Yapay zekanın gelişim serüveni, insanın düşünce gücünü makineye taşıması rüyasından kendi üretimi olan bir sistemden kendini korumak zorunda olma kabusuna kadar uzanıyor.
M.S. 1’inci yüzyılda İskenderiyeli Heron’un bronz kuklaları tarihteki ilk robotik gösterisiydi. Mekanik ve hava-buhar basıncı bilgisini harmanlayan Heron’un en ünlü düzeneklerinden biri, “otomatik tiyatro arabası”ydı. Minyatür bir sahneyi taşıyan bu ahşap arabanın gizlenmiş dişliler, kumsu terazileri ve bakır borular bulunuyordu. Rahip, fitili ateşleyip kenara çekildiğinde, kuklalar yaklaşık on dakikalık bir oyun sergiliyor; minik askerler trampet çalıyor, Afrodit’in dönen pervanesi parlıyor, finalde ise Dionysos heykelciğinden şarap fışkırıyordu. Seyircinin algısında, tamamen “kendi kendine” işleyen kutsal bir tiyatro vardı.
Heron, ateşle açılan tapınak kapıları, şarkı söyleyen bronz kuşlar ve parayla çalışan bir şarap makinesi de geliştirmişti. Heron’un bu makinalarına tetikleyiciden sonra kendi kendine hareket etmeleri nedeniyle “otomaton” adı verildi. Bu kendi kendine işleyen makineler hayalinin sıfır noktası sayılırdı.

Mekanik Türk ve düşünen makine rüyası
İçinde hile barındırsa da bir makineyi zihinsel anlamda insanla karşı karşıya getiren Wolfgang von Kempelen, bir satranç ustası olduğunu iddia ettiği ve “Mekanik Türk” olarak adlandırdığı makineyle gösteri oyunları oynadı. İnsan ve makine zekasını popüler kültüre taşıyan Kempelen’in “Mekanik Türk”ü masadolap karışımı büyük bir kutu görünümlüydü. Üstünde Osmanlı kaftanlı, bıyıklı tahta bir manken —sol kolunda uzun bir pipo, sağ elinde satranç taşını kavrayacak menteşeli parmaklar vardı. Gösteri sırasında göğüsteki kapak açılır, izleyicilere içteki dönen çarklar ve dişli miller gösterilir, sonra kapak kapanır ve oyun başlardı. Manken, rakibinin hamlesini gözleriyle “izler”, başını hafifçe eğer, ardından metalik bir tıkırtıyla kendi taşını sürerdi.
Asıl numara dolabın içindeydi: Gizli menteşeler, raylı koltuklar ve ayna düzenekleri sayesinde usta bir satranç oyuncusu —çoğu zaman dönemin güçlü ustalarından biri— içeride sessizce oturur, minik manyetik çubuklarla tahta altından taşların konumunu takip eder, kendi hamlesini kuklanın koluna bağlı çubuklarla sahneye aktarırdı. Kempelen, karşısındakilerin şüphelerini dağıtmak için oyundan önce dolabın kapaklarını açar, sahte mekanizmayı gösterir, sonra oyuncuyu dolabın diğer köşesine kaydırarak “boş” alanı izleyiciye sunardı.
Mekanik Türk kırk yılı aşkın süre Avusturya, Fransa, İngiltere, Rusya ve sonunda Amerika’da sarayları, bilim akademilerini ve panayır çadırlarını dolaştı; Napolyon Bonapart ve Benjamin Franklin dahil yüzlerce rakibi mat etti. Her şehirde gazeteler “Düşünen Makine!” manşetleri atıyor, broşürler hoşa giden komplo teorileri yayıyordu: İçeride cüce mi saklıydı, yoksa magnetik bir kumanda mı kullanılıyordu?
Turing deneyi ve bilgisayarların oluşturduğu tehdit
Mekanik Türk’ten sonra 20. yüzyıl bilimkurgusu insan zekasına karşı makine zekası tartışmalarını devraldı: Karel Čapek’in R.U.R. (Rossum’un Evrensel Robotları) (1920) “robot” kelimesini hayatımıza soktu; Isaac Asimov’un Ben, Robot öyküleri (1950) “Üç Robot Yasası”yla makine etiğinin temelini attı; Philip K. Dick’in Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi? (1968) yapay bilinç ikilemini varoluşsal bir sorguya dönüştürdü.
Bu tarihî arka planın üzerine gelen Alan Turing, 1950’de yayımladığı “Taklit Oyunu” makalesiyle soruyu deneysel bir araştırma gündemine oturttu. Turing’e göre bir makine insanı dilde ayırt edilemez biçimde taklit ediyorsa düşünmüş sayılırdı.
Turing, makalesinde önce “Taklit Oyunu” adını verdiği bir sohbet deneyini tasvir eder. Asıl versiyonunda bir yargıç, yazışma penceresinin arkasında kimlerin olduğunu bilmeden sorular sorar: bir tarafta insan, öbür tarafta makine. Eğer yargıç beş dakika içinde hangi katılımcının makine olduğunu güvenilir biçimde ayırt edemezse, bilgisayar “düşünmüş” sayılır. Turing 1950’de, ‘2000 yılına gelindiğinde bilgisayarların insanları en az yüzde 30 oranında yanıltacağını’ öngörür. Böylece test, zekanın iç yapısından değil, davranışsal çıktısından yola çıkarak ölçü yapar.
Yapay zekanın maddi dünyayla tanışması
1950’lerin başında bilgisayarlar oda büyüklüğünde; pul kadar hafıza, kilovatlık enerji tüketimiyle çalışıyordu. Yine de ya da tam da bu yüzden araştırmacıların hayalleri sınırsızdı. Alan Turing’in makalesi, basında “Elektronik Beyinler İnsan Olacak mı?” manşetleriyle yankılanırken, IBM’den Bell Labs’e kadar laboratuvarlar “düşünen makine” fikrine heyecanla bakmaya başladı.
1956 yılında bilim insanları John McCarthy, Marvin Minsky, Claude Shannon ve Allen Newell, New Hampshire’daki küçük kolej kampüsünde sekiz haftalık bir atölye planlarken iddialı bir öneri sundular: “Bir dizi dikkatli çalışmayla, öğrenme ile zeka kavramlarını makinelere aşılayabileceğiz.” Katılımcılar arasındaki espri, öğleden sonraları gölde yüzüp akşamları bira içerken “bilincin denklemini” çözecekleriydi. Fakat gündüz oturumları ciddiydi: mantıksal kanıt motorları, sinir ağları, satranç programları üzerine uzun kara tahta tartışmalarının ardından gelecek yüzyıla miras bırakacakları terimi da ortada ortaya attılar: Artificial Intelligence - Yapay Zeka.
Atölye dağılırken katılımcılar, “beşon yıl içinde insan düzeyinde genel zekaya” ulaşacaklarına yürekten inanıyordu. Basın bu iyimserliği kaptı; Life dergisi, Newell & Simon’un Logic Theorist programını “Matematiğin Mozart’ı” diye tanıttı. Aynı sıralarda MIT’de Minsky ve McCarthy, ilk yapay zeka laboratuvarını kurdu; Stanford’da LISP dili geliştirildi.
İlk yapay zeka kışı
Bu dönemde Frank Rosenblatt, kartondan delikli şablonlar ve analog ağırlık düğmeleriyle ilk tekkatmanlı sinir ağını inşa etti. Pentagon, “Elektronik Gözler Savaş Uçaklarını Yönetecek” başlığıyla başlatılan projeyi fonladı. Bu çalışmanın geliştiricileri gazetelere poz verirken, Rosenblatt “birkaç yıl içinde tüm algısal sorunları çözeceğiz” diyordu.
1969 yılına gelindiğinde SRI International’ın depolarında gezinen köşeli robot Shakey, kamerasıyla odaları “görüyor”, harita çıkarıyor, “kutuyu it” komutunu mantıksal adımlara dökerek uyguluyordu. Popular Science, onu “dünyanın ilk elektronik vaşakbeyni” diye takdim etti. Endüstri mühendisleri fabrikalarda otonom taşıyıcılar hayal etmeye başladı.
O ilk on yıl coşkuyla doluydu; aynı zamanda aşırı vaatlerin çıtayı yükselttiği bir dönemdi. 1970’e gelindiğinde, fon verenler sonuç bekliyor; bilgisayarlar hala yavaş kalıyordu. Bu gerilim, sahneyi “yapay zeka kışı”na hazırlarken düşüncenin tohumları çoktan serpilmişti.
1973 yılında İngiliz hükümetine bir grup bilim insanı ve araştırmacı tarafından sunulan Lighthill Raporu güncel yapay zeka projelerini “bilimsel değeri düşük” ilan edince İngiltere’de fon muslukları kapandı. Benzer raporlar ABD’de yankı buldu ve araştırmalar fonsuzluk nedeniyle yavaşladı.
Kural tabanlı sistemlerin geliştirilmesi
1975 yılında ise yapay zeka araştırmacıları kamuoyunun gözüne girmeyi başardı. Stanford’lu doktorlar ve bilgisayar programcıları, 600 kuraldan oluşan antibiyotik öneri sistem olan MYCIN’i tasarladı. MYCIN’nin klinik testlerde genç asistanları geride bırakması tıp dünyasında hayranlık uyandırdı. Bu süreçten sonra kural tabanlı uzman sistemler bankalara, petrol rafinerilerine, hatta hamburger zincirlerine kadar yayıldı.
1982 yılında ise Japonya’da hükümet 5. Nesil Projesi olarak adlandırdığı ve mantıksal programlamayla konuşan bilgisayarlar vadetmesinin ardından ABD’de de 100 milyon dolarlık “Strategic Computing” girişimi başladı. Bu dönemde kurumsal ofislerde LISP makineleri yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı.
1987 yılında bilgisayar fiyatlarında yaşanan düşüş ve istatiksel veriyle çalışan sistemlerin yaygınlaşması LISP gibi sistemleri son derece pahalı hale getirdi. Şirketler yüksek yatırım gerektiren bu sistemlerden uzaklaşırken yapay zeka geliştirme çabaları yerini çok daha ekonomik ve dönemin ihtiyaçlarına göre daha etkili olan PC sistemlerinin geliştirilmesine bıraktı.
1997 yılında geliştirilen Deep Blue adlı özel bir programın satranç tarihinin efsanesi Kasparov’u yenmesiyle birlikte yapay zeka tartışmaları yeniden kamuoyunun gündemine girdi. Aynı dönemde IBM’in geliştirdiği Watson adlı sistemin Jeopardy! adlı ünlü bir TV yarışma programında büyük ödülü kazanması yapay zekaya büyük popülarite kazandırdı. Televizyon seyircisi ilk kez konuşan bir bilgisayarı canlı yayında izledi.
Bilgisayarların görmeyi öğrenmesi
2012 yılına gelindiğinde teknoloji dünyası derin öğrenme kavramına yabancı değildi. Fakat Toronto Üniversitesinden iki öğrenci Alex Krizhevsky ve Ilya Sutskever, AlexNet adını verdikleri sekiz katmanlı derin konvolüsyonel ağla derin öğrenme ağlarının hata oranını yüzde 15,3’e indirdi. Bunu yaparken de grafik kartları kullanmışlardı. Bu tarihten sonra Google, Facebook, Baidu gibi dev teknoloji şirketleri derin öğrenme ekipleri kurdu.
Gelişmeyi New York Times gazetesi “Bilgisayarlar Görmeyi Öğrendi” başlığıyla duyururken grafik kartlarını derin petrol olarak nitelendirdi. Bu gelişmeyi 2017 yılında pytorch’un yaygın olarak kullanılmaya başlanması ve GAN gibi resimler üreten sistemler izledi.
2020 yılına gelindiğinde Google’ın BERT’i ve OpenAI’ın GPT serisi yapay zeka geliştirilmesinin test edilebilir ilk örnekleri olarak ortaya çıktı. OpenAI’ın GPT-3 modelinin düz metinler, programlama kodları ve hatta şiir üretmesi, 2021’de DELL-E’nin metinden resim yapma ve resimden kavram oluşturma yeteneği büyük kitlelerin yapay zeka uygulamalarına olan ilgisini arttırdı.
2023 yılına gelindiğinde ise OpenAI’ın kullanıcılara açtığı ChatGPT uygulaması bir günde 5 milyon kullanıcıya ulaştı. Şirket daha sonra uygulamaları konusunda daha spesifik sürümlerini de piyasaya sürdü. AutoGPT adlı sistemler kombine görevleri başarıyla yerine getirmeye başlarken cep telefonlarından dev sistemlere kadar yapay zeka açık kullanıma sunulmasının üzerinden sadece birkaç sene geçmesine rağmen egemen hale geldi.
Düşünen makineye doğru…
Yapay zekanın geliştirilme süreci, hayal gücüyle mühendisliğin ortaya çıkardığı olağanüstü bir serüven . 1956’daki yalın kampüs toplantısından, milyar parametreli modellerin bulutlarındaki şimşeklere uzanan yetmiş yılda, iki “kış”, üç patlama, sayısız dönüşüm yaşandı.
Bugün yapay zeka; çevirmen, besteci, doktor, bilgisayar programcısı, avukat maskelerine bürünebiliyor, ama halen beden ve öznel deneyimden yoksun. Bu serüvende yakın geleceğin önceliği güvenilirlik, enerji verimliliği ve değer uyumu olacak. Robotik duyum, uzun vadeli hafıza ve şeffaf muhakeme birleştiğinde “düşünen makine” ütopyası belki de son perdesini açacak — ve sahneden beraberce yeni sorularla ineceğiz.
Yayın Tarihi: 17/05/2025