PolitikART
Toplum-Politika

Direnişten Direnişin Ötesine: KÖH ve kurucu politika

Sayı: 342
KOM Kolektifi
27 Şubat sonrası yaşanan süreçle birlikte onurlu bir barışın olanakları birçok kesim tarafından tartışıldı. Bu tartışmalarda politik bir düzlem kurabilmek adına, özelde Perspektif metnini, genelde ise KÖH’ün hamlesini silah bırakmaya indirgenemeyecek bir hamle olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu hamlenin yeni bir politik bedenleşme üreteceği tartışmasızdır. Elbette Perspektif metni kendi içinde KÖH’ün paradigması ile bazı süreklilikler taşımaktadır. Ancak birçok açıdan birtakım kopuşlar içerdiği de tartışmasızdır. Bu çerçevede hem metnin hem de KÖH’ün hamlesinin kurucu politika bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir kurucu politika, direnişi direnişin ötesine taşıyacak unsurlar ile birlikte düşünülmek durumunda ise o zaman biz de bu metinde ve hamlede kurucu olanın yani direnişin ötesine geçenin ne olduğunu düşünmeliyiz.

 

Perspektif…Bir Kavram

PERSPEKTİF metninin ancak yeni kavram setleri ile anlaşılabileceği düşüncesinden hareketle; metnin başlığının, Nietzsche, Deleuze ve Guattari’nin felsefeleri ile yakınlıkları aşikardır. Kavrama ilişkin felsefe geleneğinde bir hat perspektifi, mümkün…olanaklı bakış açılarından biri olarak değerlendirirken, diğer hat kavramı, bir üretim ve yaratım olarak değerlendirir. İlk hat Modernist Marksizm açısından koşulların içinden düşünmeyi zorunlu kılarken, ikinci hat perspektif üretimini aynı zamanda koşul üretimi olarak düşünür. İlk hat kavramı, değişim içinde ele alabilmek için, değişimi tarihsel bir sıradüzene dönüştürerek olanaklıdan hareket ederken, ikinci hat perspektifi, bir sapma…olanaksızdan olanak üretimi olarak ele alır. Perspektif kavramının bu algılanışı onu tüm temsil felsefelerinden de ayırır. Bu çerçeve bize KÖH’ün politik pratiğinin Deleuzecü anlamda “dışarının düşüncesi” olarak değerlendirmeye olanak tanımaktadır.

 

Süreklilikler ve Kopuşlar…

Metnin temel kopuşlarından birisi, asrın çağrısı olarak, Skolastisizme veda olarak Politikaya Çağrı üretmesidir. Aydınlanmacı‐pozitivist bakışın “pre-modern” diye dışladığı skolastik düşünce, aslında yeni olana kapalı kalıp mevcut dogmayı kısır bir döngüde yeniden üretir: dogmatik, tekrarcı, farkı iptal eden ve siyaseti donduran bir tutum. Skolastik düşünceye bu veda, ulusçu, ulus-devletçi tarih yazımına müdahalede somutlaşıyor. Ancak metnin politikaya çağrısının, Aydınlanmacı bakışın aksine politik olanı yeni bedenleşme politikaları içinde düşünmeye çağrı olduğu açıktır.

Paradigma, politikanın varlığı öncelediğini ve direnişin varlıktan önce geldiğini savunur. Bu yönüyle Özgürlük Hareketinin bir sınıfsızlaşma hareketi olmasının sebebi, salt iktisadi kategorilerle çalışmayan ve birbirine içkin olan Sömürgecilik ile Kapitalist Modernitenin can damarına karşı saldırı hatları kuran bir mücadele içinde inşa edilen bir sınıfsızlaşma üretmesindendir. 

LGBT meselesine ilişkin “özcülük” eleştirisi ve açılımı, Selçuklular-Anadolu beyliklerinin Türk olabilmesi ihtimalinin gündeme getirilmesi ve Cumhuriyetle birlikte uydurma bir Alevilik oluşturulduğu tezi kopuş olarak değerlendirilebilecek yeni çözümlemeler olarak ortaya çıkıyor. Aynı şekilde, “Zerdüşti diyalektik” olarak tarif edilebilecek yeni bir diyalektik yaklaşımı, özcülük yerine ilişkiselliğin vurgulanarak anlamın ilişkisel olduğunun vurgulanması, Gılgameş Destanı temelinde ataerkilliğin Marksist antropolojik okuması süreklilik gösteren çözümlemeler. 

 

Bir yanıyla süreklilik içinde olsa da özellikle “Judenrat” kavramı gibi sert bir metaforla ifade edilmesi nedeniyle, belirli bir kopuş içinden düşünülmesi gereken Kürt mücadelesinin paradoksları da en önemli konu başlıkları arasında yer alıyor. Metin, Judenrat kavramını, yalnızca eleştirel değil, kurucu bir rehber olarak sunar ve özgürlük stratejisini yeniden konumlandırır. Deleuze çerçevesinde geleneksel Kürtlük yaratıcı bir direnç patlamasıyla başlar, fakat sistem onu yakalayıp kendi kodlarına katar; Judenrat zihniyeti tam bu içselleştirme anıdır, arzuyu öldürmeyip içeriden dolaştırır. Öcalan, asıl tehlikenin dış baskıdan çok bu iç kodlamada yattığını vurgular: insanlar, Deleuze’ün dediği gibi, “kendi tahakkümlerini arzulayabilir.” 

 

Marksizm İçi Bir Tartışma Olarak Perspektif

O zaman temel olarak metne yaklaşırken bu süreklilik ve kopuşların Marksizm içi bir tartışma açmaya yaradığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Modernist Marksizmin Hegelci çelişki ve bütün kavramlarından yola çıkışı ve kapitalizmin kurucu dinamiklerini algılayamayışı, bırakın teorik bütünlüğü, pratik mücadelelere de set çeker hale geldi. O yüzden Marksist gelenekten gelen dostlarımızın birçok açıdan kendi kavram setleriyle devrim düşüncesini ŞİMDİ VE BURADA nasıl kuracaklarını, yeniden düşünmelerini de gerektiriyor.

 

 

Sınıf Yerine Komün…

Bu çerçevede politik bir hat kurmak istersek, metin, demokratik moderniteyi kapitalist modernitenin aksine çoğulcu, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü bir toplumsal form olarak tarif eder. Demokratik ulus, ulus-devletin homojenleştirici zoruna karşı toplulukların özerk örgütlenmesini savunur; konfederalizm ise bu özerklikleri yatay federasyonlarla ilişkilendirir. Böylece hakikat yalnızca teorik bir içsel açılım değil, kolektif örgütlenme pratikleri yoluyla güncel ve yaşanabilir bir gerçeklik hâline gelir; kurgu, Kürt halkının yanı sıra tüm ezilen topluluklara seslenen evrensel bir perspektife dönüşür.

 

Metnin belki de en çok tartışılan başlığı sınıf yerine komün kavramının kullanılmasıdır. Ancak bu yaklaşımın anlaşılması için demokratik modernite tezinin dikkatli incelenmesi gerekir. Demokratik Modernite tezi, Marksizmin en başat tartışma konusu olan ekonomi ile toplumsal ilişkiler arasındaki ilişkiyi karşılıklı belirleme ve etkileşimden ziyade belirlenimin kendisini direnişin temel hakikati olarak kabul eder. Bu noktada hakikat belirlenmez, belirlenimin kendisi inşa edilir. Kapitalist moderniteye karşı Demokratik Moderniteyi sömürgeleştirme pratiklerinin karşısında konumlandırarak toplumsal ilişkiyi ekonomik ilişkinin içine gömen indirgemeci tarzı eleştirerek ekonomi ile toplumsal ilişkiler arasındaki ilişkiyi ekonomi/politik düzlemden çıkarıp etik/politik bir düzleme çeker.

 

Sınıfsızlaşma kavramını, sermayenin ölçü birimi haline gelen emek-gücü içinden çözebileceğini düşünmek, patriarkayı, ailenin içinde kalarak yıkabileceğini düşünmek ile aynı şeydir. Sınıfsızlaşmayı, emek-gücü içinden değil, emeğin politik ontolojisi içinden düşünmek zorundayız. İşte tam da emeğin politik ontolojisi, kapitalizmin kurucu dinamiği olarak kadın sömürüsünü…kadının sömürgeleştirmesini, EMEĞİN KADIN-OLUŞU kavramı ile yerle bir etmektedir. Perspektif metni üzerine çalışma yaparken, neden kadın özgürleşmesinin bu kadar çok vurgulandığını iyi düşünmek zorundayız. Deleuze ve Guattari Bin Yayla’da tüm oluşların kadın-oluştan geçtiğini söylerler. İşte bu metin de bize emeğin, emek-gücü olmaya direnişini, Emeğin Kadın-Oluşu olarak düşünmeye sevk ediyor.

 

Bu yeni Marksist yaklaşım, 600 yıllık kurucu dinamiğini göz ardı eden mevcut sol yaklaşımları eleştirerek kapitalizmi başat çelişkiler üzerinden değil kurucu dinamiklerle analiz eder. Tarihin ilk sömürgesi kadınlardır analizi Demokratik Modernite tezinin ana omurgasını oluşturur. Sınıf kavramının artık bir durumu, varlığı ya da topluluğu ifade etmediğini, sınıfı kuran şeyin de tam olarak sınıf mücadelesinin kendisi olduğu tezini savunur. Paradigma, politikanın varlığı öncelediğini ve direnişin varlıktan önce geldiğini savunur. Bu yönüyle Özgürlük Hareketinin bir sınıfsızlaşma hareketi olmasının sebebi, salt iktisadi kategorilerle çalışmayan ve birbirine içkin olan Sömürgecilik ile Kapitalist Modernitenin can damarına karşı saldırı hatları kuran bir mücadele içinde inşa edilen bir sınıfsızlaşma üretmesindendir. 

 

Devlet…

Bu açıklamalar teorik çerçevenin sınıf kavramından değil de komünden başlaması gerektiğini açıkça gösterir. Ancak elbette bir de konunun “devlet” bağlamını düşünmek gerekecektir. Öcalan’a göre devlet, tarihsel bir üretimdir. KÖH erken denebilecek bir dönemde amaç (özgürlük, eşitlik, paylaşım) ile araç (devlet/iktidar) çelişir dedi ve devlet fikrinden vazgeçti. Bu yüzden hareket, “devletsiz-iktidarsız toplum” seçeneğini tartışmaya açtı. Bu noktada devlet ve komün ilişkisine dair de birkaç şey ifade edilebilir. Devlet, Öcalana’a göre üretim ilişkilerinin sonucu değil; topluma sonradan musallat olmuş, hiyerarşi ve sömürüyü yaratan özgül bir aygıttır. Bu yüzden “devlet-komün gerilimi”, “sınıf-sermaye geriliminden” daha kurucu kabul edilir. 

 

Felsefi Geleneklerle İlişki 

Felsefe geleneği içinden de bu tartışma sürdürülmektedir. Felsefe tarihi, kendi araçlarıyla kendisine meydan okuyanların hamleleriyle doludur. İmralı adasından Öcalan’ın Hegel’e dönük eleştiri ve alternatif geliştirmesi de böyle bir şey. Öcalan, Hegel’in diyalektik yöntemini, tarihselciliğini ve sistematik düşünme tarzını ödünç alır, ancak bu araçları Hegel’in yücelttiği devleti yıkmak ve yerine toplum merkezli bir özgürlük anlayışı için kullanır. En önce ikisinin pozisyonunu netleştirelim.

 

Hegel’de durum şudur: Geist (Ruh) > Devlet > Özgürlük

Öcalan’da ise şudur: Toplumsal Ruh > Komün > Özgürlük.

 

Kapitalist modernitenin antitezi demokratik modernitedir. Sentez demokratik konfederalizmdir. Öcalan’a göre gerçek özgürlük, devletin içinde değil, ona rağmen ve ona karşı verilen mücadelede, özyönetim pratiklerinde var olur. Komünleri ısrarla işaret etmesinin nedeni budur. 

 

Ancak bu yaklaşımın tartışmalı olduğunu da söylemek gerekir. Örneğin, Öcalan’ın Hegel’le “yok etmek vb.” kavramlar üzerinden epistemik ilişki kurduğunu düşünmek zorunda değiliz. Yine bu kavramsal geçiş tam anlamıyla pürüzsüz değil elbette. Misal, “Kapitalist modernitenin antitezi demokratik modernitedir. Sentez demokratik konfederalizmdir” diyalektiğin farklı içerikleri ifade eden kavramsal sonuçlar ürettiği tartışmalı yaklaşımlardır. 

 

 

Komün vs Devlet

Bilindiği gibi üçüncü bölüm, Perspektif’in en tartışmalı bölümlerinden. Bölümü okuduğumuzda ünlü devlet-komün tartışmasına giriyoruz. Bir mücadele alanı olarak düşündüğümüzde komün, devlet kudretini reddetmekle kuruluyor metne göre. Yani komün devlet karşısında konumlanıyor. Peki devlet karşısında konumlanınca ne oluyor? Komün, devletin tüm kapma işlevlerine karşı çıkan bir odak haline geliyor. Ama burada önemli bir nüans var. Komünün bir kez kurulunca devam eden bir düzenek olmayı bırakın, sürekli tetikte olması gereken bir kuruculuğu vardır. 

 

KÖH, devlet ile biçimi arasındaki ontolojik ayrımı reddeder ve devletsiz sosyalizm anlayışını benimser. Sovyetler Birliği’nin eleştirisi, NEP ile konseylerin yerini devletli düşünceye bırakmasından kaynaklanır. Bu geçiş, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki farkları bulanıklaştırır; ücretli emek, ister devlette ister özel sermayede olsun, sınıfsal tahakkümü sürdürür. Deleuze ve Guattari, Leninist makineden sonra (1924 sonrası) Sovyet tarihinin Parti-Devlet ekseninde mesihsel bir çağrıya dönüştüğünü belirtir. Guattari’ye göre, devrimci eğilimler kitlelerin arzularını ele alan Sovyet tarzı örgütlenmeyi üstlenememiştir. Devrimci örgüt, göçebe savaş makinesinde olmalı, devlet aygıtından bağımsız arzu akışlarını serbest bırakmalıdır. KÖH, devleti sermayenin değil, iktidarın hukuklaşmış formu olarak görür; Foucault ve Deleuze hattında, devletleşme pratiklerine karşı bireyin içindeki devletleşmeyle mücadele vurgulanır. 

 

Elbette bu yaklaşım da Marksizm içi bir tartışmadır. Ulus üstü belirlenen yasalar neoliberalizmle birlikte kapsamlı şekilde ortaya çıktı. Finansallaşmasını esas alan ve güvenlikleştirme politikalarını hayata geçiren devletler, birbirine çok benzer yasaları yürürlüğe koydu. Bu İmparatorluk denilen, ulus-devletler ile ulus üstü güçler arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Ulus-devletlerin var olduğu ama belirlendiği bir denkleme işaret ediyor. 

 

Eğilimler Yani Virtüel Kuvvetler ile Düşünmek

Bu bağlamda tartışma şu açıdan da düşünülmelidir. Devlet, sınıf, komün kavramlarını Sayın Öcalan’ın ürettiği “demokratik eğilimler, devletçi eğilimler” içerisinde ele almak gerekir. Bu diyalektik ilişki ne antagonizma ne de agonizma esaslıdır. Her ikisini de kapsayan, akışkan, her biri kendi içinde diyalektiğin diğer ucunu barındıran bir karaktere sahiptir. Yani devlet içerisinde demokratik eğilimleri görmek mümkün olduğu gibi, demokratik eğilimler içerisinde devletçi eğilimleri de görmek mümkündür. Bu sebeple antagonizma veya agonizma üzerinden tanımlayamayız. Bu açıdan sınıf ortadan kaldırılmıyor, komüne dahil edilerek tarihte hak ettiği yere oturtuluyor. Misal metindeki tartışmalarda tasarım olarak komüne dahil edilen sınıf ve reel-sosyalizmin içinde devletçi eğilimlere nasıl meyiller geliştiğini Lenin-Kropotkin tartışmasında görebiliriz.

 

Komün ile demokratik eğilimlerin birleşik mücadelesi şeklinde, devletçi eğilimlerin dinamizmini her an yeniden düşünmeye ve ortadan kaldırmaya yönelik bir dinamik görebiliriz. Perspektif metnindeki “Kabile başı devleti türetir. Çıkarları zedelenen kabile üyeleri de komünü oluşturur” cümlesi bölünmemiş bir toplumda devletçi ve demokratik eğilimlerin nasıl gelişmeye başladığına örnektir. Yine metnindeki “tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir” sözü bu şekilde yorumlanabilir. Böylece yeni bir tarih okumasına ulaşıyoruz ki, yeni olan ancak yeni bir tarih okumasıyla ortaya çıkarılabilir.

Başka bir açıdan bakıldığında da Önderlik ve “önderlik gerçeği” kavramlarının politik, örgütsel, etik ve felsefi düzeyde birçok anlamı var. Kanımızca en yoğun çözümleler Serxwebun dergisi ve Ali Haydar Kaytan anlatımlarında mevcut.

Bir Kurum Olarak Önderlik…

Metindeki en önemli kavramlardan biri olan “Önderlik” kavramı hakkında da biraz tartışma yapmak gerekir. Önderlik demek kurum demektir. Kurumlar sayesinde toplum, Deleuze’ün belirttiği gibi, “önceden varolan hakların yasayla güvence altına alındığı iddiasıyla anlaşılmaz”, yani “toplum sözleşmeye dayalı bir yükümlülükler kümesi değil, yararlılığa dayalı bir uzlaşımlar kümesi” haline gelir. Demek ki, devlet paradigmasının ve sözleşmeci devlet teorilerinin yasayla çalışan mantığının karşısına kurumlar üzerinden meydan okunmaktadır. O yüzden belki de devleti en çok rahatsız eden şeylerden biri Kürt halkının kurumlar üzerinden örgütlenmesidir. 

 

KÖH’ün yarattığı en büyük kudretlerinden biri yediden yetmiş yediye her bir Kürt’e konuşma gücü vermesidir. Bu konuşma gücü, direnişin öznellik üretiminden geliyor. Ancak daha önemlisi, bu öznellik üretimi, direnişin kendi kudretli kurumlarını yaratmasından beslenir. İşte tam burada “Önderlik” kavramının bir kurum-kavram olduğunu söylememiz gerek. Kurum kavramı her ne kadar, bir egemenlik biçimine ait görünse de aslında burada söz konusu olan kavramın bir dispozitif olmasıdır. Kapitalizmin biyopolitik çağında kurumlar, yaşamın tüm kılcal damarlarına yayılma eğilimi gösterir. Bu eğilim, sömürgeciliğin, kapitalizmin kurucu dinamiği olmasından ve sermayenin kurumlarının sömürgeleştirmenin dispozitifleri işlevi görmesinden kaynaklanır. O zaman biyopolitik çağda, yani antagonizmanın yaşamın tüm kılcal damarlarına yayıldığı çağda, direnişin de biyopolitik olması gerektiği açıktır. Direnişin biyopolitikası, egemenlik paradigmasında… devletli düşünme düzleminde çalışmadığı ölçüde, kendi dispozitiflerini de üretmek zorundadır. KÖH’ün hamlesinin silah bırakmaya indirgenemeyeceği, aslında stratejinin çokluğa ait olması anlamına geldiğini düşündüğümüzde, çokluğun yaşamın kılcal damarlarında, irili ufaklı kurumlar üretmesi gerektiğini de düşünmeliyiz. 

 

Başka bir açıdan bakıldığında da Önderlik ve “önderlik gerçeği” kavramlarının politik, örgütsel, etik ve felsefi düzeyde birçok anlamı var. Kanımızca en yoğun çözümleler Serxwebun dergisi ve Ali Haydar Kaytan anlatımlarında mevcut. Kısaca bu kavram ve içeriğinden anladığımız, salt bir kişinin liderliği değil, bir hareketin ideolojik-örgütsel özüne yöneliktir. Öcalan’ın anlatımlarında önderlik, “çaresiz birinden nasıl güç sahibi olduğumuzun” yanıtını veren bir süreçtir. Önderlik gerçeği ise bu önderlik sürecinin hakikatidir. Öcalan’a göre “PKK’de önderlik gerçeğini anlamamak, PKK’yi anlamamak, özgür Kürt’ü, Kürdistan’ı anlamamak” demektir.

 

Önderlik kurumu, düşüncelerin somut toplumsal güce dönüştüğü mecradır. Bu süreçte teorik birikimler, yaşamsal pratiklerle buluşarak kolektif hareket gücüne dönüşür. Önderlik, sadece yönetici değil, aynı zamanda toplumsal bilincin şekillendirici unsurudur.

 

Önderlik kurumu, dağınık toplumsal enerjilerin merkezileştiği nokta olarak işlev görür. Farklı alanlardan gelen deneyimler, bilgiler ve perspektifler bu odakta sentezlenerek toplumsal dönüşümün yön verici gücüne dönüşür. Bu süreç, bireysel iradelerin kolektif iradeye dönüşümünü sağlar.

 

Bu çerçevede bir kurum olarak önderliğin politik özneleşme ile doğrudan bağlantısı vardır. Perspektif metnini esas alarak yakın dönemli Kürt tarihini, politik özneleşmeler üzerinden okuyabiliriz. Perspektif metninde Kürtlük tarihine temel vurgu Cumhuriyetin kurulmasından sonra girilen inkâr politikalarının “çöp” kavramı üzerinden tanımlandığını düşünüyoruz. Burada bir entitenin varlıktan düşürülüşü, öznelliğinin ortadan kaldırılması ve tarihten düşürülmüşlük hali üzerine bir değerlendirme yapılmış olabilir. Perspektif metninde kurtuluş ve tanınma aşamalarından sonra yeni bir politik özneleşmeye davet var. Bu yeni politik özneleşme “özgürleşme” üzerinden kuruluyor.

 

Kapitalist Modernite vs Demokratik Modernite…

Metinde en çok tartışılan kavramlardan birisi de “Demokratik Modernite” kavramıdır. Kavramın felsefi dayanakları için şu çerçeve çizilebilir. Spinoza, Nietzsche ve Deleuze, farklı dönemlerde yaşamış olmalarına rağmen, hepsi mevcut iktidar yapılarına karşı radikal alternatifler geliştirmişlerdir. Bu üç filozofun izleklerini, kuramsal hatlarını perspektif metninde de görebiliriz. Demokratik modernite belli düalizmlere bağlanan çatışma alanlarının dışında alternatif bir modernite önerir. Öcalan’ın fikriyatında bu çokluğun izi her yerde kendini gösterir. Perspektif metninin de bazı yerlerinde Spinoza, Nietzsche ve Deleuze’ün inşa ve kudrete dayanan felsefelerinin iz düşümlerini görebiliriz. Spinoza iktidarın toplumsal temelini ortaya koymuş, Nietzsche eski değerleri yıkıp yenilerini yaratma cesaretini göstermiş, Deleuze ise hiyerarşik ve özellikle devletli yapılara karşı yaygın yatay ağ modeli önermiştir. 

 

KÖH’ün özellikle yaşamın inşasına ilişkin kavramlarının yaşamın içinde üretilmesinin bazı sonuçları var. Öncelikle Modernist Marksist geleneğin, halk adına konuşma stratejisinin burada işlemediği somut olarak görülüyor. KÖH, ürettiği yaşam paradigması ile aslında her bir bireye konuşma gücü vermiştir. Burada meselenin hiçbir zaman parti kararlarının ya da söylemlerinin tekrarına indirgenemeyeceği ortadadır. Buna otonominin…özyönetimin gücü de diyebiliriz. Dolayısıyla KÖH’ün politik bedeni de tam da burada bir yaşam paradigmasına dönüşüyor. İşte bu nedenle bunu sağlayan kuramsal arka plandaki demokratik modernite kavramından ve genel itibariyle kapitalist moderniteden ayrımları bütün Marksistlerce dikkate alınmalıdır. Bütün bu nedenlerle demokratik moderniteye ilişkin yapılacak çalışmaların öncelikle, içkinliğin devlet biçimine dönüştürüldüğü egemenlik düşüncesinden sıyrılarak yapılması gerekir. 

 

Demokratik modernite esasen yeni bir ufuktur. Kapitalist modernitenin aşılmaz bir ufuk olduğu, insanlık tarihinin sınır çizgisi olduğu iddiasına yönelik ihtişamlı bir karşı çıkıştır. İnsanlığın önüne yeni bir demokratik alternatifi sunma girişimidir. Kojin Karatani’nin de ifade ettiği Kapitalist Modernite “sermaye-ulus-devlet” troykasıyla kendisini biricikleştiren ve mutlaklaştıran bir sistem inşa etti. Öcalan’ın mahşerin üç atlısı tabiriyle ifade ettiği bu teslisi gündemine almayıp hesaplaşmayan hiçbir ideoloji ve pratik kapitalist modernitenin ufkunu aşamaz. Bu bilinç temelinde Demokratik Modernite, Kapitalist Modernite’nin sermaye-ulus-devlet üçlüsüne karşı ekoekonomi-demokratik ulus-komünalizm ile yanıt verir.

Devletsiz düşünme pratiğinin toplumsal yaşamdaki karşılığı hukuk değil “içtihat” tır. İçtihat, toplumsal yaşamı, hukuka ya da devletli bir egemenlik biçimine değil, her gün yeniden yaratılan biyopolitik yaşamsal dokuların kuvvetini üretmesine neden olur.

Devlet Biçimlerinin Eleştirisinden Devletin Eleştirisine

Perspektif metninin komün tartışması, devlet biçimlerinin değil devletin eleştirisinin sonucudur. Mesele, “ama burada sınıf niye yok” sorusuna indirgenemez. Çünkü bu soruları, ulus-devlet eleştirisinden geçmeden, ikili cinsiyet rejimi gibi ikili sınıf üreterek de cevaplayamazsınız. Sınıf mücadelesi, birbirinin çelişkisi içinden…kendi ötekisi olarak üretilmiş bir sınıfın varlığını öne alarak anlatılamaz. Sınıf mücadelesi, sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaştırma mücadelesidir. Ve devletleşmiş bir sermaye sisteminde, sınıfsızlaşmanın politik pratiği, KOMÜNDÜR…KOMÜNALİZMDİR. 

 

Komün, klasik toplum sözleşmesi teorilerinin “birlik” fetişizmine karşı, “çokluğun/farklılıkların” etik ve ontolojik değerini ön plana çıkarır. Çünkü toplumsal sözleşmecilerin ön gördüğü “soyut halk”, aslında öznellikleri silinmiş bir bütünlükten başka bir şey değildir. Bu süreci dışsallaştırarak, varoluşunu yerinden ederek insanın kendisini nesneleştiren şey toplum sözleşmesi ve onun kapitalist modernite içerisindeki yankılarıdır. Kapitalist moderniteyi iki ayrı şey olarak ele aldığımızda, bu ikisi toplum sözleşmesi teorileriyle birbirine perçinlendiğini öne sürmekteyiz. Yani kapitalist modernitenin devindirici unsurlarından birinin Toplum Sözleşmesi teorileri olduğunu söylemeliyiz. Toplum sözleşmesi teorileri, bireyin devlete rıza gösterdiği bir başlangıç mitidir. Ancak kapitalist modernite, bu sözleşmeyi mülkiyetin korunması, çıkara dayalı bireyci varoluş ve toplumsal yabancılaşma üzerinden yeniden kurar. Spinoza’dan Deleuze’e ve oradan da Öcalan’ın perspektif metnine kadar işleyen içkinlik kavramı, öznenin kendi oluş süreciyle komünün içerisinde kendisini var etmesini gerekli kılar.

 

Artık Kapitalist Modernitenin egemenlik paradigması ile oluşturduğu dünya düzenine bir itiraz geliştirmek isteyen hareketler, tam da onun egemenlik paradigmasına… yani devlet biçimlerinin eleştirisinden devletin eleştirisine yönelmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu egemenlik paradigmasından çıkışın bir diğer göstergesi, hukuk kavramına ilişkindir. Devletsiz düşünme pratiğinin toplumsal yaşamdaki karşılığı hukuk değil “içtihat” tır. İçtihat, toplumsal yaşamı, hukuka ya da devletli bir egemenlik biçimine değil, her gün yeniden yaratılan biyopolitik yaşamsal dokuların kuvvetini üretmesine neden olur.

 

Ulus devlet formunda egemenlik, hukuk yoluyla tesis edilir ve bu tesiste tekillik esastır. Homojen bir hukuki düzen kurulur ve toplumun tüm kesimleri bu yapıya tabi kılınır. Devletin hukuki egemenliği, alternatif etik üretim mekanizmalarına tahammülsüzlük üzerine inşa edilir. Bu sistemde, kurulu düzenin dışında içtihat üretmeye cüret eden her türlü etik alternatif, egemenliğe yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algılanır ve en ağır yaptırımlarla karşılanır. 

 

Sonuç

Batı düşünme geleneğinin bize ezberlettiği ilk şey düşüncenin bir çizgiyi takip etmesidir. Oysa Lucretius’un atomcu geleneğinde, Clinamen/Sapma, homojen olana karşı bir heterojenlik üretimini…oluşu ifade eder. Clinamen, atomun çizgiden saptığı en küçük açıdır. Çizgi, pütürlendirilmiş/kadastrolaştırılmış bir mekânda, kuvvetin homojenleştirilmesinin pratiği iken, Clinamen/Sapma, pürüzsüzleştirmenin… heterojenliğin minör politikasıdır. İşte KÖH bu kadastrolaşmış mekânı, otonomi ile pürüzsüzleştirme pratiği olarak üreterek önümüze koymaktadır. Biz buna direnişin ötesi olarak “Kurucu Politika” diyoruz.

 

Yayın Tarihi: 22/09/2025