Bugün hala kimi çevrelerce “sol Kemalizm” denen hayali bir toplamla kurulmaya çalışılan rabıta, ilerlemecilik mefhumunun etkisi altında “kalkınmacı, ilerlemeci, burjuva devrimini tamamlayıcı” bir pozisyonun savunulmasından ileri gelmektedir.
Tarihin ilerlemesi fikri, her ne kadar 21. yüzyılda akademik-popüler olarak sıklıkla sorgulanmışsa da 20. yüzyılın ilk yarısında neredeyse tartışmasız kabul görmüştür. Bu anlayışa göre, tarih kümülatif bir ilerleme yaşamaktadır. Bu durumda geçmiş, arkaik olanın yerini sürekli yeni olan almakta, insanlığın birikimi ortak ya da parçalı olarak ilerlemektedir (Liberaller genel iyinin ortak olduğu kanaatindeyken, Marksistler genel iyiyi oluşturan sınıfın boyunduruk altında olmasına işaret etmekteydi). İlerlemeye eşlik eden ahlaki meşrulaştırma da hem ilerlemenin mutlaklığını hem de bu mutlaklığın “genel iyi”yi oluşturduğunu içermektedir.
Bu fikir, 20. yüzyıl sosyalizmleri için de aynı ölçüde ilham verici olmuştur. 2. Enternasyonal’in amentüsü olan ilerleme fikri, Kautsky’nin süper emperyalizm tezlerinin dayanağını oluşturmuştur. Ancak, yalnızca Kautsky’yle sınırlı olmayan bu çerçeveyi Balibar iki koldan ele almaktadır; bir tarafta ilerlemenin “sosyalizm lehine” bir ilerleme olduğu ve kesintisizleştirilmesi gerektiğine dair 2. Enternasyonal anlayışı, diğer tarafta ise, Rosa Luxemburg’ta da görünen “felaketçi” yorum.[i] Buna göre de kapitalizmin ilerlemesi, bir çöküşü kaçınılmaz olarak insanlığın önüne getirecektir. “Ya sosyalizm ya barbarlık” sloganında kendisini gösteren bu felaketçi anlayış, tarihsel ilerlemenin yönü olduğuna dair bir inançtan beslenmektedir. Bu iki ufuk arasında Lenin, ilerleme fikrini son haddine kadar zorlamış, devrimci durum anlayışında ilerlemenin yerine mevcut güçlerin dağılımına etki etme fikrini öne sürmüştür. Elbette yazının boyutlarını kat kat aşsa da Lenin, tarihsel ilerlemeyi bir süreklilik olarak değil, kesintili, sıçramalı ve “somut durum” ekseninde ele almıştır. Bunlara rağmen Lenin de ilerlemenin yönü mantığını sürdürmektedir. Lenin’in ele avuca sığmaz konjonktürel düşüncesi kendisini neredeyse her devrimci mücadelede var ettiyse, bunun sebebi ilerleme mantığını olanca gücüyle zorlamasıdır.
20. yüzyılın başında var olan bu durum daha sonra Komünist Enternasyonal’de de benzer biçimlerde kendisini göstermiştir. 1920’lerin ortasında yoksullukla boğuşan devrimci Rusya’nın üretici güçleri geliştirmeye dönük hamleleri, üretici güçlerin gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılarak, tarihin sosyalizme doğru akışını hızlandırma düşüncesini geliştirmiştir. Bu şekilde hâkim hale gelen ekonomist anlayış dönemin KP’leri için mutlak kabul görmüştür. Mao dönemi ÇKP’sinde ilerleme fikriyle ilgili çeşitli biçimlerde sürdürülen tartışmalar ve Büyük Proleter Kültür Devrimi süreçleri ayrıca ele alınmayı hak etmektedir. Ancak, bütün bu çerçeveden 20. yüzyıl sosyalizmlerinin, birtakım kısa devreler dışında, ilerleme mantığını aşamadığını, tarihin yönlü akışına duyulan inancı beslediğini görmek mümkündür. Tarihin bu şekilde eskatolojik veya lineer değerlendirilmesinin Marx’tan bağımsız olmadığını söylemek, meşhur 1859 Önsöz’ünde şematik “üretim tarzlarının sıralı ilerlemesi” formülünün düzenli bir biçimde dogmalaştırılmasının etkisini göz ardı etmemek gerekir.
Türkiye Solunda İlerlemecilik
20. yüzyıl sosyalizmlerinin bir parçası olarak Türkiye solu da erken döneminden itibaren ilerlemecilik mefhumuyla yakından ilişkili olmuştur. Bugün hala kimi çevrelerce “sol Kemalizm” denen hayali bir toplamla kurulmaya çalışılan rabıta, ilerlemecilik mefhumunun etkisi altında “kalkınmacı, ilerlemeci, burjuva devrimini tamamlayıcı” bir pozisyonun savunulmasından ileri gelmektedir. SİP geleneğinin bu ilerlemeciliği, kendisini bugün TKP-TİP’in çeşitli biçimlerde “sol Kemalist kitle” veya “sol Kemalizm”le doğrudan ilişki kurma arzusunda göstermektedir. Cumhuriyetin kazanımları denen burjuva devrimi ilkelerinin sonuna kadar ilerletilmesi ve “halkçılaştırılması”yla gerçekleşecek sosyalizm fikri mutlak ilerlemeciliğin en kaba biçimi olarak kendini göstermektedir. Bu noktada sosyalizm, burjuva devriminin yarım kalmışlığını, onun önündeki tarihsel engellerin kaldırılarak tamamlamaya dönük bir burjuva devrimi uzantısı olarak ele alınmaktadır. Tarihsel olarak SİP geleneğinin içinde yer aldığı anlayışlar bu fikri şu veya bu şekilde savunmayı sürdürmüştür. Zira tarihsel TİP, ilerlemeciliğe dönük eleştirilerin hiçbirisinden muaf değildir.
İlerlemeci sosyalizm anlayışı hala çeşitli biçimlerde varlığını sürdürse de 71 devrimciliği olarak anılabilecek Türkiye ve Kürdistan devrimcilerinin teorik ve politik kopuşuyla birlikte ayrı bir hattın var olduğunu söylemek de mümkündür. 71 devrimciliği kaba ilerlemecilikten, burjuva devriminin yarım kalmışlığını tamamlamaktan koparak, devrim üzerine düşünmenin imkanlarını aramıştır. Bu dönemde İbrahim Kaypakkaya’nın ve Mahir Çayan’ın özgün katkıları, Kemalizm’e ve devrimciliğe dair anlayışta bir yırtılma yaratmıştır. Kemalizm’in tarihsel ileriliği miti İbrahim Kaypakkaya tarafından tuzla buz edilmiş, konjonktürün içindeki yeri gösterilerek niteliği gözler önüne serilmiştir. Hemen bir parantezle Mahir Çayan’ın sol Kemalizm ya da “anti emperyalist tutum alan küçük burjuva milliyetçiliğine” ilişkin sözlerini de açıklamak gerekir. Bu noktada Çayan, mevcut güçler içerisinde madden var olan bir eğilime ilişkin konuşmaktadır.[ii] Bugün, belirli dogmatik eğilimleri taşıyan Çayancı gruplarda ilerleme mantığının tekrar baskın hale gelmesi, tarihsel ilerilik ve tarihsel gerilik kavram çiftinin siyaset açısından önemli hale gelişi ayrı bir sorundan kaynaklanır. Bu durum elbette ilgili hareketlerin özgün durumlarıyla ilişkilidir.
Violeta Parra (Chile), Untitled (unfinished), 1966. Embroidery on sackcloth, 136 x 200 cm.
71 Devrimciliği’nin oluşturduğu devrimci demokratik gelenekler içerisinde de ilerleme mantığının kendisini şu veya bu şekilde sürdürdüğünü görmek mümkündür. Zira, Marksist Teori Dergisi’nin varoluşsal kriz tezi tam da felaketçi ilerleme tezinin bir türevidir. Buna göre kapitalizm “tarihsel sınırlarına ulaşmış” ve kendisini yeniden üretmekte güçlük çekmektedir.[iii] Bu anlayışa göre üretici güçlerin geliştirme yeteneğini kaybeden kapitalist üretim tarzı, çeşitli mali, siyasal krizlerle bu süreci sürdürmekte ancak varoluşuna ilişkin bu krizi aşamamaktadır. Bu tezin diğer versiyonu Troçkist “Çöküş Dönemi” tezidir. Buna göre artık kapitalizm “tarihsel ilerleme”deki rolünü oynamış ancak gerektiği vakitte ortadan kalkmayarak çürüme eğilimine girmiştir. Özet olarak bu tez, tarihsel ilerlemenin belirli bir aşamasında zorunlu bir üretim tarzının, ortadan kalkması gereken tarihe direnerek çürüme ya da varoluşsal bir krize girmesiyle sonuçlanmasını içermektedir. Bu iddia, yönlü ve üretici güçlerin önceliğini kabul eden temel tezin sürdürülmesi anlamına gelmektedir.
Özetlemek gerekirse 20. yüzyıl sosyalizmlerinde de Türkiye solunun tarihinde de ilerlemeye ilişkin anlayış, klasik Marksist tezlerin belirli revizyonlarla sürdürülmesi anlamına gelmiştir. Bu noktada yırtılan bir ufukta İbrahim Kaypakkaya ve Mahir Çayan’ın varlığı, daha sonra ardılları üzerinde de etki edecek önemli bir alan açmıştır.
İlerlemeden Kaos Aralığına; Bir Kopuşu Sürdürmek
“Doğu Sorunu” ya da geri bıraktırılmışlık sorunu çerçevesinde ele alınan Kürdistan’ın durumuyla ilgili özgün bir değerlendirme KÖH tarafından yapılmıştır. Buna göre Kürdistan’ın bilinçli geri bırakılmışlığı -aynı anlama gelmek üzere üretici güçlerin gelişmesinin engellenmesi veya tahrip edilmesi-, ilerleme mantığına kurban edilmemesi gereken önemli devrimci bir imkân vermiştir. Bu durum tarihin yönlü ve zorunlu akışına ilişkin inancın değil mevcut ve müşterek bir devrimin inşasına girişilmesi için fırsat olarak görülmüştür. Kürdistan’ın üretici güçlerinin gelişmemişliği Kürdistan’da komünal ilişkilerin kurulmasının imkânı olarak anlaşılmış, “sınıflaşmaya karşı direniş” imkanları devrimci bir siyasalın parçası kılınmaya çalışılmıştır. Esasen Dev-Genç geleneğinin bir parçası olarak KÖH, tam da ilerlemenin dışında düşünmenin zorunluluğu içinde kurulmuştur.
Devrimi bir ilerleyen zaman ve gelişen üretici güçlerin eşiğiyle ilgili değil, üretim ilişkilerinin dönüşümü çerçevesinde ele almak zorunluluğu ilerlemeye ilişkin soruların güncel tutulmasını sağlamıştır. 90’lara gelindiğinde Sovyetlerin çöküşü, Çin’in kapitalist yola girişinin çoktan gerçekleşmiş olması gibi sebepler, dünya devrimci hareketlerinin ilerlemeye ilişkin soruları ortaya atmasını ve “geri dönüş sorunu” adı verilen çerçevede tartışmasını sağlamıştır. Ancak, bu dönemde KÖH’nin cephanesinin güçlü olduğunu belirtmek gerekir. İlerlemeye duyulan inanca ilişkin eleştirilerin yanı sıra bir alternatif kavram öne sürülmüştür: kaos aralığı. Elbette kavram, kendisine ihtiyaç duyulan anda değil, gecikmeli olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, ilerleme fikrinin karşısında kaos aralığı fikri, zamana ilişkin algıyı da dönüştürmüştür.
Kaos aralığı kavramı, her yapının başlangıcında mevcut kaosun, ilişkilerin göreli istikrarlı yapılara dönüştüğü bir kurucu anın, konjonktürel karşılaşmanın varlığına işaret etmektedir. Bu kavramla birlikte başlangıç, yapının kendisinde sürmeye devam eden bir başlangıç olarak ele alınmaktadır. İlerleme mantığının aksine yapılar geri dönüşsüz, mutlak ilerlemenin değil, başlangıcına kayıtlı mücadele eğilimlerinin ürettiği “göreli istikrarlı” bir denge durumunun sürecini işaret etmektedir.[iv] Bu noktada yapıların birlik ve dağılmalarına ilişkin eğilimler, tarihin önceden görevlendirdiği bir öz olarak “işçi sınıfı”nın ortaya çıkışına indirgenemez. Yapıların birlik ve dağılımına ilişkin eğilimler, kaos aralığında göreli istikrarlı hale gelmiş ilişkiler ve mücadeleler içerisinde mevcut “sistem karşıtı güçler” ya da “demokratik modernite güçleri” olarak anlaşılabilir. Bu sayede özgün toplumsal mücadelelerin çoğulluğu, devrimci mücadelenin bir engeli değil iticisi haline gelebilmektedir.
Dolayısıyla evrensel, lineer ve homojen tarih anlayışının karşısında kaos aralığı kavramı, mevcut toplumsal formasyonun olumsal ve tikel niteliğini işaret etmektedir. Başlangıcında ve kendisini yeniden ürettiği kaos aralıklarında mevcut sistem, kendisinin karşıtı olan güçleri de “uysallaştırma”, “uyruklaştırma” girişimlerini içerir. Bu sayede sistemlerin özgün eğilimleri ve özgün tarihlerinin mevcut olduğunu öne sürmek mümkün hale gelmektedir. Bu sayede tarihin homojen ve ilerleyen mantığının aşılması, bu doğrultuda bir özgürlük sosyolojisinin kurulması gerekliliği öne sürülmektedir. Bugün özgürlük sosyolojisine bu açıdan yaklaşmak, mücadeleci güçlerin bilgi cephanesine yapılacak bir katkı olarak görülebilir.
Sonuç
İlerleme mantığının hakimiyeti 20. yüzyıl sosyalizmlerinin zafer ve yenilgilerinde önemli bir yer tutmaktadır. İlerleyen ya da ilerletilmesi gereken tarih anlayışı yaşayan sosyalizmler içinde hâkim olmasına rağmen gerek Lenin gerek ise Mao ilerleme mantığını sınırlarına kadar zorlamış, tarihe ilişkin lineer anlatıda çatlaklar yaratmıştır. Bütün bu istisnalara rağmen 20. yüzyıl sosyalizmlerinde ilerleme mantığı şöyle ya da böyle tarih anlayışını tamamen kaplamış eskatolojik, ilerlemeci ve indirgemeci birçok eğilime kaynaklık etmiştir. Bu anlayışlar Türkiye solu içerisinde etkili olmayı sürdürmektedir.
21. yüzyılın şafağında KÖH, ilerleme mantığının karşısına kaos aralığı ve özgürlük sosyolojisi kavramlarını öne çıkartarak, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketi açısından bir zihniyet devriminin işaret fişeğini yakmıştır. Tarihin lineer, yönlü ve homojen akışının karşısında kaos aralığında kurulan yapıların “göreli istikrarlı” mevcudiyetini ve eklemlenmelerini öne sürerek, alternatif bir tarih okumasının önünü açmıştır. Böylelikle tarihin ayrıcalıklı önden verili öznesi olarak muhayyel bir sınıf kavramı yerine, mevcut sistemin eğilimlerinden türeyen mücadelelerin çoğulluğu içinde mümkün devrimci pozisyonların birleşik mücadelesi olarak sistem karşıtı güçlerin mücadelesi geçirilmektedir. Bu sayede birçok mücadele, özgün varlığını koruyarak devrim sürecinin bir parçası olabilmektedir. Bu mantıkta devrim, “varılması gereken bir an” olarak ilerleyen zaman sorunu olmaktan çıkartılmış, “mevcut ve müşterek bir süreç”in kendisi haline getirilmiştir. KÖH’nin süreklileşmiş sloganlarından birisi devrimin beklenmeden kişinin devrime dönüşmesidir. Demek ki devrim, bir ilerleyen zaman sorunu değil, mevcut eğilimlerin ortaya çıkarttığı pozisyonlara müdahaleler ederek sistem karşıtı mücadelenin dağılımdaki etkisinin süreklileştirilmesi olarak ele alınmaktadır.
Son olarak, kaos aralığı kavramına dair bu yetersiz ve fazlasıyla betimleyici anlatı, bir yazarın ya da bir köşe yazısı serisinin altından kalkamayacağı bilimsel ve felsefi bir sorunsaldır. Dolayısıyla özgürlük sosyolojisini kaos aralığı kavramıyla düşünmek, başkaca kapsamlı çalışma ve mücadelelerin ortaya çıkartabileceği önemli bir teorik hattır.
Dipnot ve Kaynakça
[i] Balibar, (2011), Siyasette Savaşın Belirlediği Felsefi Uğrak: Lenin 1914-16, Otonom Yayınları, Yeniden Lenin iç.
[ii] “Kemalizmin Kürt ulusuna uyguladığı, milli baskı politikası ile, emperyalizme tavır alan 1920’lerin Kemalizm politikası birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü, Kemalist iktidar 1923’ten sonra devrimi ileriye götüremedi, işçilere, köylülere ve Kürtlere karşı baskı uyguladı. Kemalistlerin o dönemdeki niteliği buydu. Bizi ilgilendiren Kemalistlerin “sol” tavrı, emperyalizmle bağımlılık ilişkileri geliştikten sonra önem kazanmıştır. Özellikle 1960’lardan sonra Kemalistlerin emperyalizme karşı olan tavrını bir kenara bırakıp, ittifaklar içine almamak mümkün değildi. Bu emperyalizme karşı ortak mücadelede iki ulustan emperyalizme tavır alan milliyetçilerin aynı ittifakın içine alınmasıdır. Ve doğal olarak kendi içinde çelişkilidir. Aksi taktirde, salt Kürt küçük-burjuva milliyetçilerini ittifaka alıp, Türk küçük-burjuvazisinin “sol” kanadını bir kenara bırakmak sekterlik olur. Diğer bir nokta da, Kemalizmin ittifaklar içinde ele alınmasının özü, küçük-burjuva “sol” kanadın ittifaka alınmasıdır. Bugün bu tavır Demokratik Halk Devrimi süresince-gündemdedir. Fakat, küçük burjuva “sol” kanadı, eskiden Kemalistlerin ağırlığı yüzünden “Kemalizm” başlığı altında ele almanın zorunluluğu kalkmıştır. 12 Mart 1971’den sonra, Kemalizm bu fonksiyonunu yitirmiştir.” (s.106) Devrimci Sol’un 1979 tarihli Kürdistan ve Türkiye’de Kürt Sorunu isimli broşüründe meselenin ele alınışı bu şekildedir. Bu kadar uzun bir alıntı vermemizin sebebi, esasen Çayan geleneği içinde belirli bir eğilimi açıklayan bir alıntı olmasıdır. Bu anlayışın karşısında Kurtuluş Sosyalist Dergi’nin sömürgecilik tartışmasındaki pozisyonuna işaret etmek yerinde olacaktır.
[iv] “Ayrıca toplumsal olaylar dahil, tüm evrensel olaylar ve oluşumlar, kuantumsal ve kaotik dediğimiz bir ortamı gereksinirler. Kuantumsal ve kaotik ortamlar yaratılış ortamlarıdır. Henüz derinliğine incelenmemiş olsalar da varlıkları kesindir. Hem ‘her an’ hem de ‘kısa aralıklarda’ ‘olup bitenler’ tarafından ayakta tutulan tüm uzun, orta ve kısa süreli oluşumlar bilimin giderek ilgilendiği temel konulardandır. ‘Kuantum anı’ ve ‘kaos aralığı’ olarak da adlandırabileceğimiz bir nevi ‘yaratılış anı’ ihmale gelmez. Evrende özgürlük olasılığı bu ‘an’da gerçekleşmektedir. Özgürlüğün kendisi ‘yaratılış anı’yla ilgilidir. Farklı nitelikleri de olsa, doğadaki ve toplumdaki tüm yapılar, hem inşa olarak hem de ayakta kalma ve yaşam süreleri bakımından ‘yaratılış anları’na ihtiyaç duyarlar.” https://demokratikmodernite.org/toplumun-kendisi-en-gelismis-tarihtir/
Yayın Tarihi: 21/09/2023
