İnsanla doğa arasındaki barışı kurmadan, insanı ve doğayı zihniyette eşitlemeden, kapitalist modernitenin öğretilerini reddetmeden insanlar arasındaki hiçbir barış kalıcı olamaz. Doğayı savunmak yaşamı savunmaktır ve bu savunu bir günün ya da bir kuşağın değil, hepimizin varoluş garantisidir.
“Ekolojik sorunların kökeni toplumsal sorunlardadır.
İnsan, doğaya yabancılaşmadan önce insana yabancılaşmıştır.”
Murray Bookchin

Kendine yabancılaşmak… Kapitalist modernite dayatmalarının en vurucu, en yıkıcısı bu olsa gerek. İnsan ruhundan, benliğinden, kimliğinden uzaklaştıkça, tıpkı bir yılan gibi, gömleğini geride bırakıyor. Fakat bu geride bırakış, doğanın yasalarındaki gibi bir yenilenmeye değil; kişi gömleğin yanında ruh ve benliğinden de soyunuyor. Kapitalist modernite, insana kendi özünü kaybettirirken aslında onun doğayla kurduğu organik bağları da koparıyor.
Köy boşaltmaları, zorunlu göçler ve yasaklı bölgeler yalnızca toplumu değil ekosistemi de tahrip etti. Orman yakmaları, mayınlı alanlar ve güvenlik barajları doğayı doğrudan savaşın bir cephesine dönüştürdü.
İnsan varlığını doğanın ritmiyle, toprağın bereketiyle, suyun akışıyla, ormanın nefesiyle kurar. Bu bağ koparıldığında geriye kalan yalnızca bireysel bir boşluk değil, toplumsal bir çoraklıktır da. Tam da bu nedenle Kürdistan’da gerçekleşen ekolojik yıkım sıradan bir çevre sorunu değil; halkın yaşamına, kültürüne, hafızasına yönelen yüzyıllık bir politikanın ürünüdür. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürdistan coğrafyası doğanın ve toplumsal yaşamın “denetim ve talan sahası” olarak görüldü. Kalkınma, yatırım ve güvenlik gibi isimler altında yürütülen projeler, gerçekte halkın doğayla bağını koparmaya hizmet etti. 1930’lardan itibaren hazırlanan kalkınma planları bölgenin suyunu, toprağını ve madenini merkeze bağlamayı amaçladı. Baraj projeleri, toprak düzenlemeleri ve maden işletmeleri modernleşme söylemiyle yerelin iradesini devre dışı bıraktı. Halkın üretim araçları üzerindeki denetimi kırıldı, tarım ve hayvancılık merkez ekonomisinin hammadde deposuna indirgenmiş oldu.
1980’lerde ise güvenlik politikaları öne çıktı. Köy boşaltmaları, zorunlu göçler ve yasaklı bölgeler yalnızca toplumu değil ekosistemi de tahrip etti. Orman yakmaları, mayınlı alanlar ve güvenlik barajları, doğayı doğrudan savaşın bir aracı ve aynı zamanda kurbanına dönüştürdü. Hasankeyf’in sular altında bırakılması, Munzur’un madenlerle kuşatılması, Cudi ve Gabar’da ormanların sistematik biçimde yakılması hep bu dönemin uygulamalarıdır.
Cudi ve Gabar’da tüten duman, Kürt halkını teslim almayı amaçlayan politikanın kara dumanıdır; ama bu politikalara karşı kök salmış öfke ve sönmeyen bir iradenin de ana kaynağıdır.
2000’ler sonrası, “bölgesel kalkınma” adı altında yeni bir dalga başladı. GAP ve benzeri projeler su ve enerji üzerinde merkezi denetimi pekiştirdi. 2010’lu yıllardan itibaren hızla artan maden ruhsatları ve sanayi tesisleri, halkın rızası olmadan uygulandı. Direniş gösterenler çoğu zaman gelişime engel olmakla suçlandı. Bu zihniyetin özeti, geçtiğimiz haftalarda Şirnex’ın Elkê ve Qileban ilçelerinde karayolu ekiplerinin dinamitle patlatma çalışmaları sırasında duyuldu. Dağların talanına eşlik eden kahkahaların arasında sarfedilen şu ifade, politikanın dilini ifşa eder nitelikteydi: “Yerle bir ettik!”
Bu ifade, yalnızca teknik bir işin bitirilişine dair bir cümle değil. Bu cümlede bir hafızanın, bir coğrafyanın, bir kültürün yok edilişine karşı şişen pervasız bir gurur var. “Yerle bir ettik” demek, aslında halkın toprağını, suyunu, yaşam alanını talan eden yüz yıllık zihniyetin tek bir cümleye sığmış hâlidir: doğayı tahrip et, toplumu köksüz bırak, hafızayı sil, arkana dönüp bakma. Bugün Kürdistan’ın dört bir yanındaki tablo kabaca budur.

Hasankeyf, 12 bin yıllık geçmişiyle yalnızca bir arkeolojik alan değil, uygarlık tarihinin canlı hafızasıydı. Ilısu Barajı’nda binlerce yıllık kültür, ayağına taş bağlanmış cansız bir beden gibi suyun altına itildi. Alevi inancının kutsal mekanı, halkın yaşam kaynağı ve endemik çeşitliliğin sınırları zorladığı Munzur Vadisi, şimdi, maden projeleri ve barajların kıskacında, nefes almaya çalışıyor. Cudi ve Gabar’da yakılan, yalnızca ağaçlar değil; halkın belleği, direniş mekânı, özgürlük mücadelesine dair sembol ve anlatılar… Hikâyenin susturulması, toplumsal varlığa karşı bir müdahale biçimidir. Güvenlik bahanesiyle yıllardır süren orman kıyımları da bu yüzden doğaya olduğu kadar uygarlığa karşı da işlenmiş suçlardır. Cudi ve Gabar’da tüten duman, Kürt halkını teslim almayı amaçlayan politikanın kara dumanıdır; ama bu politikalara karşı kök salmış öfke ve sönmeyen bir iradenin de ana kaynağıdır.
Bugün konuştuğumuz barış, yalnızca masalarda imzalanan anlaşmalardan ibaret değil, aynı zamanda toprağa yeniden kök salmak, dereyle yeniden buluşmak, ormanla yeniden bütünleşmektir.
Cudi’de duman yükselirken, Van’da göl çekiliyor. Bir yanda ateşle, bir yanda susuzlukla; aynı coğrafya aynı zihniyetin farklı yüzleriyle boğuluyor. Van Gölü’nün çekilmesi sadece iklimle açıklanamaz; Gölü besleyen derelerin tarımsal sulamayla hoyratça kurutulması, binlerce kuyunun denetimsiz açılması ve devletin kayıtsızlığı bu kurumanın gerçek nedenleri. Sonuç aynı: talan, rant ve hafıza kıyımı. Öte yandan vekili olduğum Mardin’de rantın ve talanın örnekleri az değil. Savur’daki taş ocakları, Mazıdağı’ndaki Eti Bakır Tesisi, Artuklu’daki Zinnar Bağları… Hepsi aynı zincirin halkaları. Savur’da doğa dinamitle parçalanırken, Mazıdağı’nda kimyasal atıklar toprağı ve bağcılığı yok ediyor. Zinnar’da ise binlerce yıllık Süryani bağcılık geleneği “ekoturizm” adı altında beton projelere kurban ediliyor. Yani Mardin’de de tıpkı Kürdistan’ın geri kalanı gibi, doğanın talanı ile kültürel hafızanın tasfiyesi iç içe geçmiş durumda. Daha doğru ifadeyle: Kürdistan’ın tamamında durum ne ise, Mardin’de de aynı.

Ve elbette özel savaşın her boyutu açısından baş kent Amed, eko-kırım konusunda da es geçilmiyor. Pasûr’a bağlı Godernê’de, Silvan Barajı çalışmaları nedeniyle neredeyse tüm bölge yok edildi. Sadece Godernê değil, Zorê Vadisi’nde de yürütülen bir HES projesi var. Proje devam ettiği takdirde Zorê çayını yok edecek. Diğer yandan Hesendîn Yaylası’nda 17 yıldır maden şirketlerine karşı halk, ekoloji mücadelesini kararlılıkla sürüyor. Halk, 17 yıllık mücadeleyi çadır eylemleri ve mitinglerle büyüterek “Yaylamızı kimseye vermeyiz” diyor. Cixse köyünde 30 bin panellik GES projesine karşı “Doğamızı egemenlere teslim etmeyeceğiz!” sloganıyla ayağa kalkıyor. Kasor Havzası’nda ise “Toprağımızı vermeyiz!” diyerek maden şirketlerine karşı adeta barikat oluyor.
Peki bunca sistematik yönelime karşı biz nasıl yeniden nefes alacağız? Cevap basit olmamakla birlikte sistematik yönelime ve iktidar saldırılarına karşı direnebilmek adına önce kendimizden başlamamız gerek. Kendimizi ihtiyaçlar piramidinin tepesinden indirerek başlayabiliriz. Bir ağaç, bir göl, bir dağ ne kadar nefes alabilirse, insanın da o kadar nefes alabileceğini kabullenerek; İnsanı doğadan ayrı bir varlık olarak değil, insana doğanın devamı olduğunu içselleştirerek. Böylece kapitalist modernite ve işgalci devlet pratiklerine karşı kendi bireysel ve toplumsal gücümüzü örgütleme imkanları yaratabiliriz.
Maden ruhsatı, baraj projesi, sanayi tesisi… toprağın kaderini belirleyen konumda olamaz. Toprakla kurulan ilişki, orada yaşayan halkların doğayla kurduğu eşit ilişkide hayat bulur. Bu yalnızca doğayı korumak için değil, toplumsal barışı kalıcı kılmak için de zorunludur.
İşte bu noktada Sayın Abdullah Öcalan’ın Demokratik Modernite perspektifi kritik bir yerde duruyor. Sayın Öcalan, toplumun kurtuluşunu yalnızca siyasal düzenlemelerde değil, insanın doğayla yeniden kuracağı ilişkide arıyor; Çünkü bugün konuştuğumuz barış, yalnızca masalarda imzalanan anlaşmalardan ibaret değil, aynı zamanda toprağa yeniden kök salmak, dereyle yeniden buluşmak, ormanla yeniden bütünleşmektir. Demokratik Modernite, toplumu “pazarın ve devletin nesnesi” olmaktan çıkarıp, kendi yaşam alanlarının öznesi haline getiriyor. Maden ruhsatı, baraj projesi, sanayi tesisi… toprağın kaderini belirleyen konumda olamaz. Toprakla kurulan ilişki, orada yaşayan halkların doğayla kurduğu eşit ilişkide hayat bulur. Bu yalnızca doğayı korumak için değil, toplumsal barışı kalıcı kılmak için de zorunludur.
Öyleyse, nasıl yaşamalı? İşte bu soru, her çerçevede, her konu özelinde sorulup cevaplandığında doğruya ulaştıracak bir pusuladır. Cevap, “insan olmakta ısrarda” saklıdır. Doğanın yalnızca korunacak bir nesne değil, birlikte yaşadığımız özne olduğunun bilinciyle hareket etmek gerek. İlk adım, sözümüzü ve irademizi yaşam alanlarımıza sahip çıkacak şekilde örgütlemek. Devamında gündelik yaşamda tüketimin değil, dayanışmanın yolunu büyütmek gerek. Kapitalist modernitenin dayattığı ihtiyaçlar piramidini tersine çevirmek; lüksten, israftan değil ortaklaşmadan ve paylaşmadan yana olmak aradığımız cevaplardan biri.
Son olarak, barışın doğayla birlikte inşa edileceğini bilmenin kaçınılmaz olduğunu kavramak ve kavratmak hayati önemdedir. İnsanla doğa arasındaki barışı kurmadan, insanı ve doğayı zihniyette eşitlemeden, kapitalist modernitenin öğretilerini reddetmeden insanlar arasındaki hiçbir barış kalıcı olamaz. Doğayı savunmak yaşamı savunmaktır ve bu savunu bir günün ya da bir kuşağın değil, hepimizin varoluş garantisidir. Bugün Cudi’de, Hasankeyf’te, Mardin’de, Van’da nefes almak için direnenler, aslında yarının özgürlüğünü de onurunu da barışını da inşa edecek olanlardır.
Yerle bir eden zihniyetin karşısında biz yeniden kuran, yeniden yeşerten, yeniden nefes alan olmalıyız. Toprağın inadıyla, suyun sabrıyla, ormanın direnciyle yeniden filizlenmeliyiz. Çünkü üzerinde yaşanacak bir toprak kalmadığında, hiçbir barışın anlamı da kalmaz. Barış da özgürlük de yaşam da ancak doğayla birlikte, doğaya eşitlenerek inşa edildiğinde gerçeklik ve süreklilik kazanır.
Yayın Tarihi: 18/09/2025