PolitikART
Toplum-Politika

Devrim Mefhumunu Yeniden Düşünmek – II: Kaos Aralığı

PolitikART Özel
Remzi Haydar
Kürdistan devrimci halk savaşının dayanağı olan yoksul köylülük ve şehirli lümpen proletaryası, klasik Marksizm açısından bakıldığında “devrimci” bir rol oynamazken, Türkiye ve Kürdistan özelinde devrimci mücadelenin taşıyıcı kolonları haline gelebilmiştir.

Kaos aralığı kavramı tarihi ve devrimi kavrayışta bir kopuşa işaret etmektedir. Bu kopuş en genel anlamıyla ilerlemeci Marksizm olarak tasnif edilebilecek, tarihin homojen ve yönlü akışına dönük ideolojik inancı sürdüren akımlardır. Marksizm’in bu yorumunda tarih, önden belirlenmiş görevleri, önden belirlenmiş öznelerin önüne çıkartarak çözülmesini beklemektedir. Büyük görev verici olan tarih, öznelere başkaca çelişkilerle (örneğin kimlik, cins vb.) bulanmamış zihinlere sahip olmayı salık vermektedir. Tarihsel ilerleme mantığı, devrimi gerçekleştirecek olan proletaryanın nicel ve nitel genişlemesiyle devam edecek ve dolayısıyla da her geçen gün devrim daha da güncel olacaktır. Tarih homojen ve yönlüdür bu anlayışta, bir ereğe doğru “ilerlemektedir”.

Ancak kaos aralığı kavramı tarihi ve devrimi kavrayış açısından kuramsal bir farklılık oluşturmaktadır. Bu noktada kaos aralığı tek başına olumlu “devrimci durum” ya da olumsuz bir “belirlenimsizlik” durumuna işaret etmemektedir. Kaos aralığı, sistemin eklemlenme ve sistemin yapılarının göreli istikrar kazanma dönemine tekabül etmektedir. Böylelikle sistemlerin ve yapıların özgün tarihleri, çatışma ve çelişkileri göz önüne getirilebilir. Bu noktada varlık ve oluşlarıyla sistem karşıtı güçlerin varlığı, kaos aralığında düşünmenin bir uzantısıdır.

Sistem ve Sistem Karşıtı Güçler

Her sistem, kuruluşu itibarıyla olumsal bir başlangıca sahiptir. Bu olumsal başlangıcı kaos aralığı kavramıyla düşünmek, göreli istikrar kazanmış bir yapının dağılmasının koşullarını incelemek anlamına gelmektedir. Her sistem, kuruluşunda ve istikrar kazanmasında çelişik eğilimleri kendi içerisinde barındırmaktadır. Genel olarak kapitalist modernite, devletçi uygarlık güçleriyle demokratik uygarlık güçlerinin mücadelesinin belirli bir dengesi üzerinde varlığına istikrar kazandırmaktadır. Bu noktada kapitalist modernitenin soyutlamanın üst bir düzeyi olduğunu, başkaca alt sistemlerde başkaca kaos aralıklarında istikrar kazanmış yapıların var olduğunu da hatırlatmak gerekir. Zira kaos aralığı topyekûn bir kriz değildir, kurucu bir moment kriz içerebilir elbette ama her yapının özgün tarihi içerisinde kayıtlı kurucu anı kriz olarak ele almamak gerekmektedir.

Böylelikle her sistem mücadelelerin karşı karşıya geliş hatlarını da içermektedir. Bu noktada tarihin önden belirlemiş olduğu ödevlerin ilerleyen zamanla birlikte öznelerin önüne geldiği homojen ve tek yönlü tarihin yerine, mücadelelerin karşı karşıya geldiği olumsal ve heterojen bir tarih kavrayışı yürürlüktedir. Zira karşıt güçlerin belirli bir dengesi sistemin istikrarını oluştururken egemen hale gelmiş güçler bu dengenin sürmesi için mücadele ederken, sistem karşıtı güçler de bu dengeyi bozmak üzere mücadele etmektedir. Dolayısıyla devrimci siyasal mücadele, siyasal mücadelenin varoluş koşullarına dönük bir mücadeledir. Böylelikle her özgün sistemde, sistemin çelişik eğilimlerinin ortaya çıkartılması ve sistem karşıtı mücadelenin bir bileşeni haline getirilmesi hedeflenmektedir.

Bugün kapitalist modernite, burjuvazinin kendi suretinde yarattığı bir dünyadır. Kapitalist sistem, tek tek özgün gelişimleri içerisinde anlaşılabilirdir. Zira, emperyalist aşamada kapitalistleşen ülkelerin varlığı, her yerde eşit ve homojen bir kapitalizme geçiş olmadığını da göstermektedir. Batı Avrupa’da doğan kapitalist modernite, çeşitli mücadelelerden geçerek, başkaca egemen sistemleri de kendisine bağımlı alt sistemler haline getirebilmiştir. Yerel güçlerin de desteği ve ittifakıyla kapitalist güçler, Türkiye ve Kürdistan’da hâkim hale gelebilmiştir. Ancak özgünlüğü vurgulamak gerekir zira yalnız kapitalist ilişkilerin gelişmesi değil, ulus devletin kuruluş süreci, Osmanlı bakiyesi, Kürdistan’ın sömürgeci boyunduruk altında tutulması gibi birçok özgün etken, Türkiye ve Kürdistan’daki kapitalist modernitenin ayırt edici yanlarını oluşturmuştur. Dolayısıyla bir sistem, kaos aralığındaki dengenin göreli istikrarlı hale gelmiş unsurlarının sürekliliği içerisinde anlaşılabilir.

Jiang Feng, Kill the Resisters, 1931

Sistem nasıl her özgün durumda özgün gelişme eğilimleri geliştiriyorsa sistem karşıtı güçler de bu mücadelelerin içerisinde olduğundan, özgün konumlanışlar ve mücadeleler geliştirebilir. Örneğin Türkiye ve Kürdistan’da Alevi kimliğinin süreklileşmiş sistem karşıtı eğilimi gibi. Ya da Kürdistan’da küçük burjuvazinin ulusal kurtuluşçu eğilimlerinin belirli dönemlerde yükselmesi gibi. Ancak bu noktada sistem karşıtı güçler, soyut bir “işçi sınıfı ve onun ittifakları”ndan değil, güncel mücadelelerin politik konumları üzerinden kurulabilmiştir. İşçi sınıfı mücadelesi, sistem karşıtı mücadeleyle bütünleşme eğilimi gösterdiği müddetçe devrimci bir rol oynamıştır.

Kürdistan devrimci halk savaşının dayanağı olan yoksul köylülük ve şehirli lümpen proletaryası, klasik Marksizm açısından bakıldığında “devrimci” bir rol oynamazken, Türkiye ve Kürdistan özelinde devrimci mücadelenin taşıyıcı kolonları haline gelebilmiştir. Böylelikle devrimci sistem karşıtı mücadelenin, tarihin önceden belirlenmiş görevleri önüne sunduğu öznelerin özel işi olmadığı anlaşılabilir. Bu süreç kaos aralığında kurulan dengenin çatlaklarında ve çelişkilerinde mevcut mücadelelerin çokluğu tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla bir kere tarih tarafından belirlenmiş bir ilerleme ve görev mantığının yerine her özgün sistemleşmede mevcut çatışma ve çelişkilerin gözden geçirilmesi mümkün olmaktadır.

Varlık ve Oluşlarıyla Sistem Karşıtı Güçler

Sistem karşıtı güçler, belirlenimden azade bir “öz” ya da “tarihin ayrıcalıklı özneleri” değildir. Sistem karşıtı güçler, sistemi oluşturan egemen mücadelelerin karşısında “demokratik uygarlık güçleri” olarak tanımlanan karşıt-güçlerdir. Örneğin kadın özgürlük mücadelesi, patriyarkanın özgün bir şekilde eklemlendiği kapitalist ulus devlet sisteminin karşıtı güçler üretebilmektedir. Ancak, liberal feminizm gibi akımlar, sistem karşıtı olarak değerlendirilemez elbette. Böylelikle mücadelelerin kuruculuğu öne çıkartılmaktadır. Bu noktada varlık ve oluş diyalektiği diyebileceğimiz bir başka kavramsallaştırmayı açıklamak gereklidir.

Sistem karşıtı güçler ayrıcalıklı özneler ya da önceden belirli özler olmadıklarına göre nedir? Varlık ve oluşlarıyla sistem karşıtı güçler tanımı, tam da bu sorunun yanıtını oluşturmaktadır. Sistemin kaos aralığında egemen güçlerin yürüttükleri mücadeleler “göreli istikrar” kazandığı takdirde, kendi kuruluşlarına içkin bir ötekiyi de ortaya çıkartmaktadır. Bu öteki, varlığıyla sistemin dışında olanları kapsamaktadır. Örneğin Türk ulus devleti Kürt gerçekliğine tam olarak böyle yaklaşmıştır. İnkârcı sömürgecilik Kürt’ü yok etme, kültürünü, dilini ve dolayısıyla varlığını yok etmeye dönük ulus devletin inşa stratejilerinden birisidir. Varlığıyla sistem karşıtı güçlerin yatağı olan Kürdistan, çeşitli isyan ve ayaklanmalara beşiklik etmiş, Kürdistan devrimci halk savaşının da etkisiyle sistemi tekrar kaos aralığına sürüklemiştir. Bugün, sistemin göreli istikrarını sağlayan unsurlardaki çatışma ve sarsılmalar, ulus devlete ilişkin kaos aralığını süreklileştirmektedir. Gerek uluslararası konjonktür gerekse de devletin iç dönüşümü bu kaos aralığından azade değildir. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki bir çeşit ebed-müddet sistem karşıtlığından söz etmiyoruz. Bu noktada sistemin göreli istikrar kazanmasıyla oluşturduğu öteki olarak varlığıyla sistem karşıtı güçlerin beşiğini oluşturan Kürdistan’dan bahsediyoruz. Elbette bambaşka olabilirdi, örneğin bugün yeni eğilimlerden birisi Kürt realitesinin sınırlı olarak tanınması sayesinde, sistem karşıtı güçlerin zayıflatılması stratejisidir. Bu noktada egemen güçler, kendilerine yakın olabilecek veya yakınlaştırılabilecek güçlerle ilişkiye geçerek Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni tecrit etmeyi hedeflemektedir.

Diğer taraftan, oluş kavramının işaret ettiği mücadele eğilimlerinden söz etmek gerekmektedir. Esasen varlık ve oluş diyalektiği iç içedir. Özellikle söz konusu toplumsal mücadeleler olduğunda birbirinden ayırt etmek imkansızdır. Bu noktada varlıklarını sistem karşıtı mücadelenin parçası haline getirebilen çeşitli mücadele birliklerinin de oluş halinde sistem karşıtı güçleri oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Sınıf, Sistem, Mücadele

Kaos aralığı kavramı, sistemin kuruluşundaki olumsallığı açıkladığı ölçüde, sınıf mücadelesinin çeşitli veçheleriyle de ilişki halindedir. Burada gerekli bir ayrım, sınıflar mücadelesinin ekonomist ve sınıf indirgemeci yorumlarının karşısında proletaryayı “burjuva toplumun yadsınması” için mücadele edenlerin genel kavramsallaştırması olarak kullanmakta yatmaktadır. Belirli bir Marksizm geleneği, ekonomist indirgemecilikten kendini kurtaramadıysa da özellikle Lenin’in ve Mao’nun sınıf ittifakları stratejileri bu noktaya işaret etmektedir. Tek bir devrimci sınıftan değil, proletaryanın ideolojik önderliğinde yürütülen mücadelelerden bahsederken Mao, fiili önderliği köylülüğün üstlenebileceği gibi sansasyonel bir fikir öne sürebilmiştir. Bu proletaryanın, içsel bir cevher ya da tarihsel bir ayrıcalık değil, sistem karşıtı mücadelenin genel adı olarak kullanılması demektir. Dolayısıyla burjuva sınıf mücadelesi, proletaryanın sistem karşıtı pozisyonunu sisteme içerecek çeşitli aygıtların var olmasına ve yeniden üretimine odaklanmıştır. Gerek devlet gerekse de devletin aygıtları, mücadeleleri sistem içinde tutacak çeşitli oyun kuralları geliştirmektedir. Eğer 2. Enternasyonal’in ihaneti yalnız önderlerinin oportünizmi olarak değil de sınıf mücadelesinin eğilimleri içerisinden açıklanacaksa, sendikalist, ekonomist eğilimin burjuva sınıf mücadelesine teslim olmasının bir sonucu olarak gerçekleştiğini söylemek gerekmektedir.

Dolayısıyla sınıf, önceden verili bir bütünlük olarak mücadelenin içerisine girmez. Sınıflar mücadelesinin sınıflara önceliği tezi, varlığın mücadele demek olduğunu öne sürmektedir. Ama her mücadele belirli koşullarda ya da belirli koşullara karşı verilmektedir. Devrimci siyasal mücadelenin oyunun kuralları üzerine olan mücadelesiyle, reformist mücadelenin oyunun kuralları içerisindeki mücadelesi arasındaki fark budur. Bu sebeple tek başına sendikalist eğilimin kolayca burjuva ulus devlet fikriyle yan yana gelebilmesi, milliyetçilik tarafından manipüle edilebilmesi gerçekleşebilmektedir.

Böylelikle sistem, yalnızca ayrıksı bir biçimde duran bir yapıyı değil, çeşitli yapıların eklemlenmelerinden doğmuş göreli istikrarlı yapıyı açıklamaktadır. Bu noktada burjuva sınıf mücadelesinin egemenliği, ulus devlet ve tekçi zihniyette kendisini gösteren bir egemenliktir. Bu egemenlik elbette belirli müzakere edilebilir alanlara sahipse de (birtakım ulusalcıların kendilerine muhalif hatta sosyalist demesinin önünü açan tam da budur), oyunun kurallarının dışına çıkılması için kaos aralığının gözden geçirilerek sistem karşıtı güçlerin eğilimlerinin göz önüne getirilmesi gerekmektedir.

Sonuç

Sonuç olarak homojen ve yönlü tarih anlayışının karşısında her özgün toplumsal formasyonun anlaşılması için, yapıların özerk tarihlerinin anlaşılması gerekmektedir. Tek ve bütünleşmiş bir tarihin yerine parçalı ve heterojen bir tarih kavrayışı geçirilmediği müddetçe tarihsel olgu ve olayları anlamak imkânsız hale gelmektedir. İlerlemeci anlayış, proletaryayı işçi tanımıyla eş anlamlı kullanarak onu tarihin ayrıcalıklı öznesi kılarken siyaseti imkânsız hale getirmektedir. Bu noktada her şey birtakım yanılsamaların ortadan kaldırılmasına indirgenmiş pedagojik bir önderlik sorununa bağlanmaktadır. Ancak diğer taraftan sistemin kuruluşundaki olumsallığı anlamak, sistem karşıtı güçlerin mücadele eğilimlerini anlamak ve onlardan öğrenmek anlamına gelmektedir. Mücadelelerin çoğulluğundan korkmayarak, sistem karşıtı mücadelenin pozisyonlarının ittifakını sağlamaya dönük bu çoğulcu mücadele, tam da proletarya kavramında bütünleştirilmiş burjuva toplumu yadsıma mücadelesidir.

Kapitalist modernite kavramının işaret ettiği bugünkü durumu açıklayan genel sistem teorisi, ancak alt sistemlerin anlaşılması ve özerk yapıların kavranmasıyla mümkündür. Bununla birlikte demokratik uygarlık güçlerinin (ki bu kavram her zaman için proletaryanın eş anlamlısı değildir, büyük oranda daha geniş bir alanı tarif etmek için kullanılır) mücadele stratejilerini geliştirmesi, oyunun kurallarını anlayıp, onları reddeden mücadele hatlarının ortaya çıkartılmasıyla mümkündür. Bunun koşulu, kaos aralığında düşünmekten geçmektedir.

Yayın Tarihi: 23/09/2023