PolitikART
Toplum-Politika

Devrim, toplumsal yaşamın/bedenin ele geçirilmesidir

Sayı: 345
Dilda Üzer
Komünalist örgütlenme, toplumsal bios’u sınıfsızlaştırmanın içkin demokrasisidir. Kürt Özgürlük Hareketi öznellik üretiminin kudreti, kurum üretme gücünden gelmektedir. Yaşamın her bir alanında öznellik pratiklerini devindiren bu kurumlar, çokluğun otonom kurumlarıdır. Mutlak demokrasinin inşası bu kurumlardan geçmektedir.

“Yaşamı üretmek, işle kendi öz yaşamını olduğu kadar, döl vererek başkasının yaşamını üretmek, demek ki, artık bize çifte bir ilişki olarak görünür, bir yandan bir doğal ilişki olarak, öte yandan da bir toplumsal ilişki olarak, şu anlamda toplumsal ki, bununla, birçok bireyin, hangi koşullarda ne tarzda ve ne amaçla olduğu önemli olmayan elbirliği anlaşılır”

(Marx & Engels, Alman İdeolojisi)

 

Kürt Özgürlük Hareketi’nin son yarım asrı kapsayan mücadelesi ve reel sosyalizm sonrası geçirdiği politik-pratik dönüşüm, devrim rüzgarlarının esmediği bir dönemde Marksizm’e Marksizm’in güncellenmesini oldukça şiddetli bir şekilde dayattı. Bu dayatmanın şiddeti, KÖH’ün Marksizm’e yönelik retrospektif okumayla basitleştirilmiş salt kuramsal bir müdahale olmasından gelmiyor, Orta Doğu coğrafyasında inşa ettiği devrimci kudretin ve bu kudretten dünyanın dört bir yanına yayılan “direniş-ötesi” pratiklerin politik yeğinselliğinden ve uzanımsallığından kaynaklanıyor. Kadın özgürlükçü, ekolojik ve mutlak demokrasi şeklindeki üçlü sacayağından yükselen “demokratik modernite”nin, kapitalizmin kurucu dinamiklerine sabotaj olarak kendisini anlamlandırdığını unutmamak gerekiyor. Nihayetinde bu ayaklar, alternatif bir teorik üretim veya politik ilkeler olarak değil, yaşamı ele geçiren ve dönüştüren politik-pratik bir alanın inşasına ve bu bağlamda kapitalizmin iktidar, üretim ve özne perspektiflerine saldırıya gönderme yapıyor. Bu bağlamda devrim ufku, belirli bir tarihsel evreye/momente veya ekonomik determinizme indirgenmeden yaşamın her alanında kendisini sürekli üretmesiyle kavranıyor ki, bunun adı Deleuze ve Guattari’ye referansla tam da “devrimci-oluş pratiği” olsa gerek... Devrimci olaylar başarısızlığa uğrasa bile devrimci-oluşların kapanmayacağı bir öznellik üretiminin devinmesi… O yüzden KÖH’ün sorusu daima yaşamın, başka bir ifadeyle devrimin nasıl devrimcileştirileceğinden ibaret…

Nitekim yeni bir Marksist çerçeveyle de karşı karşıyayız. KÖH’ün demokratik modernite etrafında geliştirdiği kuramsal ve politik düzlem, göçten ekoloji ve kadın konusuna kadar birçok başlığı kapitalizmin kurucu dinamikleri etrafında ele alarak, burada açığa çıkan ve sürekli devinen farklı antagonizma yataklarına müdahale imkânı sunuyor. En önemli mesele ise bu antagonizma yataklarının kuvvet ilişkileri üzerinden ele alınmasıdır. Dolayısıyla kapitalist toplumsal bios, soykütüksel bir analize tabi tutulup, kuvvet ilişkilerinin/akışlarının ve bunların altında yatan güçlerin su yüzüne çıkarılması hedefleniyor. Kavramların temsili veya tekabüliyeti altına yerleştirilmiş bir tablo dışlanmakta ve Nietzscheci anlamda “hangi kuvvetler istiyor”, “bu hiyerarşiyi isteyen güçler kimlerdir” gibi soruların çemberinde sorular doğrudan çatışan kuvvetlere yöneltilmektedir; varlığa ya da kendilik biçimlerine değil… Bunun anlamı kapitalist toplumsal bios’un, direniş öznelliklerinin cephesinden, yani direnişin iktidara öncel kılınması üzerinden ele alınmasıdır. En nihayetinde bir toplumsal sahayı soykütüksel olarak okumak, direniş pratiklerinin iktidar karşısında öncel olduğunu söylemekten farksızdır. Bu saha, Deleuze’ün meşhur ifadesiyle, “çelişkileriyle değil, kaçış çizgileriyle” ele alınmaktadır. Buradaki öncellik, asla zamansal bir öncellik değildir. Kastedilen, iktidar pratiğinin kendinde bir kuruculuk taşımaması, “kapma” yoluyla çalışmasıdır.

 

Direnişten kuruculuğa

KÖH içerisinde son dönemde “direnişten kuruculuğa” veya “direnişten inşaya” şiarı çok fazla dillendirildi. Bu şiar da tıpkı diğerleri gibi doğrudan Kürt halkının yaşamından, toplumsal-politik bedeninden ve mücadelesinden çıkmıştır. Neredeyse sıfır noktasından başlamış ve yüzyıllardır varlığı inkâr edilmiş bir halkın ve hareketinin kudretini ifade edebilecek en güçlü söylemlerden birisi. KÖH’ün mücadelesinin yeni bir safhaya geçtiğini hızlıca anlayabiliyoruz. Bu söylem, silah bırakmayla birlikte çok daha güçlü bir şekilde somutlaştırılmaya çalışılsa da bunun silah bırakma sürecine indirgenmeyeceği bir gerçek. Ancak mücadelede yeni bir ivmeyi betimlediği kesinlikli bir hakikat… Çünkü bu şiar, artık sözün değil, eylemin değiştiği bir dönem için haykırılıyor. Silah bırakma hamlesi, tam da bunu karşılıyor; yeni bir eylemselliği… Sözün yeni bir eylemle eklemlenişini…

Kavram, Batı felsefesinin egemen düşüncesinde yaşam ile kurulan ikilikle ele alınma gibi bir handikaba sahiptir. Bu egemen felsefe içerisinde yaşamın kavram içerisinde temsil edildiği ölçüde olumlandığı, yani kavramın diyalektiği üzerinden okunduğu bir tablo karşımıza çıkar. Modernist Marksizm’in iliklerinde de hissedilen bu yaklaşımla birlikte kavram gösteren olarak çalışır ve yaşam, bu “gösteren diktatörlüğü” altında temsil nesnesine ve ölçünün içerisine gömülür. Yaşama, bir anlamda toplumsal sahaya kavramların ve onlara ait tanımların verili halleri üzerinden bakılır. Yaşam, kavramların toplumsal sahadaki tekabüliyetlerine indirgenir ki, bu indirgeme, doğrudan faşist arzu pratiği olarak işlevlenir. Daha açık vurgulamak gerekirse, bunun adı sömürgeci faşist arzu pratiğidir. Egemen Batı felsefesinde yaşamın kavram-varlık özdeşliği yoluyla sömürgeleştirilmesi, sömürgeci arzu pratiğinden başka bir şey değildir. Bu faşist arzu pratiği olarak kavramın kendisi gösteren olarak çalışmaya başladığı anda da -tıpkı kavram olarak gördükleri devrim gibi- “Rojava bir devrim midir” gibi soruların sorulması mubah hale gelir. Neticede kavrama bakıp yaşamı, devrimi ve devrimciliği gösteren zincirlerine bağlamaya kalkmak Lacan’dan kalma bir alışkanlık gibi görünse de yaşamın Sokrates’ten beri yargılandığını ve sömürgeleştirildiğini biliriz. Oysaki, bizim açımızdan yaşam, tek bir düzlem olarak -farklanma-faklılaşma eşikleriyle- içkinlik düzlemini ifade eder. Nietzscheci anlamda içkinlik düzlemindeki virtüelliğiyle, içerisinden taşan kuvvetleriyle düşünülür. O yüzden mesele, içkinlik düzleminde kalarak, yaşam denilen şeyin kavram tarafından aşkınlaştırılmasına, kapılmasına, sömürgeleştirilmesine izin verilmeden bedenin, ortak olanın virtüelliğiyle inşasıdır. Bu gerçekleştiğinde kavram, bu sahada gösteren olarak değil, göstermeyen-gösterge olarak açığa çıkar. Yaşamın kuvvetlerinin açığa çıkarıldığı tabloda öznellik üretimlerini ifade eder. Kavram, göstermeyen-gösterge olarak çözümlendiğindeyse kavram-yaşam ikiliği yerinden edilir. Şimdi, söz konusu olan şey bu ikiliğin kendisi değil, kavramın yaşamın içerisinde öznellik üretimi olarak devinmesidir. Deleuze’ün tabiriyle söyleyecek olursak, “kavram artık bir hayvan”dır.

Bu eksende altını çizmemiz gereken nokta, yaşam dediğimizde vitalist bir tutum takınılmadığı gibi yaşamın organik bir bütün şeklinde de kavranmadığıdır. Zira meseleyi arzu düzleminde okumanın tek yolu yaşamın inorganik olduğunu söylemekten geçer. Burada yaşam, klasik anlamda bir vitalizmin yeniden canlanışı değildir. Ondaki gibi yaşamın kendisi maddeye aşkın veya dışsal bir “yaşam ilkesi”yle açıklanmaz; hiçbir aşkın “canlılık ilkesi”ne veya “ruh”a dayanmaz. Çünkü kendisine içkin olarak yukarıda da değinildiği gibi farklanma-farklılaşma eşikleriyle düşünülür. Bu nedenle Deleuze’e referansla, “inorganik yaşam”, yaşamın organizmanın içinde değil, olsa olsa organizmayı mümkün kılan, ama onun ötesindeki kuvvetler alanında yer almasıdır. Bu inorganiklik, cansız olanla canlı olan arasında bir sınır çizmemeyi, yaşamı varoluşun tüm kiplerine dağıtılmış bir yaratıcılıkla kavramayı olanaklı kılar. Bu noktada organizma, yaşamın nedeni değil, onun belirli bir katmanlaşma biçimidir. Organizma, yaşamın akışını belirli bir katmanlar düzeyinde düzenleyen geçici bir biçimdir. Dolayısıyla inorganik yaşam, organizmanın çözülmesi değil, organizmanın ötesinde süren bir yeğinselliktir. Bergsoncu anlamda “yaşam sürekliliği” yeniden yorumlanır: yaşam, özsel bir şey olmaktan çıkıp, varlığın kendi üretken akışı haline gelir.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin devrimci mücadelesi yaşamın, toplumsal bedenin ele geçirilmesi anlamında daima biyopolitiktir. Bu ele geçirme, egemen olmayan, yasaya dayanmayan otonom politik kurumlar üretme üzerinden cisimleşen komünalist örgütlenme yoluyladır. 

Sınıflaştırma yaşamın mülkleştirilmesi

Modernist Marksizm içerisinde yaşamın kendisine dair düşünce üretimine pek rastlanmaz. Yaşam üzerine tasavvurda bulunmak için kapitalizmin aksiyomatik analizi zaruri olduğundan Modernist geleneğin ölçüye dayalı çözümlemesi de buna izin vermez. Deleuze ve Guattari’den hareketle kapitalizm, salt bir üretim tarzı değil, yaşamı aksiyomatikleştiren bir makine olarak işler. Kapitalizm, feodal ya da geleneksel toplumların katı kodlarını çözmüş; ancak onları çözerken toplumsal sahanın akışlarını kendi aksiyomatik dizgesinde çalıştırmasıyla anlam kazanır. Deleuze ve Guattari’nin ifadesiyle söylersek, “kapitalizm, kodsuzlaştırılan akışların aksiyomatiğini oluşturarak öznelleştirmenin dünya çapındaki bir girişimi olarak” ortaya çıkar. Dolayısıyla kapitalizm yersiz-yurtsuzlaştırılan akışların aksiyomatiğinin oluşturulmasıyla çalışan devasa bir öznelleştirme makinesidir. Bu öznelleştirme de iki yönlü çalışır: bir yanda “toplumsal tabiiyet” (social subjection), diğer yanda ise “makinesel köleleştirme” (machinic enslavement). Kapitalizm, bu ikisine dair bir yığın dispositif dahilinde ele alınır. Bunlar, eşzamanlı ve eşmekansal olarak harekete geçen ve bu şekilde varolan iki vektördür. Toplumsal tabiiyet, özneyi kimlikler, temsiller, diller ve sembolik düzenler içinde tanınabilir kılar; makinesel köleleştirme ise özneyi bu temsillerin ötesinde, sürekli işlev gören, yani operasyonel bir bileşen haline getirir. Kapitalizmin öznelleştirme rejimi bu iki biçim arasında sürekli bir geçişkenlik üretir. Toplumsal tabiiyette özne; birey, ad, kimlik, cinsiyet, sınıf veya vatandaşlık gibi belirlenimlerle bir söylemsel düzene dâhil edilir. Bu düzende özne, “tanınabilir” hale gelmesi ölçüsünde toplumsal sahaya dahil olur; yani, toplumsal tabiiyet özneyi sabitleyerek, onu dilin ve iktidarın tanıma sistemlerine bağlar. Ne var ki kapitalizm, bu sabitlemeyi yalnızca görünür kılmak için yapar — çünkü özne, aynı anda makinesel köleleştirmenin içindedir. Makinesel köleleştirme, özneyi kimlikten çok işlev olarak var eden bir düzlemi imler. Burada özne; üretim, iletişim, dolaşım ya da tüketim ağlarında bir bileşen/devre parçası haline gelir. Bu anlamda özne, artık bir fail değil, bir işlevsel devredir.

Kapitalizmin bu öznelleştirme tarzları analiz edilmeden, yaşam üzerine düşünmek zorlaşacağından Modernist gelenek, Marx’ın “toplumsal ilişki” kavramına eğilme kolaycılığını sergiler. Yaşamın ve onun maddi koşullarının üretiminin ve yeniden üretiminin, ancak belirli toplumsal ilişkiler çerçevesinde temsil edilebileceği meselesi bunun zeminidir. Veyahut Marx’ın Felsefenin Sefaleti’nde toplumsal ilişki biçimleri olarak işaret ettiği üretim ilişkileri konusuna sıkışırlar. Kapital’in “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı” bölümünde meta biçiminin sırrı “üreticilerle toplam emek arasındaki toplumsal ilişkiyi de şeyler arasındaki, üreticilerin dışında varolan bir toplumsal ilişki olarak göstermesi” olarak açıklandığından kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşu meta fetişimi üzerinden vurgulanır. Ancak burası sınıflaştırma pratiği bağlamında anlaşılmaz. Daha doğrusu anlaşılsa da emeğin yaratma kudretinin mülkleştirilmesinin sadece yarattığının değil, tam da onun bedeninin, yaratıcılığının, yaşamının mülkleştirilmesi olarak çalıştığını idrak edemezler. Başka bir ifadeyle emeğin, kendi üretken kapasitesinin nesnesinden ayrıldığı fetişleştirme yoluyla işçi sınıfı olarak sınıflaştırılmasının politik pratiğinin, yaşamın tamamında geçerli olduğunu çözümleyemezler. Böylece sınıflaştırılma meselesi, yalnızca ekonomik düzeyde algılanan bir özneleşmeye indirgenir. Oysaki, sınıflaştırma yaşamın mülkleştirilmesi olarak okunduğunda, sınıfsızlaştırmanın politik pratiğinin de doğrudan kapitalist toplumsal bios’un, yani kapitalist toplumsal bedenin ortadan kaldırılması anlamına geleceğini görmek zor değildir. 

Kurumlar çokluğun bedeninden doğar

İşte, Kürt Özgürlük Hareketi’nin sınıfsızlaştırmanın etik-politik pratiğine dayalı komünalizme içkin komünizm ufku, tam da kapitalist toplumsal bios’un, bedenin ortadan kaldırılmasıdır. Marksizm-Leninizm’i yaşamın politik sınıfsızlaştırma pratiği olarak görmeyecek bir Marksist olmamalı elbette. Ancak bu gerçeklik, devletin ortadan kaldırılması gerçekliğine içkin olarak düşünülmek zorundadır. En nihayetinde devlet, egemenlik ilkesine dayalı sınıfsal tahakküm makinesidir. Emeğin sınıflaştırılmasını toplumsal bios olarak sürekli üreten devasa bir makinedir ve bu makinenin parçalanmasını hedefe koymayan bir komünizm ufkundan söz edilemez. Dolayısıyla kritik mesele, kapitalist toplumsal bios’un yerle bir edilmesinin ve komünist toplumsal bios’un inşasının devlet denilen makineden kurtulmaktan geçtiğinin gözler önüne serilmesidir. Bu anlamda devrimci mücadele, daima biyopolitik olmak mecburiyetindedir. Tarihsel koşullar veya zaman-mekân fark etmeksizin devrimci mücadelenin dayanağı, biyopolitik olmasından geçer. Daha net bir ifadeyle devrimci-oluş, biyopolitiktir. Bu, politik olanın doğrudan bios’a, toplumsal bedene bağlanmasını ve başka herhangi bir şeyden ayrılamazlığını ifade eder. Politik olan bu doğrultuda kesinlikle ayrı, özerk bir sahaya gönderme yapmaz; artık doğrudan yaşamın/bedenin örgütlenmesine, inşasına, tam anlamıyla ifade etmek gerekirse ele geçirilmesine dayanır. Burada komünizm ait olunacak yeni bir yaşam değil, kendinde aitliğe beden veren yaşamın üretimidir. Dolayısıyla komünizim, yeni etik-politik bedenleşmelerin yaratım gücü olarak çözümlenmek durumundadır. Nihai bir form ya da ulaşılan ideal durum olarak değil, yaşamın kendisini kurucu bir güç olarak üretimin üretimi şeklindeki yeniden üretmesi biçiminde düşünülmelidir. Burada mesele, devlet makinesinin iktidar ilişkilerinden özgürleşmiş bir yaşamın inşasıdır ki, bunun anlamı “kapitalizmin dışarısı” olarak komünizimdir.

Tekrar etmek gerekirse, KÖH’ü anlayacağımız anahtar yer burasıdır. KÖH’ün devrimci mücadelesi yaşamın, toplumsal bedenin ele geçirilmesi anlamında daima biyopolitiktir. Bu ele geçirme, egemen olmayan, yasaya dayanmayan otonom politik kurumlar üretme üzerinden cisimleşen komünalist örgütlenme yoluyladır. Bu kurumlar, toplumsal-politik işlevler olarak değil, komünalist örgütlenmenin ve komünalist yaşamın kurucu gücü olarak açığa çıkarlar; toplumsal bios’un örgütlenme tarzı tam da bu bağlamda sınıfsızlaşmanın etik-politik pratiğidir. Komünalist örgütlenme, toplumsal bios’u sınıfsızlaştırmanın içkin demokrasisidir. Son kertede KÖH’ün öznellik üretiminin kudreti, kurum üretme gücünden gelmektedir. Yaşamın her bir alanında öznellik pratiklerini devindiren bu kurumlar, çokluğun otonom kurumlarıdır. Mutlak demokrasinin inşası bu kurumlardan geçmektedir. İşte KÖH’ün devrimciliği, yani yarattığı dönüşümün her zaman için toplumsal bios, beden üzerinden söylenmesi bundandır ve bunun kendisi biçimleri sürekli olarak yersiz-yurtsuzlaştıran tekillik üretimi olarak çokluktur; kurumlar çokluğun bedeninden doğarlar. Bu, öznellik üretimi olarak kavramın tam da yaşamın içerisinden üretiliyor olmasına, yani yaşama ve yaşamın devrimciliğine içkin bir kuvvet şeklinde filizlenmesine göndermedir. 

Son kertede, “direnişten kuruculuğa ya da inşaya” söylemi asla silah bırakmaya indirgenemez. Mesele artık stratejinin çoklukta yeğinselleşmesinde gizlidir. KÖH’ün geldiği eşikte, yani öznellik üretim pratiklerinin gücü ekseninde strateji, çokluğun genel zekasından taşmaktadır ve silah bırakma hamlesi mutlak bir biçimde bu yönde anlaşılmalıdır. Stratejinin çokluğun genel zekasından taşması, şüphesiz yaşamın ele geçirilmesinden kaynaklıdır. KÖH’ün sıfır noktasından getirdiği hem kendi halkı hem de Orta Doğu’nun diğer halkları açısından bu dönüşüm, doğrudan yaşamın/bedenin ele geçirilmesi olarak inşa ettiği devrimci-oluşlardan kaynaklıdır. Silah bırakma hamlesinin yaratacağı yeni bedenleşmeler ise bundan sonra hiç şüphesiz virtüel olarak gözler önüne serilecektir.

 

Yaşam susturulamaz…

 

Yayın Tarihi: 18/12/2025