PolitikART
Kültür-Sanat

Duvardaki fotoğraf ve dayım Ramazan

Sayı: 322
Handan Tufan
Pek çok Kürt aile, bu acı ve travmanın ışığında, bu acıyla başa çıkmanın ve sevdiklerini anmanın yaratıcı yollarını buldu. Bu yollardan biri de kendi evlerinde bir anıt oluşturmak. Aileler kaybettikleri yakınlarının anısına oturma odalarında bir yer açtı. Bu onların sevdiklerine daha yakın hissetmelerinin bir yolu oluyor.

Oturma odaları kimi zaman keyifli bir sohbetin, kimi zaman kederli bir dertleşmenin, bazen mutluluğun, bazen de hüznün paylaşıldığı ortak bir alan herkes için. Benim büyüdüğüm oturma odası da benzer duyguların yaşandığı bir alan oldu ama bu alanın diğerlerinden bir farkı duvarda asılı olan bir resimdi. O fotoğraf, otuz yıl önce Kürdistan özgürlük mücadelesi için yönünü dağlara çevirmiş dayım Ramazan’a ait. Onun hikayesi o küçük resmin içine bir nokta dahi eklenmeden kuşaktan kuşağa aktarıldı. Otuz yılda değişen dünyanın içinde bir tek onun hikayesinin anlatılma ve hatırlanma gayreti değişmedi. O fotoğrafta sonraki kuşaklara aktarılan bir var olma mücadelesi saklı. Kahramanlıklar kadar mezarsızlığın, yas tutamamanın ve özlemin fotoğrafı da aslında o. Pek çok Kürt, yaşadıkları ya da tanık oldukları şiddet nedeniyle fiziksel ve psikolojik travmalar yaşıyor. Bu travma ve acı, Kürt ailelerin günlük yaşamlarını büyük ölçüde etkiliyor. Kürt ailelerin travmasını ve acısını daha da artıran bir diğer faktör de sevdiklerinin yasını tutamamaktır. Ülkelerinde yaşanan şiddet ve çatışmalar nedeniyle pek çok Kürt aile sevdiklerini kaybetti. Çatışmalar sırasında hayatını kaybeden aile üyelerinin bir mezar yeri yok.

Pek çok Kürt aile, bu acı ve travmanın ışığında, bu acıyla başa çıkmanın ve sevdiklerini anmanın yaratıcı yollarını buldu. Bu yollardan biri de kendi evlerinde bir anıt oluşturmak. Aileler kaybettikleri yakınlarının anısına oturma odalarında bir yer açtı. Bu onların sevdiklerine daha yakın hissetmelerinin bir yolu oluyor.

Bu anıt fotoğraflardan oluşuyor ve sevdiklerini hatırlatma görevi görüyor. Aynı zamanda anılarını canlı tutmalarına yardımcı oluyor. Bir bakıma da, Kürt ailelerin yas tutması ve sevdiklerini kendileri açısından anlamlı olacak şekilde hatırlamaları için bir alan sağlıyor. Benim için ve mezarı olmayan birçok aile için bu fotoğraflar birer mezar yeri oluyor aslında.

Bir sanatçı olarak bu adaletsizliği, hukuk tanımazlığı ve sessizliği yırtmak için kendi alanımda çalışma yapma olanağını, bu yıl içinde Amsterdam Müzesi’nin 8 Ekim 2023 - 25 Şubat 2024 tarihleri arasında “Savaş ve Çatışma” temasıyla düzenlediği sergi ile bulabildim. Dünyadaki savaş ve çatışmaların, günümüz şehirleri ve özellikle de şehrin sakinleri ve sosyal yapıları üzerindeki etkisininin konu olarak seçildiği bu sergide, disiplinler arası yaratıcılarından çatışma ve savaşın etkisi üzerine düşünceleri istendi.

Lifelines: the remembered grave in the living room (Yaşam çizgileri: oturma odasındaki hatırlama anıtı), adlı interaktif belgeselle biz de, binlerce aile gibi yıllardır tutamadığımız yasımızı anlatmaya çalıştık. Sergi kapsamında müzede oluşturduğumuz oturma odasında, benim oturma odam da dahil, beş Kürt ailenin oturma odası ziyaret ediliyor. Türk ordusu tarafından kaybedilen veya öldürülen sevdiklerimizin fotoğraflarının asılı olduğu bu mekanlarda, görünüşte çok uzakta olan olaylar ve çatışmalar birdenbire yakınınıza geliyor.

Bu sözlü tarih çalışması ile Seyfettin, Piling, Ramazan, Eyüp ve Nebahat’ın hikayelerini dinliyoruz. Onların neden dağların yolunu seçtiğini anlamaya çalışıyoruz. Hikayeler aslında bize 90’lı yılların Türkiye’sini de bir yanıyla özetliyor. Aynı zamanda devletin Kürtlere karşı değişmeyen politikasını da…

Ben ve arkadaşlarım, Hollanda'nın Amsterdam, Eindhoven, Nijmegen ve Arnhem şehirlerindeki oturma odalarını akşam ziyaret ederek fotoğrafların ardındaki hikayeleri yazdık, kaydettik. Çalışmamız birbirinden farklı, samimi portrelerin çizildiği sanatsal bir vizyona sahip. Bu tercih, izleyiciyi ailelerin oturma odalarına odaklıyor. İzleyici, görüşülen kişilerin kişisel yaşamlarına göz atmaya davet ediliyor. Hedefimiz, portrelerin ardındaki hikayelerin anlatıldığı sözlü bir tarih çalışması yapmak. Hikayeleri bu çerçevede izleyiciye saygılı bir şekilde aktarmaya çalıştık. Aynı zamanda, onları çatışma ve savaşın sonuçları hakkında düşünmeye teşvik etmeyi amaçladık.

Belgesel, benim de dahil olduğum ailelerin konuştuğu kısa videolardan oluşuyor. Çalışmamızda çeşitli mezarları gösteren bir harita yer alıyor. Harita, yakınlarımızın ‘muhtemelen’ mezarlarının olduğu yerlerin haritası. Haritanın bir tarafı mezar yeri, diğer tarafı da Hollanda’da bulunan oturma odaları. Bu şekilde web sitesi ziyaretçileri bir mezarlıkta 'durur' ve farklı mezarları seçebilir. Ziyaretçiler bir mezarın üzerine tıklayınca Kürt ailelerin oturma odalarından birine götürülüyor. Geride kalanların hikayelerinin anlattıldığı belgesel film de burada izlenebilir. İnteraktif web sitesi Hollanda, Amsterdam, Nijmegen, Eindhoven ve Türkiye’deki hatırlama anıtları ile hikayelerin geçtiği yerleri birbirine bağlıyor.

Sevdiklerinizin kaybı, kişinin hayatını büyük ölçüde etkileyebilecek travmatik ve acı verici bir deneyimdir. Onların deneyimlerini anlatan bir belgesel yapmak, sözlü tarihe bir miras bırakma anlamına geliyor.

Belgesel, Hollanda'daki Kürt toplumu, onların deneyimleri ve karşılaştıkları zorluklar hakkında farkındalık yaratıyor. Hikayelerini öne çıkararak, görmezden gelinen bir topluluğa ses vermeyi ve deneyimlerimizi kamusal söylemde de on plana çıkarmayı amaçlıyor. Hollanda’daki Kürt ailelerin yaşadığı travma ve acıları, kaybettikleri sevdiklerini anmalarını konu alan bir belgesel yapmak, kutuplaşmanın önlenmesine ve Hollanda’da yaşayan Kürtlerin deneyimlerine ilişkin farkındalığın artırılmasına katkıda bulunma potansiyeli taşıyor.

Bu tarifi zor acı; geride kalanların beyazlamış saçlarında ve titreyen seslerinde… Dil bir şey demese bile bazen bir bakış bazen de titreyen ses geçmişte yaşanmış o felaketi gösteriyor. Bu çaresiz duygular olan biteni yine çaresizce özetliyor. Özlenen ve asla dönmeyecek bir aile ferdi… En güzel ânımızdan en kederli ânımıza kadar hep bizimle ve bizden sonrakilerle de olacak. Ama burada var olan şey aslında bir mezarlık. O fotoğraf bir anıt. Salondaki köşe, bu dünyanın kötü kurallarına inat, fotoğraftakileri sevenlerin ve özleyenlerin onları andığı bir mekan.

Çaresiz duyguların yaşandığı bu mekanlar, bir başka açıdan da birçok olayın tanığı oluyorlar. Beraberinde de bir anlatma dürtüsü yaratıyorlar. Sanırım duygudaşım olan herkeste benzer sorumluluklar hakim ve bu sorumluluk bizi anlatmaya teşvik ediyor. Bu, bir yanıyla yaşamayan insanların hikayesini yaşatma görevi aslında. Kelimeleri seçmek zor olsa da, bahsettiğim anlatma dürtüsü, yaşanan felaketi anlatma sorumluluğu yüklüyor insana. Yıllardır süren bu savaşta egemen medyanın eliyle, sevdiklerimizin hikayelerinin nasıl servis edildiğine hepimiz şahit olduk, oluyoruz. Bu egemen dil, kendi tarihini yazdı ve yazıyor. Ama gerçekler bizim hafızamızda, var olan gerçek o oturma odalarındaki fotoğraflar.

Yine de bu aktarım, yeri doldurulamayacak bir boşluğa da tekabül ediyor. Anlatılanlar hep eksik kalıyor, çoğu zaman kelimeler yaşanan acıyı anlatmaya yetmiyor çünkü.

Bu hikaye için önce dayımı kendi arkadaşlarıma anlatmam gerekti. Kelimelerin güçsüzlüğünü ilk kez dayımı anlatırken fark ettim. Bir hikaye varsa o da yalnızca orada duran fotoğraftı. Fotoğrafın ardında duran o sonsuz boşluğa bakmak o kadar kolay olmadı, olmuyor.

90’lı yıllarda yaşanan çatışmalarda Türk ordusunun gerillaların ölü bedenlerine yaptığı eziyet herkesin malumu. Ama kesilen kulaklardan koleksiyon yapıldığı gerçeği canımı çok acıttı, acıtıyor. Bu duygunun bendeki tarifini anlatmak da pek mümkün görünmüyor. Bu ‘şey’ bir biçimiyle ‘hınç’ diye de aktarılabilir. 1984 yılından bu yana devam eden bu savaş hafızalarımızda anlatılması çok güç görüntüler, kulaklarımıza anlatılması zor hikayeler fısıldadı. Canımızı bu denli acıtan bir şeyin hınca neden olduğunu söylemek de sanıyorum yanlış olmayacak. Holokost’tan sağ kalan yazar Améry, “hınç” kavramı üzerinden geçmişle gerçek bir yüzleşmenin ve gelecekte yaşanabilecek benzer felaketlere karşı durabilmenin yollarını tartışıyor. Bu tartışma hala güncelliğini korurken Améry,  hıncın terk edilmişlik duygusuna karşı geliştirdiğimiz bir duygu olduğunu hatırlatıyor.

Evlerimizdeki fotoğraflar bize geçmişteki olaylar zincirini aktarıyor. Geçmişi, bugünü ve geleceği düşünmemize vesile oluyor. O fotoğraflar, felaketin tanığı. Biz o felaketi görmesek de onlar bize olaylar zincirini özetliyor. Yani onlar asıl tanık.

***

Her şeyin merkezinde daima bir boşluk hakim. Felaketi yaşamış ve o felaketten sağ çıkmış biri, yaşananları daima hatırlar ve diğerlerinin de bilmesini ister. Hayatta kalanın hatırladıkları, tanıklığın özüdür. Bizim oturma odalarımızda dinlediğimiz bu hikayeler de, artık yaşamayan birinin ardında bıraktığı hatıralardır. O hatıralar bir fotoğrafın içinden oturma odasında duran herkese bakıyor, sesleniyor. Ve o fotoğraflar bize her şeyi anlatıyor.  

Yayın Tarihi: 12/11/2023