yorumu doğru bir tarih anlayışını ve doğru bir bakış açısını gerektirir. Abdullah Öcalan’ın Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa adlı eserinde belirttiği gibi, “Doğru tanımlanmayan bir tarih ve toplum sürekli bir tehlike ve bunalım kaynağı olmaktan kurtulamayacaktır.” Dönemin gelişen mücadelesinin genel rengi dinsel ve mezhepseldir. Bu gerçeklik görülmeden yapılacak yorumlar sıradan kalacaktır. Tarihi bütünlüklü ele almayan, dönemin egemen sisteminin genel karakterini ve yönelimlerini irdelemeyen bir bakış açısı eksik kalacaktır. Yani Asur askeri emperyalizmini doğru yorumlamadan bu dönemin gelişen ahlaksal ve dinsel öğretilerini yorumlamak eksik kalacaktır. Yine Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle, “Asurlarla birlikte tarihte toplumsal hareketler, dinsel ve mezhepsel inanç rengine bürünür. Ortadoğu tarihi etnik yürüyüşlerin tarihi yerine dinler ve mezheplerin ortaya çıkış ve yürüyüş tarihi haline gelir.” Bu değerlendirme, tarihsel gerçekliği en yalın biçimiyle anlatan bir değerlendirme olarak düşünülebilir. Bu dönemde farklı bölgelerde kendini gösteren süreçlerin Ortadoğu’da gelişen devlet ve egemen sistemin yarattığı ilişkilerin bir sonucu olarak belirdiğini unutmamak gerekir.

Eksen Çağı’nı toplumsal gelişimdeki önemli bir süreç olarak yorumlarken tarihsel gerçeklik içinde bütünüyle birbiriyle etkileşim halinde olan toplulukların gelişiminin bir evresi olarak düşünmek en gerçekçi yaklaşım olacaktır.

Eksen Çağı’nda ortaya çıkan öğretilerin neolitik toplumla ortaya çıkan zihniyet devrimi ve toplumsal gerçeğin birikimlerinin bir sonucu olduğunun farkında olmak önemlidir. Ancak bütün etkilerine rağmen, bu dönemin politik etkileri sınırlı olmuştur. Özü itibarıyla Karanlık Çağ’a karşı birer düşünsel ve ahlaki öğreti olarak ortaya çıkan öğretiler olmalarına rağmen, egemen sistemi değiştirip dönüştürememişlerdir. Bu nedenle asıl amaçları kastik katil sistemini reformize ederek sınırlayıp biraz ahlaki biraz da rasyonal bir çerçeve kazandırmak uğraşısı olmuştur. Öcalan’ın “Sümer’e dayalı kolonileştirme, yaklaşık M.Ö 2500-2000 yıllarında hakim eğilim iken M.Ö 2000 sonrası yılları ağırlıklı olarak kolonilerin etrafında gelişen siyasi oluşumların ağırlık kazandığı yeni bir dönemin giderek güç kazandığı görülmektedir” belirlemesi ile “Felsefi düşüncenin büyük klasiklerinin M.Ö 5. ve 6. yüzyıllarda ortaya çıkmaları kendiliğinden olmayıp ilkçağ köleci toplumunun ideolojik yapısındaki parçalanmalar ve temel üretim araçları üzerindeki tekellerin kırılmasıyla bağlantılıdır” tespiti, bu öğretilerin yorumlandığı gibi kendiliğinden ortaya çıkan öğretiler olmadığının göstergesidir. Dolayısıyla Eksen Çağı’nı toplumsal gelişimdeki önemli bir süreç olarak yorumlarken tarihsel gerçeklik içinde bütünüyle birbiriyle etkileşim halinde olan toplulukların gelişiminin bir evresi olarak düşünmek en gerçekçi yaklaşım olacaktır.

Eksen Çağ’ı, ele aldıkları konular kadar ele almadıklarıyla da eleştiri konusu edilebilecek bir dönem olarak görülmektedir. Bu konuların başında da kadın sorunu ve diğer siyasal sorunlar gelmektedir. Karen Armstrong dahi bu dönemi büyük bir dönüşüm çağı olarak yorumlarken bu eksiği vurgulayan bir eleştiri yapar.

Devlet ile komünalite arasındaki mücadele gerçekliği kadar insanın kendini arama arayışı da devam etmiştir. Kastik katil sistem, Aristokratik devlet gerçeğine evrilirken toplumun kurtuluş arayışları da peygamberliksel çıkışlar şekline bürünerek süreklilik kazanmıştır.

Eksen Çağı’nın tarihsel olarak kapsamının daha da genişletilmesi gerektiği hatta Mısır’daki ilk tek tanrılı dinin ortaya çıkışına kadar bu sürecin genişletilebileceğine ilişkin görüşler de ileri sürülmektedir. Çağın birliğini ve evrensel bir tarih anlayışını amaçlayan Jaspers’in tezinin içeriğine dair de tutarsızlıkların olduğuna dair çok ciddi eleştiriler yapılmaktadır. Jaspers, eksenel gelişmeleri bölücü ve çatışmacı olarak tanımlar. Daha sonra da ‘spekülatif bir birlik’, ‘ikilikten uzaklık’, ‘özne ve nesnenin ortadan kalkması’, ‘karşıtların örtüşmesi’ gibi ontolojik bir çerçeveden söz eder. Bu görüşlerin dahi birbiriyle çeliştiğine dair ciddi eleştiriler yapılmaktadır.

Eksen Çağı’nda ortaya çıkan hareket ve öğretiler, niteliklerinden dolayı dönemin iktidar biçimini ve siyasal gerçekliğini değiştirememiş, onları sadece reformize etmeye çalışmıştır. Öcalan’ın belirlediği üzere “Budha bir sistemin ürünüdür. Felsefesinde tanrıya yer olmadığı gibi doğayı da esas almaz. Yaratıcı ve yaratılanla pek ilgilenmez. Çözüm aradığı esas sorun acılı dünya gerçeğidir, toplumun acılı yaşam özellikleridir.”

Öcalan, Budha üzerine “Açık ki köleci Brahman kast sisteminin diğer ilk örneklerde de gördüğümüz -Mısır, Sümer- gibi insan zihni ve ruhsal yapısı üzerinde kurduğu kaskatı egemenliği yumuşatılmak istenmektedir. Budha’nın kendisinin Brahmanlarla çatışmalı olması bununla ilgilidir. M.Ö. 5. ve 6. yüzyıllarda Grekler’den Çin’e kadar yaşanan toplumsal reform sürecinin bir halkası konumundadır. Zerdüşt geleneğinden etkilendiği gibi, her iki tarafı Doğu ve Batıyı etkilemiştir” der. Bu süreçler önemlidir. Ancak gelişen bu hareketlerin düşünsel, ruhsal ve bireysel anlamda yarattığı bütün gelişmelere rağmen bu gelişmeleri siyasal bir form ile taçlandırılamamış olması belki de sorunların temel nedenidir. Sistemi eleştiren öncülerin herşeye rağmen buna alternatif bir sistem oluşturarak bunu siyasal bir form ile taçlandıramamış olması bu hareketlerin en büyük zaafıdır. Hareket özgürlüğü olarak ilk etapta şekillenen düşüncelere çağın yaratıcılığı yeterince yansımayınca ya da yaratıcılık yitirilince zamanla doğmatizme düşüldü. Yeni eşitsizliklere yol açan bir kapıyı da araladı. Bu süreç maddi gerçeklerden kopuk, tamamen manevi, ruhsal ve düşünsel değişimler bağlamında ele alınınca Eksen Çağ sonrası bu süreç yeni manevi gerilimlere de yol açtı.

Toplum, kendini yeniden yapılandırmaya çalışırken egemen sistemin siyasal yapılarında kısmi bir yumuşama görülmüş olsa dahi köklü bir değişim ve dönüşümden söz edilemez. Eksen Çağı öncesi görülen köleci devlet yapıları ve kimi imparatorlukların da iktidarını devam ettirdiği söylenebilir. Devlet ile komünalite arasındaki mücadele gerçekliği kadar insanın kendini arama arayışı da devam etmiştir. Kastik katil sistem, Aristokratik devlet gerçeğine evrilirken toplumun kurtuluş arayışları da peygamberliksel çıkışlar şekline bürünerek süreklilik kazanmıştır.

Karen Armstrong

Günümüzde yeni bir Eksen Çağı beklentisi ve olasılıklar

Andrew Smith “Gerçekler ve mitler arasında: Karl Jaspers ve eksenel çağın gerçekliği” adlı makalesinde Jaspers’in Eksen Çağı kavramsallaştırması üzerine “Dünya tarihindeki sonraki gelişmeler için bir tür maden haline gelmiştir. Her yeni dönem yükselişte (insanlık) bu dönemi anımsayarak geri döner ve ondan yeniden ateşlenir” der.

Eksen Çağı’nı doğru anlamak günümüzde yeniden bir Eksen Çağı yaşanıp yaşanmayacağına dair bize ciddi veriler sunacaktır. Yeni bir çağın eşiğindeyiz. Bu çağı yorumlamada farklı bakış açılarının da olduğu bir gerçek. Çağı yorumlamadan, bu çağa hâkim olan değerlerin neler olduğu gerçeğini anlamadan yeni bir Eksen Çağı’na dair bir yorum getirmek de çok sağlıklı olmayacaktır.

Jaspers Eksen Çağı’nın hala devam ettiğini iddia etmektedir. Bunu da felsefenin ve bilimin temel yönelimlerinde pek bir farklılaşmaya gidilmemesine bağlar. Felsefenin temel konuları olarak düşündüğü varlık, bilgi ve ahlak ile ilgili tartışmalarında hala Eksen Çağı düşünce yapısı doğrultusunda geliştiğini öne sürerek bunda bir devamlılığın olduğunu, düşüncenin iklimini değiştirecek bir çağa henüz girilmediğini öne sürer. Ona göre feodal toplumun çözülüşü, Aydınlanma ve bilimsel devrimlerin gelişimi, teknolojinin yapay zekâ düzeyine varmış olması hala Eksen Çağı’nın yaşandığının göstergeleri olarak kabul edilebilir. Bütün bunları da insanoğlunun yaşadığı bilişsel evrimin yeni bir aşaması olarak değerlendirir. Günümüzde Jaspers’ in bu görüşlerini destekleyen pek çok filozof, sosyolog ve bilim insanı da vardır. Karen Armstrong bu bilim insanlarının başında gelmektedir. “İçinde bulunduğumuz zor koşullar altında, bence Alman filozof Karl Jaspers'in Eksen Çağı olarak adlandırdığı dönemden ilham almamız mümkün. Zira bu dönem, insanlığın ruhani gelişiminde merkezi bir öneme sahip. M.Ö. yaklaşık 900'den 200 yılına kadar dört farklı bölgede insanlığı sonradan beslemeye devam edecek büyük dünya gelenekleri oluştu” diyen Karen Armstrong, Eksen çağı görüşlerinin hala aşılamadığını da öne sürerek “Eksen Çağı'nın aktardığı görüşleri henüz aştığımız da söylenemez. Ruhani ve sosyal kriz dönemlerinde, erkekler ve kadınlar rehberlik için sürekli olarak bu döneme bakıyorlar. Eksen Çağı keşiflerini farklı yorumluyor olabilirler ama onların ötesine asla geçemedikleri de açık” der.

Karen Armstrong daha iddialı bir fikir de ortaya atarak Eksen Çağı değerlerinin de yeniden keşfedilmesi gerektiğini belirtmektedir. Büyük Dönüşüm adlı eserinde, “Eksen Çağı değerler sistemini yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Küresel köyümüzde, artık dar görüşlü veya dışlayıcı bir vizyonu kaldıramayız. Kendi ülkemizden uzakta yaşayan insanların da en az bizim kadar önemli olduğunu düşünerek yaşamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Eksen Çağı bilgeleri kendi sevgi etiklerini güllük gülistanlık bir ortamda yaratmadılar. Her bir gelenek daha önce görülmemiş seviyede şiddet ve savaşla yıkıma uğramış bizimki gibi toplumlarda gelişti. Aslında dini değişimin ilk katalizörü, bilgelerin çevrelerinde şahit oldukları saldırganlığı prensipli bir şekilde reddetmeleriydi. Ruhun sahip olduğu şiddetin sebeplerini aramaya başladıklarında, Eksen Çağı filozofları kendi iç dünyalarına girdiler ve keşfedilmemiş bir insan gerçekliğinin dehlizlerinde gezinmeye başladılar” ifadelerini kullanır.

Bunun yanı sıra, Jaspers’in düşüncelerinin aksini öne süren görüşler de mevcuttur. Kimi düşünürler, Eksen Çağı’na dair kimi belirtiler olsa da son birkaç asırda yaşanan gelişmelerin yeni bir Eksen Çağı değişimine engel olduğunu öne sürerler. Bu düşünürlere göre eleştiril(e)meyen bilimsel hurafeler, tekniğe abartılı bir güven duyulması ve tekniğin demonize edilmesi [şeytanlaştırma, öcüleştirme], hâkim anlayışın dönüşümü engellemesi yeni çağda değişimi engellemektedir.

Eksen Çağı, tartışılmaya devam edecektir. Bu nedenle Eksen Çağı’nı doğru anlamak günümüzde yeniden bir Eksen Çağı yaşanıp yaşanmayacağına dair bize ciddi veriler sunacaktır. Yeni bir çağın eşiğindeyiz. Bu çağı yorumlamada farklı bakış açılarının da olduğu bir gerçek. Çağı yorumlamadan, bu çağa hâkim olan değerlerin neler olduğu gerçeğini anlamadan yeni bir Eksen Çağı’na dair bir yorum getirmek de çok sağlıklı olmayacaktır. Eksen Çağı’nı Büyük Dönüşüm’ün başlangıcı olarak gören Karen Armstrong, Aşkınlık Çağı olarak yorumlayan B. Schwartz ya da Eleştiri Çağı olarak yorumlayan Arnaldo Momigliano’nun yanı sıra birçok düşünür Eksen Çağı’nın günümüzde etkilerinin devam ettiğini düşünürler. Eksen Çağı’nın modernitenin ve küreselleşmenin düşünsel ve felsefik temellerinin atıldığı dönem olduğu görüşünün de yaygın bir görüş olduğu göz önünde bulundurulduğunda Eksen Çağı’na nasıl bir anlam yüklendiği de anlaşılır.

Eksen Çağı’nı dönemin ideolojik, ekonomik, siyasal ve sosyal gerçekliğinden yalıtarak ele alamayacağımız gerçeğini de bir kez daha vurgulayarak konuya dair kimi yorumlar yapılabilir.

İçinde bulunduğumuz çağ birçok filozof, tarihçi, düşünür ya da bilim insanı tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Sanayi Ötesi Toplumu, Bilişsel Çağ, Tüketim Toplumu, Modern Çağ, Postmodern Çağ vb. birçok tanımlama ya da kavramsallaştırmayla karşılaşırız. Bütün bu tanımlamaların gerçeklik payının da olduğu söylenebilir. Her bir filozof, sosyolog ya da düşünür çağı kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlayarak adlandırmak ya da tanımlamak ihtiyacı duymuştur.

Teknoloji ve bilgi çağının toplumsal ve bireysel olarak yeni bir entelektüel birikim kadar yeni bir yaşam ve ilişki biçimine yol açtığı, aynı oranda insanların iletişim ve algı dünyalarında da ciddi değişikliklere yol açtığı bir gerçek. Zihniyet dünyasını değiştirmesinin yanı sıra yaşamın da yeniden kurgulandığı bir sistem var karşımızda. Egemen sistemin bütünüyle çerçevesini belirlediği bir gerçek üstü dünyada yaşıyoruz. Bu çağın kapısını aralayan, birçok teknolojik gelişmeye yol açan bu süreçler hiç kuşkusuz ki Kapitalist Modernite döneminde yaşanan gelişmelerdir. Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi gibi toplumsal ve teknolojik gelişmeler sonraki gelişmelerin hem yönünü hem de niteliğini belirleyen gelişmeler oldu.

Çağı en iyi betimleyecek tanımlamalardan biri “herkesin herkes ile savaş hali’’ olarak ifade edilebilir. Canlı cansız bütün doğayı tahakküm altına alan bir egemen sistemden ve bunun koşulladığı düşünce yapısından söz ediyoruz. Doğayı ve toplumu ötekileştirerek nesneleştiren Kapitalist Modernite ve onun egemenlik ilişkileri bağlamında siyasal örgütlenme formu olan ulus-devlet, yaşamın her alanında tekelleşirken alternatif düşünce yapılarının bütününü kendi zihinsel ve felsefi yapısı içinde eritmeyi amaçlayan bir özellik göstermektedir. Merkezi uygarlık sistemi düşünce, yaşam ve ilişkilerin daraltıldığı, hatta içinin bütünüyle boşaltıldığı bir sistem haline dönüşmüştür. Anlamın ve hakikatin bu denli yitirildiği bir başka çağa tanık olunduğu söylenemez. Toplum ve insanın bütünüyle kuşatıldığı bu çağda temel arayış hakikat arayışıyken, insanın da yeniden tanımlanma ihtiyacı doğdu. Anlam arayışı, insanın yeniden tanımlanması ihtiyacı bütün filozof, sosyolog ya da düşünürlerin ortak kaygısı olmaya başladı. Savaşlar, toplumsal soykırım halini alırken egemen sistemin bir toplum kırım halini almış olması ciddi sorunlara yol açtı, açmaya da devam etmektedir. Bilimin yerini bilimciliğin alması pozitivist felsefenin en kaba haliyle toplumun bütün dinamiklerine sirayet etmesi, ahlakın yerine salt pozitivist dünya görüşüne göre şekillenmiş hukuk kurallarının ikame edilmiş olması insanın kendisine yabancılaşmasına yol açan temel etmenler olarak belirtilebilir.

Demokratik Uygarlık Çağı tezi, özü itibarıyla bir zihniyet, ahlak ve vicdan devrimini öngörür. Sözü edilen bu devrimsel gelişmeler aynı zamanda Eksen Çağı ile yaratılmak istenen toplumsal gerçekliğin kendisidir. Yeni bir zihniyet, tanrı düzeni ve dinsel ritüellerden arınmış dinin ahlaki öğretiler ile tanımlanmasını öngören bir bakış açısı, toplum ile birey arasında optimal dengeyi kurarak yeni bir vicdan inşa etme eşiği olarak tanımlayabileceğimiz bir Eksen Çağı gerçekliği...

Sistemin genel durumu bir kriz halidir. Yapısal krizlerin yanı sıra kimi dönemsel ve konjonktürel krizler de sistemin genel durumunu yansıttığı gibi bu halin toplumlara ve insanlığa yansıması daha da farklı sonuçlara yol açmaktadır. Yeni bir karanlık çağdan söz etmek mümkün. Egemen sistemin bu krizlere çözüm olamadığı bir dönemden de geçtiğimizi vurgulayalım. Doğanın bu denli nesneleştirildiği ve toplumsal doğanın da kendisine yabancılaştığı bu çağı tanımlamak kadar, bu çağın sorunlarına ilişkin çözümler getirmek de önemlidir. Egemen sistemin ideolojik hegemonyası ve ulus devletin maddi zor aygıtları, var olan bu toplumsal sorunlara çare üretememektedir. Yıllarca bir yandan zor aygıtlarıyla diğer yandan da manipülasyon ve kimi ideolojik aygıtlarla ayakta tutulmaya çalışılan Kapitalist Modernite sisteminin yaşadığı durum, bütünüyle dibe vurmaktır. Toplumsal sorunlar giderek daha da ağırlaşmaktadır. Soykırım düzeni toplumsal bütünlüğü parçaladığı gibi insanın kendisini ve günümüze kadar oluşturduğu toplumsal değerleri de dumura uğratmıştır. Yaşanan, bütünüyle bir kendisi olamama halidir.

Sistemin gerçeğini böyle betimlerken merkezi uygarlık sistemine alternatif modernite ve toplum arayışları da süregelmiştir. Eksen Çağı arayışları ile paralellik gösteren bu arayışlar, yer yer etnik ve kolektif hareketler olurken (Mazdek ve Karmatiler gibi) yer yer de dinsel ve mezhepsel çıkışlar biçimini alarak ahlaki öğretiler biçiminde şekillendi. Kaynağını doğal toplumun anacıl, kolektif ve ortakçı sisteminden alan bu hareketlerin temel dayanağı neolitik toplumun yarattığı toplumsal ve kolektif bilinç ve zihniyet yapısıydı. Jaspers her ne kadar Eksen Çağı’nı tarihin temeli olarak yorumlasa da onu doğru bir tarihsel toplum tezine dayandırmak, bu tezin bir yansıması olarak düşünmek daha doğru bir bakış açısı olarak düşünülmelidir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz çağı Demokratik Uygarlık Çağı olarak tanımlayıp Eksenel çağı da bu minvalde yorumlamak en gerçekçi yaklaşım olacaktır. Bunun genel çerçevesini belirleyen temel kavram üçüncü doğa olabilir. Üçüncü doğa birinci ve ikinci doğanın bir üst aşamada uyumunu gerektirdiği için bütün bu kavramsal çerçevenin eşiği olarak Eksen Çağı düşünülebilir. Doğa ile insan arasındaki ilişkilerin ahlaki politik değerler doğrultusunda inşa edilme süreci kendisini bir yönüyle Eksen Çağı ilkeleri üzerinden tanımlamayı da getirecektir. Kaynağını Neolitik toplumdan alan ve toplumların kültürel ya da toplumsal evrimindeki önemli süreçler olarak ifade edilebilecek tarihsel kesitlerin, yeni bir ahlaki politik ve entelektüel bir süreç ile yeniden taçlandırılması demektir.

Neolitik toplumdaki tarım köy devrimi ile başlayan entelektüel, bilişsel ve kültürel devrim süreci, daha sonra tarihte Ege uygarlıkları ile yeni bir entelektüel devrim ile taçlandırılmıştır. Bu sürecin son evresi de Avrupa’da gelişen Rönesans, Reform ve Aydınlanma olmuştur. Bu tarihsel kesitlerin temel doğruları üzerinden yeni bir entelektüel, kültürel ve bilişsel devrim geliştirilebilir. Bu çağa ilişkin Demokratik Uygarlık Çağı yorumları tam da bu bağlamda Eksen Çağı’nın temel sorunlarını da çözerek demokratik uygarlık güçlerinin toplumsal ve siyasal sorunları çözme sistemi olarak şekillenebilir. Merkezi Uygarlık Sistemine alternatif bir sistem olarak gelişen bu sistem, tarihte Eksen Çağı ile oluşan bilişsel, ruhsal ve toplumsal gelişmelerin yeni bir evresi olarak düşünülebilir. Tanımlamalar ya da kimi kavramsallaştırmalardan daha ziyade içerik olarak yaşanan anlamsallık ve yapısallıkların neler olduğuna bakmak bizim açımızdan daha öğretici olacaktır. Doğayı, insanı ve toplumu yeniden tanımlama ve yorumlama ihtiyacı üçüncü doğa ve Demokratik Uygarlık Çağı olarak ifade bulursa, aslında gerçekleşecek olan şey, Eksen Çağı’nın tarihsel ve toplumsal ilkelerinin de yaşamsal kılınması olacaktır.

Demokratik Uygarlık çözümü sistem içi bir çözümü öngörür. Mevcut uygarlık sistemi içinde temel hak ve özgürlükler alanında kimi yeniliklerin yapılmasına dayanır. Toplumun temel sorunlarının da bu şekilde çözülebileceği iddiasındadır. Demokratik Uygarlık Çağı tezi, özü itibarıyla bir zihniyet, ahlak ve vicdan devrimini öngörür. Sözü edilen bu devrimsel gelişmeler aynı zamanda Eksen Çağı ile yaratılmak istenen toplumsal gerçekliğin kendisidir. Yeni bir zihniyet, tanrı düzeni ve dinsel ritüellerden arınmış dinin ahlaki öğretiler ile tanımlanmasını öngören bir bakış açısı, toplum ile birey arasında optimal dengeyi kurarak yeni bir vicdan inşa etme eşiği olarak tanımlayabileceğimiz bir Eksen Çağı gerçekliği...

Demokratik Uygarlık Sistemi temel birim olarak Ahlaki- politik olmayı esas alırken Eksen Çağı’nda da ahlaki öğretilerin kendisini yaşamsal kıldığı gerçekliğini de unutmayalım. Demokratik uygarlık sistemi “Hem bir düşünce birikimi, düşünce sistematiği hem de ahlaki kurallar ve politik organların bütünlüğüdür.”

Demokratik Uygarlık Sistemi ve Çağı’nın en önemli özelliklerinden biri düşünce gücü ve oluşturmak istediği zihniyet dünyasıdır. Toplumsal inşada zihniyetin ne kadar önemli olduğu düşünüldüğünde Eksen Çağı ile gelişen düşünsel değişimlerinde aslında bu zihniyet yapısının yani bu bilmelerin şekillenmesinde ne kadar önemli bir yer tuttuğu daha iyi anlaşılacaktır. İki olgunun da dayandığı düşünce dünyası kaynağını neolitik toplum ile oluşan düşünce dünyasından almaktadır. Demokratik Uygarlık Sistemi tarih tezi olarak doğal toplumu ve oradaki düşünce biçimi, yaşam, ilişki ve bakış açısını esas alır. Jaspers Eksen Çağı’nı kavramsallaştırarak tarihteki bütün düşüncelerin ve dinsel olguların başlangıcı ve kaynağı olarak her ne kadar yorumlamışsa da bu tarihsel kesit ya da gerçekliğin de aynı kaynaktan beslendiği inkâr edilemez. Zerdüşt düşüncesinin özünün doğacı olduğunu ve doğal toplumdaki değerlere dayanarak geliştiğini özü itibarıyla da komünal olduğu gerçeğini yadsıyabilir miyiz?

Demokratik Uygarlık Çağı aynı zamanda yukarıda değindiklerimizden de anlaşılacağı gibi bir alternatif sistem arayışı tanımlamasıdır. Demokratik Modernite de bu ara geçiş döneminin alternatif modernitesi olarak ifade edilebilir. Bu nedenle yeni bir Eksen Çağı tanımı bütünlüklü olarak ele alınmak zorundadır. Bilişsel devrim, küreselleşme, ağ toplumu, dijitalleşme, bilgi çağı vb. tanımlamalar önemli tanımlamalardır. Ancak yeni bir Eksen Çağı tanımlaması ile çağın temel sorunlarının çözülüp çözülemeyeceği sorusuna yanıt olunabilir mi sorusuna verilecek cevap muammadır. Yeni bir Eksen Çağı tanımlaması yapılabilir. Karanlık Çağ -Kapitalist Modernite dönemi toplumlar tarihinin en karanlık çağı olarak tanımlanmalıdır- sonrası gelişen Eksen Çağı’nın eşiğine yeniden girildiği de iddia edilebilir. Ancak yeni bir Eksen Çağı tanımlaması ihtiyaçları karşılayabilecek kapsamda ve nitelikte olmalıdır. Çağı tanımlamak, çağın özelliklerini yorumlamak kadar içine girilen dönemin temel çözüm yöntemlerini de iyi bellemek gerek. Yeni eksenel çağ dönemin koşullarının ürünü olacaktır. Bu nedenle bu çağı hem Demokratik Uygarlık Çağı ve Sistemi bağlamında yorumlamak hem de devlet-komün ikilemi çerçevesinde tanımlamak en gerçekçi yaklaşım olacaktır.

Eksen Çağı’nın tekil bir olay mı olduğu ya da insanlığın döngüsel yasasının bir sonucu olarak tekrardan mı gelişeceğini kestirmek zor. Ama egemen sistemin gerçekliği ve ezilenlerin içinde bulunduğu koşulların yanı sıra bilimsel, teknolojik ve toplumsal gelişmeler böylesi bir gerçekliği hem koşullayan hem de elzem kılan bir yerde durur. Ancak gelişebilecek böylesi bir tarihsel kesitin düşünürlerinin daha önceki Eksen Çağı’na ilişkin yapılan eleştirileri de göz önünde bulunduran bir bakış açısına sahip olması gerekiyor. Olası değişim dönüşüm salt bilişsel ve ahlaki yönelimlerle mi sınırlı kalmalı yoksa bu gerçeklik 21.yüzyılın değerleri ve çağın temel özelliklerinin üzerine inşa edilmiş bir sistem gerçekliği olarak mı düşünülmelidir sorusuna da cevap niteliğinde olmalıdır. Belki de bu soruya verilecek cevap toplumsal ihtiyacın da ne olduğunun cevabı niteliğindedir.

Demokratik Uygarlık Çağı tanımlaması en gerçekçi tanımlamadır. Egemen sistemin tahlili ve insanlığın temel sorunlarının belirlenmesi kadar alternatif modernite anlayışının inşası ve sistemin bütün organlarının bütünsellik içinde ahlaki ilkeler çerçevesinde düşünülüp bunun sisteminin kurulması bütün sorunların çözüm anahtarı olacaktır. Yeni Eksenel Çağ belki de bu yönüyle yaşamsal kılınabilecektir. Geçiş süreci olarak düşünülen bu süreç egemen devlet gerçeğinin demokrasiye duyarlı hale getirilmesi ile anlam kazanacaktır. Bütün bu inşanın komünal değerler üzerine inşa edilmesi gerektiğini de unutmayalım. Tüm bu bağlamlardan hareketle son sözü yine Abdullah Öcalan’a referanslamak yerinde olacaktır: “Rönesans, ruh olarak komünal olsa da komünalliği bir toplumsal sistem haline getirecek bir politik organizasyon kuramamıştır. Politik organa kavuşamama, ortaya çıkan muhalefet dinamizmini sistemiçileştirir. Egemen güç olmaya çalışan burjuvaların değirmenine su taşımak anlamına gelir.”

 

Yayın Tarihi: 10/11/2025