Claudia Tate'in Toni Morrison'la yaptığı söyleşiyi Sarin Kasparyan PolitikART için Türkçeleştirdi.
Morrison’ın romanları, sıradan kelimelerle görkemli lirik ifadelerin kullanıldığı, keskin duygusal algıların tasvir edildiği özenle hazırlanmış düzyazılardan oluşur. Romanlarındaki olağanüstü karakterler, iyi ve kötü, aşk, dostluk, güzellik, çirkinlik ve ölüm gibi insanlık durumlarının çeşitli yönlerini anlamlandırmak için mücadele verirler. Morrison’ın hikâyeleri her ne kadar zahmetsizce yazılmış gibi görünse de okur, Morrison’ın hikâyelerini kurarken sarf ettiği itinalı çabanın farkındadır.
İlk romanı En Mavi Göz’de (1969), ailesi ve okul arkadaşlarının sevgisinden başka hiçbir şey arzulamayan; hor görülmesinin ve alaya alınmasının sebebini siyah ve dolayısıyla da çirkin olmakla ilişkili olduğu yanılgısına kapılan genç siyah kız Pecola Breedlove’un trajik hayatını anlatmaktadır. Pecola sevilme arzusunu; mavi gözlere ve sarı saçlara sahip olma, başka bir deyişle, herkesin hayranlık duyduğu Shirley Temple’a benzeme arzusuyla ikame eder. Kırılgan özgörünümün maruz kaldığı vahşetle baş edemeyen Pecola, usul usul aklını yitirme noktasına varır ki tüm gözlerin en mavisine sahip olmanın yaratmış olduğu en sevilebilir küçük kız olma tahayyülünün hüküm sürdüğü bir fantezi dünyasına kendisini hapseder.
Morrison’ın ikinci romanı Sula (1974) ise, hayatını uçsuz bucaksız bir deneyim diyarına dönüştüren Sula Peace adındaki sıra dışı bir kadın hakkındadır. Herhangi bir toplumsal kurala bağlı olmayan Sula’nın ilk bakışta sıradışılığı, ardından acımasızlığı ve son olarak da kötücül oluşu göze çarpmaktadır. Bir yandan, içinde yaşadığı toplumun ötekisi hâline gelir ve kötülüğün bir ölçütüne dönüşür. Öbür yandan ise, ironik bir şekilde, etrafındakilerin iyiliğe yönelmesini sağlar.
The Song of Solomon (1977), destansı bir şekilde, Macon Dead II’nun kendini keşfetmesinin izini sürmektedir. Macon ya da arkadaşlarının deyimiyle “Sütçü”, ailesine ait kayıp bir hazineyi bulmak için bir yolculuğa çıkar fakat bu yolculukta hazineyi bulmaktan ziyade soyunun karmakarışık ayrıntılarıyla yüzleşir.
Morrison’ın son romanı Katran Bebek’de (1981), birlikteliği mümkün olmayan bir çiftin yakın ilişkisinin dönüşümünü konu almaktadır. Jet sosyete mankeni Jadine, genç bir serseriye âşık olur ancak kısa süre içerisinde birbirlerinden ayrı düşerler. Fakat, ayrılık sonrasında Jadine umudunu yitirmez ve barışma umuduyla serserinin peşine düşer. Ayrıntılı sembol kullanımına yer veren Morrison, siyah adam ile siyah kadın arasındaki barışın ancak her ikisinin de ırk temelli sömürünün kurbanı olduklarını karşılıklı olarak idrak ettikleri zaman mümkün olabileceğini öne sürmektedir.

Claudia Tate: Yazma süreciniz esnasında, siyah ve kadın olmak size nasıl bir perspektif sunuyor?
Toni Morrison: Dünyaya bakışımın, dünyayı algılayışımın ve dünya hakkında yazdıklarımın, siyahların dünyasına ait olduğunu biliyorum fakat bu beyaz insanlar hakkında yazmayacağım anlamına gelmiyor. Yazdığım çeşitli temaları işlemeye çalışırken bu temaların esas karakterlerinin eserlerimde yarattığım siyah insanlar olduğunu biliyorum.
Fakat bu insanlar kasten, hesaplanarak veya bilinçli bir biçimde yaratılmış siyah insanlar değildi çünkü siyah insanları aşağılayan bazı yazarların kaleme aldığı yapmacık eserlerin farkına vardığımda bir tiksinti hissediyordum. Sula’yı yazarken, iyilik, kötülük ve dostluk hakkında bir kitap yazacağımın bilincindeydim. Ne tür bir insanda bu temanın tezahür edeceğini, ne tür bir insanın böylesine bir ilişki kuracağını saptamam lazımdı. Nel bunlardan biri, Sula ise diğeriydi.
Kadın arkadaşlığı özeldir, farklıdır ki Sula’dan evvel hiçbir romanın esas meselesi kadın arkadaşlığı olmamıştır. Eşcinsellik söz konusu olmadığında, kimse kadınlar arasındaki arkadaşlıktan bahsetme gereği duymaz. Bu yüzden, Sula’da esas mesele eşcinsellik değildir. Erkeklerin aksine, kadınlar arasındaki ilişkiler, daima oynadıkları diğer bazı rollerin tabiiyeti altındaymış gibi yazılmıştı. Bana öyle geliyor ki siyah kadınlar artık miadını doldurmuş bir arkadaşlık ilişkisi kuruyorlar; belki de bu sadece siyah insanlara özgü bir şey değildir ama bana öyle gibi gelmişti. Kitabı yarıladığımda, edebi anlamda arkadaşlığın oldukça çağdaş bir fikir olduğunu fark etmiştim. Dolayısıyla, diğer insanlara aşina olmamaktan ziyade siyah kadınlara karşı dizginlenemez bir ilgi beslediğim için Sula’yı yazarken siyah kadınlara odaklanmam kaçınılmaz oldu.
“Siyahlar nereye giderlerse gitsinler kültürlerini beraberlerinde taşıyorlar. Şayet Maine hakkında yazmış olsaydım, Maine’deki siyah insanlar ile Ohio’daki siyah insanlar birbirlerine benzeyeceklerdi. Yediğiniz yemeğin tabağını değiştirebilirsiniz, ancak menü yine de aynı kalacaktır. Maine’deki berber dükkânı ile Ohio’daki berber dükkânı birbirinin neredeyse tıpatıp aynısı olacaktır ki etraflarında yaşayan insanlar da birbiriyle benzeşecektir.”
C. T. : Hikâyelerdeki mekân seçiminiz, Lorain ve Ohio gibi, bilinçli bir tercih mi?
Morrison: Sadece ilk kitabım En Mavi Göz, Lorain, Ohio’da geçiyor. Diğerlerinde coğrafyadan ziyade ruh hali ile ilgileniyordum. Ben Midwest’liyim, dolayısıyla oraya ayrı bir sevgi besliyorum. Başlangıçlarım her zaman oradadır. Her ne yazarsam yazayım oradan başlıyorum. Bir noktadan sonra odağımı başka bir yöne çevirebilirdim fakat şimdilik benim için matris bu. Siyahlar nereye giderlerse gitsinler kültürlerini beraberlerinde taşıyorlar. Şayet Maine hakkında yazmış olsaydım, Maine’deki siyah insanlar ile Ohio’daki siyah insanlar birbirlerine benzeyeceklerdi. Yediğiniz yemeğin tabağını değiştirebilirsiniz, ancak menü yine de aynı kalacaktır. Maine’deki berber dükkânı il
e Ohio’daki berber dükkânı birbirinin neredeyse tıpatıp aynısı olacaktır ki etraflarında yaşayan insanlar da birbiriyle benzeşecektir. Yemeği bir miktar farklı pişiriyorlar fakat dilin nasıl olacağını biliyorum.
C. T. : Ohio hem güneyin hem de kuzeyin eğilimlerine sahip hayli ilginç ve karmaşık bir eyalet. Tarihsel açıdan Ohio Nehri özgürlüğü temsil ediyor. Bu nedenle, Ohio, Süleymanın Şarkısı’ndaki sıçrayışlar ve Sula’da özgürlüğe doğru serbest düşüşleri sahnelemek için biçilmiş bir kaftan gibi duruyor.
Morrison: Evet. Eyaletin kuzey kesimi yeraltı tren istasyonlarına ve siyahların Kanada’ya kaçış geçmişine şahitlik etmişken eyaletin güney kesimi, haç yakmalar dahil olmak üzere neredeyse Kentucky ile birebir aynı gibiydi. Ohio, bu ülkede ideal olanla asli olanın tuhaf bir yan yana gelişidir. Bir yandan Ohio, siyahlar için âdeta bir kutsal topraktı çünkü buraya değirmenlerde ve fabrikalarda çalışmak için gelmişlerdi. Öbür yandan, Ohio’daki siyahlar için dehşet verici kimi zorluklara rağmen, makul bir yaşam ve özgürlük imkânı sunuyordu. Ayrıca Ohio, plantasyon ve getto gibi klişeleşmiş siyah mekânlardan kaçışın simgesiydi.
C. T. : Peki, hayatınıza yazma eylemini nasıl sığdırıyorsunuz?
Morrison: Zamanla hiçbir sorun yaşamadım. Pek dışarı çıkan ve eğlence meraklısı biri değilim. Telefonla da pek ilişkilenen biri değilim ki bu aktiviteler, insanların zaman dediği şeyin muazzam bir bölümünü işgal ediyor. Ayrıca iki işi aynı anda yapabilmek gibi bir yetiye sahibim. Yaptığım çoğu şeyi nasıl yapmam gerektiğini biliyorum, dolayısıyla da ekstra bir odaklanma zorunluluğu hissetmiyorum. Zihni uzun süre meşgul eden oldukça az şey var ve bir anlamda hepimiz zamanı üretiyoruz. Fakat hayatımızı bölümlere ayırdığımızda zamandan yakınmaya başlarız. Bunu yapmanın tam zamanı diyoruz ve böylelikle bir nevi bir zaman yaratmış oluyoruz. Sonrasında ise her şeyi belli bir sırayla yapmak zorunda olduğumuzu hissediyoruz. Yazmak sürekli devam eden bir süreçtir. Şu anda üzerinde çalıştığım esere dair herhangi bir açmazı çözümlerken kendimi herhangi bir yerde bulabilirim. Zamanı çağırmak ve zamana hükmetmek zorunda değilim. Hâliyle, bir kitap yazmaya başladığımda, zihnimin bir köşesinde daima yazma fikri yer ediniyor ve bu fikir ile yaşıyorum. Ama oturup yazmam gereken zamanlar da oluyor. Esas zorluk, kesintisiz ve uzun süreli -dört veya beş saat boyunca- bir zaman aralığına sahip olmamakta. Yani, işin püf noktası, yazarken hızla olmak istediğim yere ulaşmak, böylelikle üç saatlik sinir bozucu ve baygınlık verici bir süreçten kendimi alıkoyabilirim. Şayet böylesi zamanlarda altı sayfa üretmişsem kendimi başarılı sayıyordum.
“Bana kalırsa, kadınlar muhtemelen farklı bir yerden yazıyorlar. Çatışmayı, tahakkümü ve iktidarı ele alma şekillerinde bazı farklılıklar var. Yine de yakınlık ve uzaklık açısından erkek ve kadın yazıları arasında devasa farklar olduğunu düşünmüyorum. Ancak siyah kadınların beyaz kadınlardan farklı yazdıklarını düşünüyorum. Zira tüm bu siyah ve beyaz, erkek ve kadın kombinasyonlarının tamamen belirgin hâle geldiği yer burasıdır.”
C. T. : İlham perinizi çağırmak için başvurduğunuz özel bir yönteminiz var mı peki?
Morrison: Yazmak için oturduğumda ilham perim bazen yanı başımda beliriveriyor bazen de ortalıkta görünmüyor. Fakat bu durum beni pek rahatsız etmiyor artık. Öğrencilerime “yazar tutukluğu” diye bir şeyin varlığından ve bu tutukluğa duyulması gereken saygıdan bahsetmiştim. Aslında, tutukluk hâlinde yazmak için diretmemeliyiz. Yazar, şu an tutukluk hâlini yaşıyor çünkü ilham perisi yanı başında değil. “Aman Tanrım, şimdi yazamam”dan doğan tüm hayal kırıklığını ve delirme hâlini zapt etmemiz gerekiyor. Bu sadece “Doğru, şimdi yazamazsın, o hâlde yazma” diyen bir mesaj. Teslim tarihlerine sıkışıp kaldığımız için tutukluk kaygısıyla yüzleşmek bir yaşam biçimi hâline geliyor. Korkuya kapılmaktan endişe duyarız ki bu hissiyat ile yazmak imkânsızlaşır. Mesela, üç-dört ay boyunca anlatacak bir şeyim yoksa hâliyle bir şey yazmam. Bir kitap okuduğumda, yazarın satırları tutukluk anında yazıp yazmadığını anlayabiliyorum. Yazar, tutukluk anında sadece beklemiş/durmuş olsaydı, daha iyi ya da farklı ve tabii ki biraz daha doğal bir şey okumuş olurduk ve dikiş izleri gözümüze çarpmazdı.
Bir kitap üzerinde çalışırken hikâyeye daima hâkimimdir. Netice de herkes bir hikâye uydurabilir.
Fakat, karakterlere hayat vermek, onlara boşluk bırakmak, onları değer verdiğim insanlara dönüştürmek zorlayıcı bir süreç. Benim malzemem ne renk ne de müzik: 26 harflik bir alfabeyi satırlarıma işliyorum. Dolayısıyla okurun renkleri algılamasını ve sesleri işitmesini sağlamak için zanaatımı kullanmak zorundayım. Hikâyelerim aslında birer klişeden ibaret. Aslına bakarsanız klişe klişedir çünkü bir değeri vardır. İyi bir klişe anlatmakla yitip gitmez çünkü hâlen içerisinde bir gizemi taşır. Mesela, güzellik ve çirkinlik kavramları bana hep gizemli gelmiştir. Birçok insan da güzellik ve çirkinliğe dair yazılar yazmıştır. Bu kavramları düşünürken, kavramların derinine inmeye, aslında ne gibi anlamlar taşıdıklarını bulmaya ve insanlar üzerinde bıraktıkları izleri anlamlandırmaya çalışıyorum. Aşk ve ölüm hakkında da yazıyorum. Bir yazar olarak karşılaştığım esas sorun, hikâyelerimin bir anlam ifade etmesini sağlamak. Hikâyenizde kusursuz ve ilgi çekici insanlara yer verebilir ve dolayısıyla bütünüyle büyüleyici bir hikâye yazabilirsiniz fakat anlam söz konusu olduğunda bunlar hiçbir şey ifade etmeyecektir çünkü hikâyenizin esaslı bir özü yoktur. Kaldı ki yazarken birçok açıdan tökezleyip kalabilirim. Ayrıca, kitaplarımın hem beni hem de dünyayı ilgilendiren önemli konular hakkında olmasına özen gösteriyorum.
Eleştirmenler, siyah insanlara baktıklarında her şeyiyle/yanıyla ilgi çekici sosyolojik bir vaka nesnesi olan marjinal insanlar gördükleri için çoğunlukla siyah insanları fikirlerle ilişkilendirmezler. Daracık görüş alanlarında sadece siyahlar hakkında yazılmış başka bir hikâyeye yer vardır. İlkin, hakkında yazılan “sıradan” insanların olduğu ve ardından Siyahların, Kızılderililerin veya başka bir marjinal grubun geldiğine dair genel bir kanı hâkim. Dünyayı böylesine bir bakış açısıyla kaleme alırsanız, bu pek kabul görmez ve elbette ırkçı bir yerden dünyaya bakıyorsunuzdur. Siyah insanlar hakkında yazmayı seçmiş olmam, aslında, sadece siyah insanlar hakkında yazmak için stimüle edildiğim anlamına geliyor. Bizler insanız, uzaylı değil. Yaşarız, severiz ve ölürüz.
Bir kadın, kadın yazarlar hakkında bir kitap yazdığında, kitabın önsözünde kitapta neden hiç siyah kadın yazarlara yer vermediğini izah eden bir özür yazısı iliştirir; gerekçesi ise siyah kadın yazarların eserlerini eleştirmek için yeteri kadar donanıma sahip olmadığıdır. Bana kalırsa böylesine bir açıklama dürüstlükten epey uzaktır. Yanılma payım olabilir fakat tam olarak böyle düşünüyorum ki bu sözleri sarf etme zahmetine giriştim. Emily Dickinson’ı ve diğer yazarları tartışmaya açmak için yeterince kusursuz olduğumu düşünüyorum çünkü Jane Austen ve tüm o insanların söyleyeceklerinin, dünyadaki yaşamla ve insan olmakla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Sanki hayatlarımız farklılıklar anlaşılmayacak denli egzotikmiş gibi…Siyah karakterlerin derdinin de dünyadaki yaşam ve insan olmakla ilgili olduğunun anlaşıl(a)maması beni tedirgin ediyor.
Duyarsızlaşmış beyazlar, siyahların yazısına kafa yormadıkça kendi edebiyatlarını da anlamlandıramazlar. Bu arada, bu benim beyaz eleştirilerden haz etmememle alakalı bir sorun değil. Çoğu siyah eleştiriden de haz etmiyorum. Siyahların yapmış olduğu çoğu eleştiri, hepimize üniversitelerde öğretilen eleştirinin itici gücüne bir karşılık olarak geliyor ki siyah yazarları zaten kabul görmüş bazı beyaz yazarlarla özdeşleştirmek öğretilmiş bu anlayışın bir yansıması. Birisi Joyce gibi yazdığımı söylerse, bu bana bir tür güvenilirlik kazandırıyor fakat böylesine bir karşılaştırmayı rencide edici buluyorum. Joyce’u sevip sevmememle alakası yok. Joyce’u seviyorum fakat söz konusu karşılaştırma, yazdıklarımı hükümsüz kılıyor. Bu tür eleştirileri dürüst bulmuyorum. Dışarıdan dayatılmış böylesine bir eleştiri esere arka çıkmak için eserin dışarısında kalmış bir bağlam içerisinden konuşur ve eserle tamamen kopuk bir içerik yaratır. Northrop Frye ile söyleyişi yaptıklarını ve Frye’ın yanıtını işitebilirsiniz. Ayrıca bir romancının The New York Times ile bir röportajına denk gelebilirsiniz ama aynı romancıyı benle, yani anonim bir okurla yan yana göremezsiniz. Eleştiri iyi bir okuma yapabilir, fakat söz konusu okuma eldeki kitap ile ilgili değildir. Eleştiri, kitabı sadece yerleşik bir edebi gelenek içerisinden okumaya çalışır. Eleştirmenin ise, çığır açmak için ya gözü korkmuştur ya da olandan bitenden bihaberdir.
C. T. : Bir yazar olarak kendinize ve okurlarınıza karşı sorumluluğunuz nedir?
Morrison: Sula ve En Mavi Göz’ü yazdım çünkü bu kitaplar okumak istediğim kitaplardı. Henüz kimse yazmamıştı ve ben de yazdım. Hedef kitlem her zaman o sırada yazdığım kitaptaki kişiler olmuştur. Dışarıdan bakan bir izleyici kitlesine hitap etmiyorum. Bir yazar kasten bir kitleyi eğitmek için yazdığında, sanatı değil, o yapaylığı hissedebilirsiniz.
“Siyahların benzerlikleri görmeden önce farklılıkları görmesi, diğer insanların aksine, insanları bir anda tek bir kategoriye indirgememelerini sağlıyor. Bütün Polonyalıların şöyle ya da böyle olduğunu söyleme eğilimi göstermezler. Bir insanın nasıl biri olduğunu anlamak için bir tek bir kişiyi baz alırlar.”
C. T. : Peki, siyah erkekler ile siyah kadınlar eserlerinde, konuları farklı bir biçimde mi ele alıyorlar?
Morrison: Bana kalırsa, kadınlar muhtemelen farklı bir yerden yazıyorlar. Çatışmayı, tahakkümü ve iktidarı ele alma şekillerinde bazı farklılıklar var. Yine de yakınlık ve uzaklık açısından erkek ve kadın yazıları arasında devasa farklar olduğunu düşünmüyorum. Ancak siyah kadınların beyaz kadınlardan farklı yazdıklarını düşünüyorum. Zira tüm bu siyah ve beyaz, erkek ve kadın kombinasyonlarının tamamen belirgin hâle geldiği yer burasıdır. Siyah erkekler, beyaz erkeklerden çok farklı yazmazken kadınlar ile erkekler de yazarken birbirinden pek farklılaşmazlar. Esas mesele siyah kadınların beyaz kadınlardan farklı yazmasıdır. Bana öyle geliyor ki siyah ve beyaz kadınların yazılarında devasa bir fark var. Saldırganlık, beyaz kadınların aksine siyah kadınlar için yeni bir şey değil. Siyah kadınlar ev ile göçü bir arada deneyimleyebilirken beyaz kadınlar gibi sadece belirli alanlar içerisinde çatışmaya maruz kalmıyorlar. Yani siyah kadınlar hem güvenli liman hem de gemi hem han hem de yol. Siyah kadınlar olarak bu yerlerin ve bu rollerin birbirini dışladığını düşünmüyoruz ki farklılıklardan birisi bu. Beyaz kadınlar ise genellikle kocalarından ayrılıp dünyaya açıldıklarında bunun olağanüstü bir olay olduğunu idrak ediyorlar. Şayet ev kadınlığının kariyer yapmaktan alıkoyan yanlarıyla yetindilerse, o zaman onlar için evlilik ya da kariyer, ikisi birden söz konusu olamıyor.
Kadınların yazdığı romanlarda kadınların yaptıkları işler hakkında bir yazı yazmak ilginç olurdu. Ne tür işler yaptıkları, kast ettiğim sadece kadınların yapmış olduğu ücretli işler değil, kadınların işi nasıl algıladıkları. Beyaz kadın karakterler bulaşıkları yıkamaktan bunalınca ne yaparlar mesela? Bu sadece iş gücünde çalışma veya ev içi işler yapma meselesi değil; kişinin işi nasıl algıladığı, söz konusu işi yaşamının neresine koyduğuyla alakalı. Siyah ve beyaz kadın yazarların eserlerinde de farklılaşan bir erillik ve dişillik algısı var ki bu gayet anlaşılabilir. Siyah kadın yazarların eserleri, kendi şiddeti olan –kanlı bir şiddet değil elbette ama yine de bir tür şiddet içerir- özel bir tür içsel algıya sahiptir.
Batı mefhumunda aşk; sahip olma, tahribat ve çürümüşlük üzerine kurulmuştur. Aşk bir nevi kan dökmeden yapılan bir katliamdır. Erkekler daima bir şeyleri değiştirmeyi arzularken kadınlar böylesine bir arzuya kapılmazlar. Bu durumun kadınların güçsüzlüğüyle pek de bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Değişim ölüm demek olabilir. Her şeyi değiştirmek zorunda değiliz. Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Değişim kendi içinde o kadar önemli değil aslında fakat erkekler değişime önem atfediyor. Değişim ve aşk kisvesi altında birbirlerini, çocukları ve en nihayetinde her şeyi yok ediyorlar. Eşyaları bir yerden bir yere taşıyıp özel yerlere koyuyorlar. Hatırlıyorum, ilkokuldayken sınıfımda her türden insan vardı: zihinsel engelliler, fiziksel engelliler ve biz. Okul bu durumu düzeltmek adına, bahsettiğim insanları özel sınıflara yerleştirdi.
Belki özel sınıflarda ihtiyaçları daha çok giderildi ama artık o insanlar aramızda değillerdi. Gören bir çocuğun kör bir çocuktan öğrenebileceği çok şey vardır; ama çocukları ayırdığınız an öğrenimleri eksik kalır. Bu tür bir değişiklik maskülen bir değişikliktir ve kadınlar böylesi bir değişikliğe eğilimli değildir. Her şey, bir şeyleri iyileştirmek, daha iyi hale getirmek için medeniyet kisvesi altında yapılır. Bu tür bir değişikliğin itici gücü nefret değildir; iyilik yapmaktır.
Siyahlar şeyleri kendi hâline bırakmaya eğilimlidir. Ölümden ve de farklı olmaktan çok korkmayız; şeylerin ve insanların arasındaki ayrımlara karşı hüsrana uğramış gibi hissetmeyiz. Bana öyle geliyor ki, şeylerin birbirine ne kadar benzediğinden ziyade farklılıklara odaklanıyoruz.
Dolayısıyla, siyahların benzerlikleri görmeden önce farklılıkları görmesi, diğer insanların aksine, insanları bir anda tek bir kategoriye indirgememelerini sağlıyor. Bütün Polonyalıların şöyle ya da böyle olduğunu söyleme eğilimi göstermezler. Bir insanın nasıl biri olduğunu anlamak için bir tek bir kişiyi baz alırlar. Sözde ilkel olarak tanımlanan diller daima farklılıkları vurgular. Yam[*] tek bir kelimeden ziyade yüzlerce kelimelik kelime haznesinden sadece bir tanesidir, yani her bir çeşit için yüzlerce kelime. Bu düşünce sürecindeki bir eksiklikten kaynaklanmaz; ayrımlara yapılan vurgunun bir yansımasıdır. Dildeki bu çeşitlilik, genel itibariyle, siyahların saf ırkçı terimlerle düşünmekte neden bu denli zorluk çektiklerini açıklayabilir.
C. T. : En Mavi Göz’de ve Sula’da çağrışımsal, lirik, anlamsal açılma ve daralma hâkimken Süleymanın Şarkısı’nda ise dilin lineer bir ilerleyişi, ardından gelen çözülme ile birlikte merak duygusu var. Bir kahramana kıyasla bir kahramanın seçimi, onları anlatış biçiminizin niteliğine yön veriyor mu?
Morrison: İlk iki kitap başlangıç niteliğindeydi. Tüm kitaplarımda insanın çocukluğundan yola çıkarım; ancak ilk iki kitapta, hareket ve ritim daireseldir, fakat kırık bir dairesellik vardır.
Kitabın başına doğru geri döndüğünüzde, kendinizi kitabın sonuna doğru itilmiş olarak bulursunuz ki özellikleEn Mavi Göz için geçerlidir bu. Sula’da ise daireselden ziyade sarmal bir yapı vardır.
Süleyman’ın Şarkısı’nda bu yapı daha farklıdır. Dışa doğru taşmış bir roman yazmaya çalışıyordum dolayısıyla ne dairesel ne de sarmal bir hareket söz konusu. Zihnimde, aniden hızlanıvermiş/hız kazanmış bir tren imgelemi vardı ve bu imgelem dile biçimini kazandırıyordu. Oysa En Mavi Göz ve Sula’da ritim bir hayli farklı. Bana göre her hayatın kendine has bir ritmi ve bir şekli var; yokuş aşağı inişleriyle, kavisleriyle ve de düzlükleriyle var olan bir hayat. Dolayısıyla, konturları aynı anda görmek pek mümkün değildir. Bugün başımıza gelen ufacık bir olay, belki de bu yıl başımıza gelmiş en mühim olaydır, fakat olayın çok sonrasına kadar bu olayın başınıza gelebilecek en mühim olay olduğunu idrak edemeyiz. İşte tam da bu farkındalığı kitaplarıma yansıtmaya çalışıyorum. Kitabın bir bölümünde daha evvel meydana gelmiş olaylara değinebilirim, böylelikle okur anlatmak üzere olduğum olayın çoktan yaşandığının farkındadır fakat aslında okur, henüz bilmediği bir yere doğru adım atmıştır. Bunu en iyi örnekleyen Sula’da Hannah’ın kazara yandığı bölümüm olsa gerek. İkinci tuhaf şeyin ne olduğuyla başlayıp sonrasında ilk tuhaf şeyi hatırlatır, dolayısıyla okurun bir beklentiye kapılmasının kaçınılmaz olduğunu söyler. Söz konusu tuhaf şeyler olduğunda, özellikle de siyah biri, dehşet verici bir şeyin ortasında olduğunu bilir. Aslında bunlar birer alametten ibarettir. Ölümden bahsediyorsam, ölümü beklemek kaçınılmazdır çünkü alametler okura ikazda bulunur. Yani tuhaf şeylerin hepsi bir nevi alamettir. Alamet gerçekleştiğinde sonrasında ne olacağını bilmeyiz. Dahası, alameti ancak meydana geldikten sonra fark edebiliyoruz. Fakat kötü bir şey olduğunda, öyle ya da böyle bu kötülüğün başımıza geleceğini bekliyorduk. Okur, söz konusu olan her ne ise çoktan meydana gelmiş olduğunu bilmenin rahatlığına kendisini kaptırabilir böylelikle ekstra bir korku ile yüzleşmesine gerek kalmaz çünkü yazar zaten bu korku ile yüzleşmiştir.
Okur bu korkuya şahitlik edecektir ama devasa bir şaşkınlık yaşamayacaktır. Okuru incitebilir fakat okurun bastığı zemini tepetaklak etme niyetinde değilim. Yani okurun hiç beklemediği bir sürpriz ile karşılaşmasını istemiyorum. Daha ziyade, dilin olay ile çarpışmasına gerek duymadan okurun dehşeti ve berbatlığı hissetmesini arzuluyorum. Okuru konforlu bir alanda tutmak istemekle birlikte okurun çok da kötü bir şey olacağını bilmesini de isterim. Çok kötü bir şey olduğunda okur harap olmayacaktır çünkü daha evvel böyle bir beklentiye girmemiş olduğunu düşünse dahi, aslında bu beklenti hep okur ile birliktedir.
Edebiyatın dili sessizliğe bürünmek zorundadır ve okurun esere katılımını sağlamalıdır. Bu yüzden, kitaplarımda okuru asla betimlemenin aşırılığıyla boğmam. Kitaplarım, okurun metne katılımı üzerinden bir okumayı mümkün kılar ki bana kalırsa edebiyatın yapması gereken tam da budur. Okur duyguları, metnin renginin bir kısmını ve hatta sesinin bir kısmını kendisi üretir. Dilimde delikler ve boşluklar olmalı ki okur dilimin içerisine nüfuz edebilsin çünkü okur içgüdüsel bir şeyler hissedip çarpıcı bir şeyler gözlemleyebilir. Sonrasında ise biz [okur olarak sizler ve yazar olarak ben] kitabı yazmak ve kitap yazma deneyimi yaşamak için bir araya gelmiş oluruz. Okura, En Mavi Göz’ün daha ilk sayfalarında olup biteni anlatıyorum fakat devamında okurdan bana eşlik etmesini ve olup bitene bakmasını istiyorum.
[…]
C. T. : Cholly [En Mavi Göz], Ajax [Sula] ve Guitar [Süleyman'ın Şarkısı] bir nevi altın gözlü kahramanlardır. Hatta Sula’nın bile gözlerinde altın benekler var. Bu karakterler tehlikeli derecede özgür insanlar aslında.
Morrison: Asi ruhlar… bir irade çabasını ya da bir irade özgürlüğünü ifade ederler. Seçim yapma diye bir şeyin varlığı inkâr edilse de her şey seçmekle ilgilidir aslında. Sözgelimi kendinize hükmedebiliyorsanız; bazı seçimler yapabilir, belirli riskler alabilirsiniz. Bu karakterler de bazı seçimler yapmış ve yanlış anlaşılmışlardır. Bir nevi dünyada yanlış anlaşılan insanlardılar. Öylesine alımlı bir vahşilikleri vardır ki sanki İsa öncesi bir döneme ait gibidirler, birer Havva’dırlar hatta. Tıpkı şu an içinde yaşadığımız toplumda olduğu gibi bu vahşiliğin de kötü etkileri olmuştur fakat böylesi bir vahşiliği, bir insanda yitmesini görmek beni hep hüzünlendirmiştir. Toplumun böylesi bir hâli histerikleştirmesine rağmen hâlen en ideal hâlinin bazı siyah erkeklerde beden bulması ve insan yaşamının bir parçası haline gelmiş olan bu baskıdan azade olma hâli benim özellikle dikkatimi çekiyor. Herkes “o adamın” kim olduğunu bilir ve bu adama “sokak zencisi” gibi kimi aşağılayıcı isimler takabilirler. Fakat aşağılayıcı kelimeleri bu adamdan çekip aldığınızda, ortaya korkusuz ve hatta bu korkusuzlukla barışmış bir adam çıkar.
Bu adam, belirli kontrol türlerine karşı kendini yererek direniş pratiği sergiler ki bu bana oldukça büyüleyici geliyor. Kabul görmüş ilerleme kavramlarına ve muhafazakâr bir yaşama karşı çıkan bu insanlar, eski kafalı bir dünyada yaşıyorlar hepsi bu.
“İyi ve kötüyü Batılı terimlerle düşünmüyordum çünkü siyahların eskiden kötülüğü algılayış biçimlerin diğer insanlardan farklılaştığını, kötülüğün aslında evrende doğal bir yer kapladığını düşünmeleri bana hayli enteresan gelmişti. Kötülüğü yok etmek gibi bir niyetleri yoktu. Daha ziyade, kendilerini kötülüklerden korumak ve kötülüğü eğip bükmek istiyorlardı. Asla kötülüğü yeryüzünden tamamen silmek istemediler.”
C. T. : Zahmetsiz gözüken yazma sürecinizin ardında muazzam bir emeğin saklı olduğunu elbette biliyorum. Analoji kurmak gerekirse, elbise öylesine bir işçilikle dikilmiş ki dikişler göze çarpmıyor. Sıradan detaylar, algınız ve zanaatınızla birlikte harmanlandığında olağanüstü bir hâle bürünüyor.
Morrison: Yerleşik/yaygın kullanımın tahrip ettiği anlamlardan ziyade, dili arındırarak kelimelere esas anlamlarını teslim etmeye, yani, “iffetli” kelimesi, esasen her ne anlama tekabül ediyorsa o anlamda kullanılsın diye çaba sarf ediyorum. Tuhaf ve “ihtişamlı” kelimelerden ziyade, böylesi sözcükleri sadeleştiren cümleler kurmaya özen gösteriyorum. İhtişamlı kelimeler muğlaklık hissi yaratır ancak tam bu muğlaklıkları nedeniyle kullanışlıdır. Büyük bir özen gösterdiğinizde, sıradanlaşmış kelimeleri ortadan kaldırarak tekrardan süslü bir hâle getirebilir; alegorik dilin canlanmasını sağlayabilirsiniz.
Hakkıyla yazılmış bir diyalog kendi sesini bulur. Londra’dayken birisi bana diyaloglarımda nadiren zarf kullandığımı, hatta asla bağıra çağıra konuşan bir karakter yaratmadığımı söylemişti.
Fakat bu kişi aynı zamanda bazı kelimelerin söylenişinin o kelimelerin söylenişinden kaynaklandığını da biliyordu. İş dünyasında, medyada ve günü atlatmak için kullandığımız günlük konuşma dilinde yazma eğilimi gösterdiğim için ilk taslaklarım genellikle berbattır. Eğer ana dilinizde iletişim kurabileceğiniz arkadaşlarınız varsa, kelime dağarcığınızı, dilinizin nüanslarını, karmaşıklığını ve dilinizin orijinal gücünü teşhir ettiği yerleri canlı tutarsınız; fakat dildeki canlılığı diri tutabilmem için yazılı dili; tonlamanın, şiddetin ve jestlerin birleşimi olan sözlü dille ikame etmem gerekir ki bu ancak yazılı dilin yeniden üretilmesi, eskisinin ortadan kaldırılması veyahut dönüştürülmesiyle mümkündür. Ayrıca, karakterleri de kendi dillerinde konuşturmak gerekiyor. Acemi yazarlar, iyi bir diyalog kurmuş olsalar bile, genellikle tüm karakterleri aynı dille konuştururlar. Şayet okur karaktere aşina olmasaydı, karakteri tanıması mümkün olmazdı. Dolayısıyla, karakterler arasında bir ayrım olmalıdır. Sula, Eva’nın kullandığı dili kullanmaz çünkü olayları farklı bir biçimde algılıyorlar. Yani her şey okurun, karaktere dair bir betimleme olmaksızın karakteri kendi imgelem dünyasında tahayyül etmesinden ibaret! Bir yazar olarak yapmam gereken zihnimde bu kurguyu oluşturmak çünkü her bir detayı yazmak gibi zorunluluğum yok. Sadece bazı ipuçları ve imalarla donatıyorum metni. Duygusal soyutlamaları didik didik etmekten imtina etmeye çalışıyorum. Gayet basit bir şeyi, bu denli işlevsiz ve ağır emek isteyen betimleyici ve açıklayıcı satırlara yer veren kitaplara tahammül edemiyorum. Okur olayı yaşayan kişiyi görebiliyorsa, açıklama bombardımanına gerek kalmaz. Eva, kendisini terk eden adamın ardından baktığında ne hissetmesi gerektiğini bilemez; ta ki merdivenlerden aşağı inip yeşil elbiseli kadının kahkahalarını duyana kadar. İşte her şey burada çözümleniyor: duygusal netliği tam da bu anda kristalleşiyor. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra, sizi terk eden bir adamla karşılaşmanın yaratmış olduğu hissin aktarımı çok farklı yollarla verilebilir.
“Siyahların benzerlikleri görmeden önce farklılıkları görmesi, diğer insanların aksine, insanları bir anda tek bir kategoriye indirgememelerini sağlıyor. Bütün Polonyalıların şöyle ya da böyle olduğunu söyleme eğilimi göstermezler. Bir insanın nasıl biri olduğunu anlamak için bir tek bir kişiyi baz alırlar.”
Yazar, çok fazla retoriğe başvurabilir fakat bir karakteri sadece görmek yeterlidir. Karaktere baktığınızda benzetme ve mecazın kullanıldığı resme dönüşmüş bir insan görürsünüz. Bir resim bir duyguyu, bakan kişi o duyguyu yaşamış olsun ya da olmasın daha iyi aktarır, dolasıyla o kişi o duyguyla özdeşlik kurabilir çünkü resmedilen karakterin gördüklerini görebiliyordur. Dolayısıyla esas melese, karakterin ve deneyimin okura nasıl yansıtılacağıdır. Yazılarımda çok fazla otobiyografi kullanmıyorum. Öyle olaylı bir hayatım yok ama sanıyorum ki yazmak hayal gücüyle alakalı. Ne kadar aptalca görünürse görünsün, bir kapıyı açmaya veya düşünülemez olanı düşünmeye istekli olmaktır. Pilate’in [Süleyman’ın Şarkısı] göbek deliğinin olmaması bana da pek mantıklı gelmedi. Herkes bana bunun saçma ve imkânsız olduğunu söylemişti. Nereye gideceğimi bilmiyor olmam, karakteri işlememde bir sorun oluşturmadı. Böylesi bir düşünceye kapılmış olmam benimle alakalı bir durumdu ve böylesi bir düşünce kıymetli olabilirdi. Değersiz olduğunu düşündüğüm pek çok şey var fakat sırf “mantığa” sığmadıkları için bu düşünceleri bir kenara atmıyorum. Sanki bir rüyanın sonu gibi. Bir anda uyanıverirsin ve birkaç küçük parçayı hatırlarsın. Bu parçalar hatırladıkların arasında odaklanabileceğin parçalardır. Hatırlayamadığınız kısım için endişeye kapılmanıza gerek yok yani. Kadının göbek deliğinin olmamasının anlamını sadece kadının karakter gelişimi ve hayatı ile sınırlamadım çünkü kitabın tamamı açısından bu durumun ne anlama gelebileceğini düşünmem gerekiyordu. Tuhaf bir şeylerin peşine takılmak gibi bir niyetim de yoktu. Bir erkeğe göre farklı bir kız kardeş karakteri oluşturmaya çalışıyordum. Kız kardeş tahayyülümün bir parçası da göbek deliği olmayan bir karakter yaratmaktı. Sonrasında ise bu durum kız açısından muazzam bir şeye dönüştü. Bir de okurun karaktere dair bir beklentiye gireceğini sezmesi için kitabın başında bu durumu anlatmam gerekiyordu. Yokluğunda çok güçlü olan ama varlığında hiçbir önemi olmayan bir şey olmalıydı. Tuhaflıktan ziyade, karakteri diğerlerinden farklı kılacak, kelimenin tam anlamıyla karakterin kendini icat etmesini mümkün kılacak bir şeye ihtiyacım vardı. Tabii ki, çok önemli sembolik bir anlama sahip , fakat aklımdan geçen esas olay bu değildi. Bir insanın göbek deliği olmazsa ne olur diye düşündüm, işte o zaman bir şeyler netlik kazanmaya başladı.

C. T. : Yazar olduğunuzu ilk ne zaman anladınız?
Morrison: Sula’yı yazdıktan sonra. En Mavi Göz’ü depresyon sonrası bir dönemde yazdığımı söylemiştim fakat “yalnızlık, depresif, melankoli” kelimelerin ilk anlamlarını kast etmiyorum. Sadece farklı bir durumun temsili niteliğindeler. Böyle bir durumu diğer insanlara izah etmek için en ideal kelimelerdir. Mutsuzluğu barındırmak zorunda değiller, sadece farklı bir durumdur yaşanan. Sanırım şimdi o durumun ne olduğunu daha iyi anlayabiliyorum. Bazen yas tuttuğumda, örneğin babam öldükten sonra, gündelik hayata savaş açmadığım ya da açamadığım dönemler olmuştu. Böylesi anlarda oldukça pasifleşiyorum ve bazı sesler duyabiliyorum. Yapmam gereken şeyi yapmakla meşgul olduğum sürece hiçbir şey duymuyorum; o esnada hiçbir ses yok. Bu duyarlılık, yalnız olduğumda, depresifken, melankolikken, aylakken ya da duygusal olarak tükenmişken bir anda ortaya çıktı. Dibi gördüğümü düşünürdüm ancak o zaman bir şeyler duyabiliyordum. Kafam doluyken yeni bir fikir üretemem. Meşgul ve üretken bir durumdayım derken bunu kastetmiştim. Babamın ölümünden sonra oldu, bu yüzden depresyonla da bir ilişkisi var.
C. T.: Yazma sürecinizde, alışılmadık karakterlerden, mesela ötekileştirilmiş [pariah] karakterden, özel bir haz duyuyor musunuz?
Morrison: Aslında, yazılarımda kurduğum öteki figürü katmanlı bir yapıya sahip. Siyahlar bir ötekiler topluluğudur çünkü siyahlar ötekileştirilmişlerdir. Diğer medeniyetlerden hem ayrışan hem de dip dibe yaşayan siyahların kurmuş olduğu medeniyet aslında ötekilik ilişkisine dayanmaktadır. Aslına bakılırsa, bu ülkedeki siyah kavramı neredeyse daima ötekilik ile anılmıştır. Dahası, bir toplumda toplumsal vicdanın okşanması için hazırda bekletilen bir öteki hep vardır. İyi ve kötüyü Batılı terimlerle düşünmüyordum çünkü siyahların eskiden kötülüğü algılayış biçimlerin diğer insanlardan farklılaştığını, kötülüğün aslında evrende doğal bir yer kapladığını düşünmeleri bana hayli enteresan gelmişti. Kötülüğü yok etmek gibi bir niyetleri yoktu. Daha ziyade, kendilerini kötülüklerden korumak ve kötülüğü eğip bükmek istiyorlardı. Asla kötülüğü yeryüzünden tamamen silmek istemediler. Kötülüğün, hayatın sadece başka bir yönü olduğunu düşünüyorlardı. Siyahların kötülükle başa çıkma biçimleri, aklımda takılı kalan diğer birçok şeye nasıl tepkiler geliştirdiklerini anlamamı sağladı. İki ucu keskin bıçak gibi… Başka bir halka karşı yılları kaplayan politik bir savaş hâline geçmelerinin hayli zor olmasının sebeplerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Bir başka nedenin ise kötülüğe ve farka karşı bir korku duymamaları. Siyahlar için kötülük yabancı bir güçten ziyade, farklı niteliğe sahip olan bir güç. Sula’da anlattığım kötülük ise tam olarak buydu. Söz konusu evrensel kavramlar olduğunda, benim gibi insanların bu evrensel kavramları nasıl algıladıklarını, bu kavramlara nasıl tepkiler verdiklerini görmeye çalışmıştım. Her grubun farklı bir kozmolojiye sahip olması gibi, bizim kozmolojimiz de farklıydı. Tam da bu sebeple bizim kozmolojimizin diğerlerinden nasıl farklılaştığını anlamak istiyordum. Mesela, kötülük anlayışımız hangi nokta da diğer insanlarınkinden ayrışır? Çocuk yetiştirme alışkanlıklarımız neden farklıdır? Siyah topluluğumuzu oluşturan ötekiler örneğin, hangi noktada farklılaşıyor? Yasaları çiğnemiş bir kanun kaçağı ile toplumdan aforoz edilmiş birisi aynı şeye tekabül etmez. Bu yüzden, Dewey’leri, Shadrack’i ve Sula’yı yazdım; bu karakterler ötekiliğin birer varyasyonlarıdır. Dolayısıyla, kasaba ahalisinin hizaya soktuğu Shadrack, Sula’ya kıyasla daha kabul edilebilir bir tiptir çünkü Shadrack’ten nelerin gelebileceğini biliyorlardır.Sula hakkında bir makaleye denk gelmiştim. Yazar Sula’nın içinde yaşadığı toplumun Sula için yetersiz olduğunu düşündüğünü söylemişti. Bu fikri çok garipsedim çünkü o toplumun Sula için uygun olduğunu düşünüyordum. Dünyada zarar görmeden yaşayabileceği başka bir yer yoktu. İnsanlar Sula hakkında ne düşünürlerse düşünsünler, onlara tuhaf gelse dahi Sula’nın kılına zarar vermeyecek insanlardı. Medallion, söz konusu sıradışı bir kadın olduğunda bile yaşanabilir bir alan vadediyordu. Kimsenin onu linçleyeceği ya da polisi arayacağı yoktu. Sula’ya kötü lakaplar takıp kendilerini Sula’nın kötülüğünden korumaya çabalıyorlardı, hepsi bundan ibaretti aslında. Bir yandan ise, Sula’yı istedikleri gibi manipüle edebilecekleri kullanışlı bir araca dönüştürmüşlerdi.
C. T .: Kitaplarınız yanlış anlaşıldığı oldu mu hiç peki?
Morrison: Elbette oldu -ki gayet normal bir şey bu. Bazı insanlar yazarın eserinde hiç görmediği ya da fark etmediği kimi anlamlar çıkarabilir. Ne de olsa insan okur ve alabildiğini alır.
Bazen insanlar kitaplarım hakkında benim hislerime ve yorumuma hayli yakın çıkarımlarda bulunuyorlar. Bu, onları kitaplarımı başka türlü algılamış olan insanlardan daha mı haklı kılar bilemiyorum. Tabii, bazı zamanlar önemli bulduğum noktaların gözden kaçırıldığı gördüğümde hayal kırıklığına uğradığım oluyor. Fakat bu tam da yazar egosunun baş gösterdiği andır. Eğer okur elindeki kitaptan etkilenmediyse bunun yazıyla bir ilgisi olduğunu düşünmüşümdür her zaman. Metni daha berrak ve büyüleyici bir hâle getirmek benim işim, okurun değil. Diyelim ki böyle bir metin yazamadım, o hâlde ya çok ürkek ya çok beceriksiz ya da çok çapraşık bir biçimde yazmışımdır. Yani bir şeyler ters gidiyordur.
C. T. : Kitaplarını bitirmeden onlar hakkında konuşmaya başlar mısın peki?
Morrison: Pek hâkim olmadığım konular hakkında konuşurum -ki bu her zaman bir miktar risk içerir- çünkü her an fikrimi değiştirebilirim. Fakat bilmeden yazarım genelde. Bir türlü çözümleyemediğim konular hakkında yazmaya çalışıyorum böylelikle bitirdiğim zaman bu konuya dair bir miktar bilgi edinmiş oluyorum. Yani bildiğimden yazmıyorum daha ziyade bende heyecan uyandıran şeyler hakkında yazıyorum. Sadece yazmaya başlayacak kadar biliyorum çünkü yazmak keşiftir, kendimle konuşmak, derin sohbetlere dalmak… Öğrencilerim kitaplarımın ne zaman filme uyarlanacağını soruyorlar. Filme uyarlamak gibi bir kaygım olmadığı, çünkü çekilecek filmin bana ait olmayacağını söylüyorum. Kitap benim eserim ve senaryo yazmaya dair bir arzum yok. Film’in bana dayattığı sanatsal “kontrolü” istemiyorum. Ama bu demek değil ki tamamen karşıyım, sadece böyle bir zorunluluğum olmadığını kastediyorum. Film’den önce kitabı yazmış olmak ve nihai sonucun film olması fikri beni endişelendiriyor. Yaşamak için yazmakla yaşamın kendisi için yazmak arasında bir fark vardır. Yaşamak için yazdığınız da bazı tavizler verir ya da vermezsiniz. Fakat yaşamın kendisi için yazmaya kalkıştığınızda disiplinli olmanız gerekecektir. Bir de para (meta) ilişkisine dönüştürmeden “doğru” olan için yazmanız gerekecektir. Eserinizi satmamaya ve basit bir oyuna dönüştürmemeye çalışacaksınız. Dolayısıyla, eser ile ve hatta kendinizle bağınızın sağlam olması gerekecektir.
C. T.: Size göre başarının bedeli nedir?
Morrison: Bahsettiğiniz başarı tanımına katılmıyorum çünkü ödenecek bir bedel olmadığını düşünüyorum. Böylesine bir başarı anlayışı, zamanla hayatınızdaki değerin yerine geçer. Başarılı bir hayat derken, genellikle maddi şeylerle çevrili bir hayatı kastedersiniz. Hayatımı her zaman nasıl yaşıyorsam öyle yaşamaya devam ediyorum; tek bir farkla, şu an daha iyi bir yaşam sürebiliyorum, çünkü daha evvel yapamadığım bazı seçimler yapabildim. Birkaç yıl öncesine kıyasla bir miktar daha fazla maddi olanağa sahip olmak, bazı seçimler yapmamı sağladı. Fakat anlamlı şeyler ve diğer insanlarla ilişkim açısından değişen bir şey olmadı. Değişen sadece başarılı insanlar değildir, diğer insanlarda değişir.
C. T. : Son olarak, bir kitabı bitirdiğinizde nasıl hissediyorsunuz?
Morrison: Bir şeylerin eksildiğini hissediyorum. Karakterleri, birbirleriyle olan arkadaşlıklarını, içlerinde taşıdıkları ihtimaller duygusunu özlüyorum. Sonra birden aklıma başka bir fikir geliyor. Yani, karakterlerimden biri orada değilse kendimi bir miktar yalnız hissediyorum sanki anlık da olsa ortak hafızayla olan bağımı yitirmiş gibi oluyorum. Fakat bir kitaptan diğer kitabı yazış sürecim gittikçe kısalıyor ve mutlu oluyorum.
[*] Batı Afrika’dan köle ticareti için Amerika’ya getiren siyahların, yanlarında getirdikleri tatlı patatese benzeyen bir patates türü.
Yayın Tarihi: 15/08/2023