Yeni “perspektifimizde” kavramlarımız, herhangi bir eylem ya da direniş üzerine düşünmenin araçları değildir. Tam tersine direnişin ürettiği şeydir. Yeni bedenleşmelere… yeni paradigmalara olan ihtiyaç, direnişin artık boşa düştüğü ya da yenildiği gibi bir anlayıştan kaynaklanmaz. Tam da direnişin içinde yeni bir kudret analizi yapılmasından kaynaklanır.
Marksist literatürde ekonomi-politik analiz ya da ekonomi-politik eleştirisi neredeyse Marksist olmanın turnusol kağıdı gibidir. Bu nedenle doğrudan ekonomi-politik analizin terkedilmesi gerektiği söylenince, Modernist Marksistler hemen bunun gayri Marksist bir yaklaşım olduğunu ifade etmekte gecikmezler. Buna rağmen, bu yazıda ekonomi politikten etik politiğe geçiş, Marksist bir düzlem içinde kalınarak anlatılmaya çalışılacaktır. Ancak tabii ki yazının sınırları gereği sadece temel bir çerçeve oluşturulmaya çalışılacaktır.

Öncelikle ekonomi-politik düşüncenin bir ölçü teorisi olmadan çalışmayacağını söyleyelim. Bu ölçü teorisinin geçerlik kazanması için, antagonizmanın sermaye ve emek çelişkisi üzerine temellendiği ifade edilse de aslında emeğin politik pratiği içinden değil, sermayenin ölçü birimi olarak emek-gücü içinden düşünülen çerçevesi vardır. Aksi durumda ölçü teorisi çöker. Ancak aşağıda sunacağımız çerçevede şunun hep göz önünde bulundurulması gerekir. Modernist batı felsefe geleneği, özne ile yargı arasında bir uzlaşı (bir ölçü) üzerine temellenir. Ve bu uzlaşı devletle bir uzlaşıya doğru genişler. Tam da bu nedenle Modernist Marksizm bu ölçü teorisi içinde kaldığı içindir ki demokratik bir devlet olabileceğine ilişkin bir yanılgıya düşer. Burada ölçü teorisi kavramsallaştırmasını, modernist felsefe geleneğinin içinden özellikle Descartes ile başlayan geleneğin içinden düşünmeye çalışıyoruz.
Kartezyen düşünce ekolünden beri bizler belirli ikiliklerle düşünmeye temelde alıştırıldık. Ancak sorun bu ikiliklerin arasında karşıtlık mı var veya ilişki mi var sorusuna indirgenemeyecek olmakla birlikte aslında çok daha basit bir açıklaması var. Kartezyen geometrideki gibi bir düzlemde 2 entite belirlersiniz. Bu iki entite/varlık, birbirinin içinden çıkmış ve düz ya da ters orantılı olmakla birbirlerinin ölçü birimidir. X ve Y iki ayrı varlık olmalarına rağmen ilginç biçimde varoluşları ancak birbirlerinin ilişkisi içinde düşünülebilirler. Her şey bu iki entiteye göre ama rasyonel bir açıklama modeli ile derecelendirilir. Örneğin A’dan sonra B’nin geldiği gibi nedensellikler herkes tarafından doğru kabul edilen bir çerçeve oluşturur. Ya da B’nin nedeninin, A olduğunu söylemek rasyonel düşünme modelimize çok uygundur. Ama politik sezgilerimizle düşünürsek bu iki ayrı entitenin içinde kaldığımızda, birbirlerinin ölçü birimi olan ve ancak bu ölçü içinde varlık bulan düşünce, aslında bizi bu rasyonel düşünmenin içine de hapsetmiştir. Örneğin diyelim ki kadın özgürleşmesi ile ilgili bir düşünce geliştirmeye çalıştığınızda, bu düşünce sizi aile düzlemini yok etmeye götürmeyip, aile içinde kadının durumunu iyileştirmeye götürebilir. Oysa aile düzlemi içinde kalarak yani birbirinin ölçü birimi içinden çalışan karı/koca ilişkisi yıkılmadan devrimci bir düşünce üretemeyeceğiniz de ortadadır.
Bu birbirlerinin ölçüsü içinde çalışan ve herkes tarafından hemen kavranan… herkesin hemen bildiği… sağduyu ya da ortak duyunun da temeli olan bu bağlantıya “duyu-motor bağlantı” diyelim. Demek ki duyu-motor bağlantılarımıza ilişkin alışkanlıklar, bizi her şeyi bu bağlantı içinde düşünmeye zorlar. Bu düşünme modeli Leibnizci anlamda “bir arada olanaklı” düşüncedir. Ya da bir mümkünler tiyatrosudur. Komedi içeren skeçleri düşünelim mesela. Bir erkeğin, kadın kılığına girmesi ya da kadın sesi çıkartmasının, komik gelmesinin sebebi, ikili cinsiyet rejimi bağlamında birbirinin ölçü birimi olan kadın ve/veya erkeğin rollerinin/temsillerinin içinden düşünülmesidir. Aslında burada hiç de komik bir durum olmamasına rağmen, bu skece gülünmesinin nedeni, duyu-motor bağlantıya ters bir şeyin gösterimi olmasıdır. İnsanlar güler…bunu komik bulurlar. Çünkü düşünce alışkanlıkları duyu-motor bağlantı düzeyindedir. Ki bu örnek duyu-motor bağlantıların tam da ahlak düzleminde çalıştığını da gösterir.
Ekonomi-politik, tüm yaşamın sömürgeleştirildiği, sermayenin devletleştiği bir kapitalist modernite içinde, bize bu sömürgeleştirmeden kaçacak hiçbir alan bırakmadığı için terkedilmek zorundadır. Ekonomi politiğin terkedilmesinin bize sağlayacağı en büyük güç, devletli olmayan bir düşünceyi, “bir yaşamı”, şimdi ve burada kurabilmenin olanağını sunmasıdır. Bu olanak komünalizmin etik politiğidir.
Direnişin güncelliğinin ürettiği yeni yaşam paradigması
Bu, birbirinin içinden çıkan ölçülerin oluşturduğu duyu motor bağlantının ürettiği egemenlik fikri ile “bizim devletimiz daha demokratik olabilir” fikri arasında bu yüzden rasyonel bir ilişki vardır. Ekonomi-politik, işte bu yüzden devlet fikri olmadan Marksizm’i düşleyemez. Her analizin sonucu devlete çıkar. İşte Modernist Marksistlerin Kürt Özgürlük Hareketi’ni anlayamamalarının nedeni de budur. KÖH’ü ekonomi politik olarak analiz ettiğinizde devletten başka bir şey göremez olursunuz. Devlet, ekonomi politiğin birikim rejiminin nihai ufkudur. Buradan sonra, istediğiniz kadar devletin sönümleneceğine ilişkin kuramlar kurun, sonuç değişmez. Kurucu eylem hep devlet üzerinedir. Kaldı ki burada en önemli handikap, ekonomi-politik düşüncenin devleti, toplumun, ekonomik gelişiminin/birikiminin bir ürünü olarak görmesinde yatar. Ekonomi-politiğe göre, ilkel komünal toplumun yıkılışı, mübadelenin ürettiği artı-ürünün geldiği aşamadan kaynaklanır. Oysa perspektif ve manifesto metinlerinin hakikatine baktığımızda karşımıza devletin yaşamı…doğayı işgal ettiğini sömürgeleştirdiğini, tam da bu yüzden onurlu barış mücadelesinin…komünalizmin bu işgale karşı bir direniş önerdiğini görürüz. Ekonomi-politik analizin birikim rejimleri üzerinden yaptığı okumada, yaşamı ele geçirme her zaman bir “gecikmişlik hissi” yaratır. Tam da bu nedenle devlet/komün antagonizması üzerinden yapacağımız yeni analiz bizi bu gecikmişlik hissinden kurtarıyor. Gecikmişlik hissinin çalıştığı düzlem bir “gerçekleşme” sorunu iken, etik-politik analizin komünalizm vurgusu, CLİNAMEN’İN…SAPMANIN…OLUMSALLIĞIN düzlemidir.
İşte ekonomi-politik eleştirimizin yaşamsal önemi de burada yatıyor. Ekonomi-politik, bir duyu-motor bağlantı sunar. Ve her birimizi bu bağlantı içine hapseder. Ki temsil dediğimiz şey, tam da budur. Modernist Marksizm’de devlet, politik mücadele süreçleri içinde geçici bir siyasal süreç olarak bu duyu-motor bağlantının en tepesinde durur. Ekonomi-politiğin, ilerlemeci olmayan versiyonlarının bile belirli aşamacı/tarihselci çizgiden uzaklaşamamasının nedeni, bu birikim rejiminin rasyonel sonucu olmasından gelir. Sonu devlete varmayan bir ekonomi-politik yoktur. Bütün bunların sonucunda rahatlıkla söyleyebiliriz. Ekonomi-politik, tüm yaşamın sömürgeleştirildiği, sermayenin devletleştiği bir kapitalist modernite içinde, bize bu sömürgeleştirmeden kaçacak hiçbir alan bırakmadığı için terkedilmek zorundadır.
Peki burada birbirinin ölçüsü olan iki entite kurmadan, devrimci bir düşünce geliştirmenin felsefedeki olanağı nedir diye sorabiliriz. Nietzsche’nin “benim felsefem Platon’u altüst etmek üzerinedir” mottosunu kendimize referans alarak şöyle bir deneme yapabiliriz. Deleuze, Platon’daki ikiliğin, duyulur ve düşünülür ya da zihinsel olan ile maddi olan arasındaki ikiliğe indirgenemeyeceğini, duyulur olanlara gömülü simulakrum’un alanında bir başka ikilik daha olduğunu söyler. Bu alandaki ikilik duyulur-düşünülür ya da öz- görünüş arasında değil, ideanın etkilenmesine maruz kalanla bu etkilenmeden kaçan arasındadır. Ya da temsil düşüncesinin eleştirisinin en güçlü ifadesiyle söylersek, ideaya benzeyen ile benzemeye direnen arasındadır. İşte bu yaklaşım bizi antagonizmayı da duyu-motor bağlantılarından kopartmanın olanağını…dahası ölçü teorisinden çıkışın da olanağını sağlayarak, antagonizmayı, yaşamın kılcal damarlarında politik olanın kalbine bir güç olarak yerleştirir. Bu durumda antagonizma, hiç de sermaye ile sermayenin gelişim/birikim rejiminde çalışan emek-gücü arasında değildir. Duyu-motor bağlantılarımızı parçaladığımızda, antagonizmanın da sermeye ilişkisine direnen emek ile sermayenin ölçü birimi olan emek gücü arasında olduğunu görürüz.
Burayı geçmeden söylememiz gereken çok önemli bir konu daha vardır. Son 20-30 yılda Marksizm üzerine yapılan çalışmalarda, “Marksizm’in güncelliği” konusu, çoğunlukla ilk konu başlığı olarak seçilir. Ancak Marksizm’in güncelliğinin nedenine ilişkin yapılan tüm açıklamalar sanki hala sermayenin birikim rejimine odaklanmaya devam eder görünmektedir. Bu analize göre Marksizm günceldir… çünkü, sermaye her geçen gün daha büyük bir saldırı ile artı değer üretmeye devam etmektedir. Ya da sermayenin doymak bilmezliği sürdükçe Marksizm’in de güncelliğini kaybetmeyeceği ileri sürülür. Bu yaklaşımların belirli bir gücü ve haklılığı olsa da burada Marksizmin güncelliğinin ekonomi politik anlamda sermayenin gelişim dinamiklerinde değil tam tersine direnişin ve direnişin ötesine uzanan kurucu bir politikadan kaynaklandığını söylememiz gerekiyor. İşte etik-politik olanın bize sağladığı bir güç de yaşamı direnişin içinden düşünmenin ve inşa etmenin olanaklarını açmasıdır. Bu yaklaşım Marksizm’in tüm aporialarına…krizlerine bir çözüm getirmenin de olanağını üretir. İşte bizim tezimiz, KÖH’ün son metinlerinin, dünyanın her yerinde direnişlere ve bu direnişlerin ötesine geçen alter-modern inşa pratikleri aracılığı ile Marksizm’in güncelliğini bize yeniden duyurmasıdır. Bu sermayenin değil, direnişin güncelliğinin ürettiği yeni bir yaşam paradigmasıdır.

Komünalizmin etik politiği
PKK’nin silah bırakmaya indirgenemeyecek hamlesi ile birlikte oluşan perspektif ve manifesto metinlerini bu bağlamda düşündüğümüzde, Modernist Marksistlerin buraya saldırmaları o yüzden hiç de şaşırtıcı değildir. Modernistlerin, KÖH demek ki “devlete yenildi”… demek ki “devlet kurma gücü yok” şeklinde analizler yapmaları, tam da ekonomi-politiğin birikim rejimine ve duyu-motor bağlantılarına aykırı bir ifade görmelerinden dolayıdır. Ekonomi politiğin terkedilmesinin bize sağlayacağı en büyük güç, devletli olmayan bir düşünceyi, “bir yaşamı”, ŞİMDİ VE BURADA kurabilmenin olanağını sunmasıdır. Bu olanak komünalizmin etik politiğidir.
Ekonomi-politik, bir birikim rejimine dayanır ve bu birikim rejiminin içinden bir mümkün gösterir bize. Devlet ekonomi-politik analizin rasyonel bir mümkünüdür. Oysa etik-politik, bu mümkünü, devletleşmenin rasyonel bir uzanımı olarak görerek, parçalar. Gücünü duyu-motor bağlantının rasyonel olanaklısından değil, hak ve güç özdeşliğinin yaratıma ilişkin pratiğinden alır.
Marksizm’i, son 50-60 yıldır yaşadığı krizden çıkartacağını düşündüğümüz etik-politik tam da duyu motor bağlantıların parçalandığı yerde durmaktadır. Artık birbirinin içinden çıkan, birbirinin ölçüsü olan temsil dünyasına inanmadığımızda, yeni bir hakikate ihtiyacımız vardır. Bu yeni hakikat, sadece ikili düşünme rejimlerini yıkmakla kalmaz, aynı zamanda sürekli olarak, ideaya… modele…devlete benzemeye bir direniş üretir. Çünkü, artık ahlak düzleminde yani “yapılması gereken” düzleminde çalışmaz. Etik, “ne yapabilirim…kudretim ne” düzleminde çalışır.
Etik-politik düzlemi elbette Spinoza’dan Nietzsche’ye inceleyip ayrıntılı bir tartışma yapabiliriz. Ancak burada bu etik-politikliğin bize sağladığı özel bir araçtan bahsetmenin daha işlevli olacağını düşünüyoruz. Bunun için KÖH’ün silah bırakmaya indirgenemeyecek hamlesini yeniden düşünmemiz gerekecek. Bu, Kürt Hareketinin en son paradigma değişikliğini de daha iyi anlamamızı sağlayacak. KÖH, sınıf diyalektiğine karşı, Komün-Devlet antagonizmasını öne sürdüğünde, tarih, ikiliklerle kurulan sınıf savaşımından değil devletleşme kuvvetleri ile komünleşme kuvvetleri arasındaki kavgadan ibarettir, demiş oluyor. Yani bir anlamda devlete benzeyenlerle bu benzemeye direnenler arasında bir antagonizma üretilmiş oluyor. İşte etik-politik olanın bize sağladığı en büyük güç, komünü devletin dışarısı olarak kurabilmenin bu gücüdür. Burada artık, devletin oluşumu da toplumun iç gelişiminin ürünü olarak bir birikim rejimi üzerinden okunmuyor demektir. Tam tersine komünün…toplumlaşmanın bedenleşmesinin pratiği olarak karşımıza çıkar.
Ancak burada daha güçlü bir yaklaşım da kendini hemen gösterir. Ekonomi-politikten çıkarak etik-politiğe geçiş bize, antagonizmanın yaşamın tüm kılcal damarlarında yayıldığını ve dolayısı ile devletleşmelere karşı komünleşme pratiklerini bir kudret olarak üretmek zorunda olduğumuzu gösterir. Yukarıda söylediğimiz ekonomi-politiğin ahlak düzleminde çalışması ile etik politik düzlem arasında en önemli fark yine kendini gösterir. Etik-politiğin mottosu her gün yeniden ve yeniden “kudretim ne…ne yapabilirim” diye sormaktan geçer. Bunun için yeni bedenleşmeler üretmek zorunda olduğunu bilir. Ancak bu zorunluluklar, geçici bir siyasal süreç olmaktan önce onun yaşamı her gün yeniden deneyleme pratiğine dönüştürmesinden kaynaklanır. Tam da bu yüzden, kadın özgürleşmesinden, ekoloji pratiklerine, çocuk sorunundan sağlık ve eğitim sorunlarına kadar her alan, ekonomi politik bir planlamanın değil, komünleşme pratiklerini, yaşamı devletleşmelerden kurtaracak bedenleşmelerini üretmenin alanı olarak çıkarır karşımıza.

Yeni bedenleşme
Buradan sonra özellikle perspektif ve manifesto metinleri, komünalizmin etik-politiğinin ifadeleri olarak değerlendirerek bir yaklaşım geliştireceğiz. PKK’nin silah bırakmaya indirgenemeyecek hamlesi, bir bedenleşmenin kendini yeniden kuracak “kolektif sözcelem asamblajını” üretmesini de zorunlu kılar. Deleuze ve Guattari Bin Yayla kitabında Lenin’e ilişkin bir örneği anlatırlar. Lenin, “Bütün İktidar Sovyetlere" sloganının, özellikle 4 Temmuz’dan sonra artık hiçbir işe yaramadığını, bu sloganın etrafında örülen bedenleşmenin artık çalışmadığını söyleyerek, “slogan üzerine” adlı bir metin yazar. Bu metin, devrim düşüncesini…sınıfsızlaştırmayı ayakta tutabilmek için yeni bedenler…konseyler…meclisler üretmek zorunda olduğumuzu ifade eder. Deleuze ve Guattari, Lenin’in bu metninin “BEDENSİZ BİR DÖNÜŞÜM” olduğunu söylerler. Ama kendi bedenini arayan yani yeni bedenleşmenin olanağı olarak bir etkileme kudretidir söz konusu olan. Burayı sözün ya da teorinin gücü olarak anlarsak her şeyi yine ekonomi-politik olarak düşünmeye dönmüş oluruz. Etik politik bir düşünce, söz ya da teori ile pratik arasına doğa farkı koymaz. Bu tek ve aynı düzlemin inşa pratiğidir. Yaşamın inşasıdır söz konusu olan. Kaldı ki KÖH’ün onlarca yıldır doğrudan direnişin içinde her gün yeniden ürettiği kavram setlerine baktığımızda, aslolanın hiçbir zaman sözün ya da teorinin gücü gibi meseleye indirgenemeyeceğini de görürüz.
Kürt Özgürlük Hareketinin ürettiği perspektif ve manifesto metinleri, kendi yeni bedenleşmelerini üretecek kolektif sözcelem asamblajının etik politik ifadesidir. Bu metinler, meclisleşme…komünleşme gibi yeni kurumların üretimi ile yaşamın tüm kılcal damarlarına dalarak, sadece Kürdistan’a ya da Ortadoğu’ya bile değil, tüm dünyaya yönelen bir enternasyonal çağrısı üretmiştir. Bu çağrı kendi bedenleşmesini üretecektir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, ürettiği kolektif sözceleme ile kadastrolaşmış mekanı, otonomi ile pürüzsüzleştirme pratiği olarak üreterek önümüze koymaktadır. Bu artık ekonomi politiğin “mümkün dünyası” değildir. Bu ancak sermayenin/devletin/kapitalist modernitenin pürüzlü/kadastrolaşmış mekanına karşı, duyu-motor bağlantılarını parçalamanın, yani ekonomi politiğin mümkününe karşı yaşamı devletsizleştirmenin etik-politiğidir.
Yaşamı yeniden toplumsallaştırma
Ancak hala önümüzde çok büyük sorunlar vardır. Komünalizmin etik-politiği devletleşme pratiğine karşı devletsizleştirme pratiği olarak sınıfsızlaştırma makinesidir. Ancak bu makine, vahşice katmansızlaşarak…yersizyurtsuzlaşarak…pürüzsüzleşerek bir yaşam üretemez. Etik-politik olan, sürekli kendini yeniden ve yeniden deneyleme üretmenin kudreti olarak gösterir. Bu durumda kimi edimsel durumların içinde, pragma analizi…olay analizi yapmasını zorunlu kılar. Kavga, bir ahlaki bir ilke eşliğinde sürdürülemez. Kavganın pragmatiği, bazen devletli bir pozisyona yaklaşmayı…uzaklaşmayı zorunlu kılabilir. Ekonomi politikçilerin, özgürlük hareketinin özellikle Güney Kürdistan’daki yürüttüğü müzakerelere veya Kuzey Kürdistan’da devletle yürüttüğü müzakereleri ilkesel bazda kalarak, yani somut kudret analizini göz ardı ederek eleştirmelerini düşündüğümüzde durum daha net anlaşılır. Dolayısı ile sadece Kürdistan’ın tamamı için değil, Ortadoğu’nun tamamı içindeki savaşları düşündüğümüzde, Özgürlük Hareketinin herhangi bir hamlesi, kolektif sözceleme dediğimiz ifadenin geçersiz olduğunu göstermez. Tam da bu nedenle ekonomi-politikten uzaklaşarak etik-politiğe yüzümüze döndüğümüzde, bir kez daha kaçabilmek için bazen yaklaşmak gerektiğini…bazen yerliyurtlulaşmak gerektiğini de söylememiz gerekir. Bu devletleşmelere göz kırpıldığı ya da devletsizleşmeden vazgeçildiği anlamına gelmez. Ama bu yakınlaşmalar, ya da yerliyurtlulaşmalar, tarihsel ya da geçici zorunlu bir siyasal süreç olduğundan değil, pragma analizi yani olay analizi yapılmasından dolayıdır. Komünalist sınıfsızlaştırma makinesi ya da onun özsavunması, bir zor aygıtı olarak devlete ihtiyaç duymaz. Etik-politik olan, yukarıda söylediğimiz gibi sürekli pragma analizi…olay analizi yapar. Dolayısı ile Perspektif ve Manifesto metinleri, komünalizmin etik-politik düzlemi içinde, devleştirme pratiklerine karşı, yaşamı yeniden toplumsallaştırma pratiklerini, yani olumsallıkların zorunlu bedenini üretmeyi önümüze problematik olarak koymuştur. Problematik kelimesini özellikle kullanıyoruz, çünkü bu, olumsallığın ya da karşılaşmanın zorunlu bir sonuç doğurması anlamına gelmemektedir. Bu virtüel eğilimin üretilmesinin… örgütlenmesinin… bedenleşmesinin zorunluluğu anlamına gelmektedir.
Tam da bu nedenle son birkaç aydır, “şimdi ne yapacağız” sorusu ile yoğun bir şekilde karşılaşıldığı da ortadadır. Yapılması gereken şeylere ilişkin bir program belirlemek elbette bu metnin sınırını da haddini de aşar. Ancak şunlar özellikle vurgulanmalıdır. Perspektif ve Manifesto metinlerinin “bedensiz dönüşüm” kavramıyla karşılanmasının ve bu kavramın, olumsallığın zorunlu bedenleşmelerinin kudretinin ifadesi olduğunu söylememizin en önemli nedeni, politik pratiğe ilişkin bütün üretimlerin, bu etik-politik ilkeden hareket etmesi gerektiğidir. Komün/Devlet antagonizması, etik-politik tüm deney ve yaşantılama üretimine eşlik etmelidir. Elbette özellikle Manifestoda “ikilem” kelimesinin kullanılması bizi yanıltmamalıdır. Çünkü tam da bu nedenle özellikle Modernist Marksistlerin, bu ikilem ifadesini, “demokratik entegrasyon” ifadesiyle birlikte düşünüp antagonizmadan agonizme geçildiği yani devletle uzlaşma zeminine dönüşüldüğüne ilişkin bir yanılgı oluşturur. Kaldı ki metnin hakikati burada bir antagonizma kurulduğunu bize açıkça göstermektedir.

Bütün bu anlattıklarımız, kurulan bu yeni antagonizmanın, yani devlet/komün antagonizmasının (tali anlamda bir çelişki ürese de) bir çelişki sistemi içinde çalışmasının imkansız olduğunu, bu kavganın iki entite arasında değil, iki virtüel kuvvet arasında yaşandığını bizi söylemeye itmektedir. Bu kuvvetler arasında yaşanan geçici bulaşmalar…yaklaşmalar…mesafe oluşturmalar, tutarsızlık anlamına gelmeyeceği gibi felsefedeki mantıksal tutarlılık kavramının da burada hiçbir işe yaramayacağı açıktır. Tutarlılık artık ne mantıksal ne de matematiksel bir anlam taşımaktadır. Çünkü etik-politik olan kavgayı ahlaki ilke düzleminde göremez. Kavganın her anı bir müzakere üretir. Bu müzakerelerin bir uzlaşma zeminine göndermemesi, onu hem Laclau’nun agonizminden hem de Habermas’ın müzakereci demokrasi temelindeki iletişimsel eylem teorisinden kurtarır. Ayrıca ahlaki ilke düzleminde çalışmaması, kavganın ilkesiz olduğu anlamına gelmez, ilkenin, aşkın bir mantıktan ya da akıldan değil, bedenleşmelerimizin deney ve yaşantılamasının içkinliğinden üretildiği anlamına gelir.
Bu yazıda yaptığımız tartışma temel olarak “Perspektif” ve “Manifesto” metinlerinin, özellikle PKK’nin feshi sonrası, direnişin yeni bedenlerini üretmenin olanağını “mümkün” bir ekonomi-politikten değil, Deleuze&Guattarici anlamda kolektif sözcelem asamblajının etik-politik düzleminden aldığına ilişkin bir düşünce geliştirmektir. Burada mesele hiçbir zaman doğru/yanlış meselesine indirgenemez. Doğru ve yanlış düşüncenin kategorileri değildir. Bu direnişi ve direnişin ötesini kurmanın bedenleşmesine olan ihtiyaçtır. Yine bu analiz, devrimci teorinin önce geldiği gibi bir anlayışa da indirgenemez. Kaldı ki söz konusu metinler, onlarca yıldır yürütülen direnişin güçlerine son derece içkindir. Yeni bedenleşmelere…yeni paradigmalara olan ihtiyaç, direnişin artık boşa düştüğü ya da yenildiği gibi bir anlayıştan kaynaklanmaz. Tam da direnişin içinde yeni bir kudret analizi yapılmasından kaynaklanır.
Elbette bütün bu analizlerin Marksist bir analiz olduğunun, Marksizm içi bir tartışma üretmek amacı taşıdığının da bilinmesi gerekir. Son on yıllarda Modernist Marksist bir analizin içinde, devrimci bir hareket/düşünce geliştirilememiş olmasının nedenini, artık halkların ya da ezilenlerin “yabancılaşmasında” aramamak gerektiği ortadadır. Modernist Marksizmin yeni bir düşünce geliştirememesi ya da özellikle Ortadoğu’da gelişen devrimci hareketlere ilişkin teorik bir yaklaşma / ortaklık üretememesinin nedeninin, onu aşkın bir akıl ve ahlaki ilkeler ile hareket etmeye zorlayan ekonomi-politikten geldiğini görmek zorundayız. Etik-politik, Marksizmin yeni bir yaşam paradigması üretebilmesi için güçlü bir olanak sunmaktadır. Artık yeni kitaplar yazmanın…düşünceleri yeniden tartışmanın…eski olanı devrimci bir unutmaya tabi tutmanın zamanıdır.
Etik-politik düzlemin temel özelliklerinden biri de düşünceyi bir yönelim olmaktan, “…üzerine düşünmekten” çıkartmaktır. Ekonomi-politik düşüncenin de bel kemiğini oluşturan Kant-Hegel çizgisinin ise düşünceyi, “…üzerine düşünmek” olarak aldığını biliyoruz. Oysa yeni “perspektifimizde” yani etik-politik perspektifte, kavramlarımız, herhangi bir eylem ya da direniş üzerine düşünmenin araçları değildir. Tam tersine direnişin ürettiği şeydir. İşte, yukarıda anlatmaya çalıştığımız direnişin kolektif sözcelemi olarak Perspektif ve Manifesto metinleri, bizi yine etik-politik bir düşünceye davet ediyor. Bu davet, bedensiz bir dönüşüm üretmekte ve otopoietik anlamda, kendi bedenleşmelerini üretmeyi bir zorunluluk olarak önümüze koymaktadır. Bu davet direnişin güçlerine…yani yaşamın inşasına içkindir. Bu davet, bir gecikmişlik hissinden değil, Abdullah Öcalan’ın pragma analizinden/olay analizinden gelmektedir. Bu davet, komünalizmi…enternasyonal çağrısını, ŞİMDİ VE BURADA, yeğin bir dalga olarak görmektir. Bu bir katetme edimidir…bir haline-geliştir…
Yayın Tarihi: 20/12/2025