Aşağıdaki metin, Nikos Maziotis’in, Pola Roupa’nın “Devlete Karşı Komün” adlı kitabının tanıtım etkinliğinde telefonla bağlanarak yaptığı sunumun dökümüdür. Etkinlik 31 Mayıs 2024 tarihinde Panteion Üniversitesi’nde, Devrimci Mücadele’nin (Revolutionary Struggle) mahkûm üyeleri P. Roupa ve N. Maziotis ile dayanışma meclisi tarafından düzenlenmiştir…
“Yoldaşlar, sizleri selamlıyorum. Hepinize güç diliyorum.
Aslında yoldaş Pola Roupa’nın “Devlete Karşı Komün” kitabının tanıtımı, iki yıl belki daha da önce, yoldaş hâlâ hapisteyken yapılmalıydı. Sanıyorum ki yoldaş Pola bu konuda daha ayrıntılı konuşacaktır. Ben yalnızca siyasi muarız, siyasi “suç” ve dolayısıyla siyasi tutsak kavramları ve bu kavramların tarihsel evrimi üzerinde duracağım. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, “Devlete Karşı Komün” kitabı, Devrimci Mücadele’nin yıllar boyunca görülen davalarında sergilediği siyasi savunmanın bir ürünüdür. Bu kitap, her türden devlet gücüne ve onun keyfi eylemlerine karşı doğal bir direniş hakkının olduğunu savunduğumuz, Devrimci Mücadele’nin tüm duruşmalardaki siyasi savunmasının bir meyvesidir. İşte bu yüzden bizler, Devrimci Mücadele’nin eylemleri için hiçbir zaman suçluluk duymadık ve mahkemelerde hiçbir zaman “suçlu” olarak özür dilemedik.
“Devlete ve her türlü otoriter iktidara karşı direniş hakkı, komünalizm, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma ilkelerine dayanan devlet dışı veya öz-örgütlü toplumların yaslandığı doğal hukuka dayanan, süreklileşmiş bir tarihsel meşruiyete sahiptir.”
Devlete ve her türlü otoriter iktidara karşı direniş hakkı, komünalizm, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma ilkelerine dayanan devlet dışı veya öz-örgütlü toplumların yaslandığı doğal hukuka dayanan, süreklileşmiş bir tarihsel meşruiyete sahiptir. Ve, bu öz-örgütlü toplumlarda, örneğin özgür şehirlerde, Orta Çağ’dan merkezi ulus devletin ortaya çıkışına kadar var olan Avrupa komünlerinde, otoriter liderlere ve devletlere, monarşilere, feodal beyler veya üst düzey din adamlarına karşı direniş ve karşı koyma hakkı -özellikle silahlı direniş- doğal bir hak olarak mevcuttu. Bu direniş hakkı, örneğin Avrupa komünlerinin anayasal tüzüklerinde ve 1793 Fransız Devrimi Anayasası’nda -Fransız Devrimi’nin en demokratik anayasası- kendini göstermiştir. Bu anayasa, hükümetin haklarını ihlal etmesi durumunda halkın hükümete karşı ayaklanma hakkına sahip olduğunu öngörmüştür. Aynı şekilde, burada [Yunanistan’da - ç.n.] 2010-2012 yılları arasında, güncel hukukta bile yasa dışı ve anayasaya aykırı olan memorandumlara karşı gerçekleşen isyan da bu hakkın tarihsel devamı olarak değerlendirilebilir.

Pola Roupa
Siyasi muarızların veya siyasi “suç” kavramlarının tanınmasına dair tarihsel bir evrim mevcuttur. Antik çağlardan itibaren, dünyada baskın toplumsal örgütlenme biçimi komüniteryanizm iken, devlet ve otoriter güç bu kuralın istisnasıydı. Toplumlar nezdinde “siyasi suç”, devletlerin ve otoriter liderlerin pratikleriydi. Zira krallar, imparatorlar, aristokratlar, köle sahipleri ve kilise yöneticileri; köylüleri, özgür şehirleri ve genel olarak halkı boyunduruk altına almak ve iktidarlarını dayatmak için güç, savaş ve katliam yoluna başvuruyorlardı. Bu durum, antik Atina demokrasisinde de geçerliydi; vatandaşlar, oligarşi ve tiranlık taraftarlarının yurttaşlara (Demos) ve cumhuriyete yönelik saldırılarını “siyasi suç” olarak kabul ederdi. Bu nedenle, cumhuriyeti talan edenlerin ve tiranların öldürülmesi cezalandırılabilir eylemler olmaktan ziyade vatandaşlar tarafından onurlandırılmaktaydı. Ve bu MÖ 411'de “Demos Eklesiası”nda (Vatandaş Meclisi) Demophantos'un sözde kararında kaydedilmişti.
Daha sonra, tarihsel bir dönüm noktasında, feodalizmden burjuva toplumuna geçiş ve tüm toplumsal işlerin yönetiminde tekelleşmeyi, topluluklardan bu yetkiyi zorla alarak gerçekleştirmeyi amaçlayan merkezi bir ulus-devletin ortaya çıkışıyla birlikte “siyasi suç” ve siyasi muarız kavramları değişerek merkezi devlete karşı halk hareketlerinin eylemlerini kapsar hale geldi. Bir noktaya kadar, 19. yüzyıl ortalarına kadar yükselen burjuvazi bile, henüz iktidarını pekiştirmemiş ve feodal kalıntıların tasfiyesini tamamlamamış olduğu için, siyasi muarız kavramını kabul etmiş ve siyasi “suçluyu” yüceltmiştir.
Bu dönem, Fransız Devrimi sırasında yaşayan Eşitler Komplosu üyeleri Gracchus Babeuf ve Filippo Buonarroti ile tanınmış devrimci Auguste Blanqui gibi, rejimi devirmek için adanmış devrimcilerin silahlı eylemlerini savunan ve halk hareketleri tarafından onurlandırılan devrimcilerin var olduğu bir zamandı. Mahpus Blanqui, 1871’de Paris Komünü’nün onursal başkanı olarak ilan edilmişti. Birinci Enternasyonel'in çoğunun desteklediği anarşist Mikhail Bakunin, devrimciler tarafından gerçekleştirilecek komplo niteliğindeki silahlı eylemin de aynı derecede savunucusuydu. 1848 Haziran’ında Paris'te işçi sınıfının burjuvaziye karşı silahlı ayaklanması ve özellikle de Paris Komünü katliamı (1871) sonrasında, burjuvazi Fransa'da iktidara geldiğinde (İngiltere'de zaten iktidardaydı), Almanya ve ABD'de burjuvazi artık siyasi muarızların varlığını tanımıyordu, onlar için sadece suçlular ve teröristler vardı. Ve bu tanımın ilk hedefi, 1890’lardan Birinci Dünya Savaşı arası döneme kadar “silahlı propagandacılar” olarak bilinen anarşistlerdi. Bu kişiler, kralların, devlet başkanlarının, başbakanların, asker ve polis yetkililerinin suikastlarını gerçekleştirmiş veya sermaye hedeflerine saldırılar düzenlemişlerdi.
Ne yazık ki hem Engels hem de dönemin Marksist sosyal demokrasisi, bu eylemleri, sosyalist partilerin devlet seçimlerine katılması lehine, “bireysel terörizm” olarak kınamıştır. Daha sonra, 1917 Rus Devrimi’nden sonra, suç unsurunun ve suçluluğun tanımı, komünistleri ve komünist partileri de kapsayarak, onların kriminalize ve depolitize edilmesini içermişti.
Benzer bir süreç, Venizelos’un 1929’da “İdionymon” yasasıyla başlayarak ve özellikle Metaksas Diktatörlüğü’nden sonra, 1940’ların iç savaş yıllarında ve 46-49 döneminde zirveye ulaştı. Bu dönemde, komünistler ve Yunanistan demokratik ordusunun gerillaları depolitize etmek ve hatta dehümanize edilerek ortadan kaldırılması amacıyla “eşkıya” olarak yaftalandı. Eski günlerde ödül avcılarının kelle avcılığı gibi, “kelle avcılığı” mevcuttu.
İkinci Dünya Savaşı'nda işgal altındaki Avrupa'da, Yunanistan, İtalya, Fransa ve Yugoslavya'da çoğu komünist olan Ulusal Direniş hareketlerinin gerillaları, Mihver güçleri ve onlarla işbirliği yapan hükümetler ve devletler tarafından “terörist” ve eşkıya olarak nitelendirildi. İspanya’da Franco diktatörlüğü döneminde anarşistler de rejime karşı silahlı mücadele veren “teröristler” ve eşkıyalar olarak tanımlanıyordu.
1989-1991’de Soğuk Savaş’ın sona ermesine, “yaşayan sosyalizm” rejimlerinin çöküşüne, ABD’nin tek süper güç olarak ortaya çıkışına ve neoliberalizmin güçlenmesine kadar, Batı Avrupa’da ve Batı dünyasında (siyasi anlamda “Batı”) kısmen ve zaman zaman, siyasi muarız veya siyasi ”suçlu" kavramının, özellikle diktatörlük rejimlerine karşı eylemde bulunan militanlar, kurtuluş hareketleri ve emperyalizm-kapitalizme karşı ulusal kurtuluş için savaşan gruplar açısından kabul edildiği bir çelişki vardı. Örneğin, François Mitterrand’ın sosyalist hükümeti (Mitterrand 1981’de seçildiğinde), gerilla örgütü Doğrudan Eylem’in tutuklu üyelerine af çıkarmış ve onların siyasi statülerini kabul etmiştir. Mitterrand, İtalyan devletinin “terörizm” suçlamasıyla talep ettiği İtalyan yoldaşların iadesini de reddetmiş ve onlara siyasi sığınma hakkı vermişti Ancak, kısa süre sonra Doğrudan Eylem’in yeniden faaliyete geçmesi ve RAF ile anti-emperyalist ittifak kurmasıyla bu uygulama tersine döndü.
Başka bir örnek olarak, 1976 yılına kadar İngiliz hapishanelerinin IRA tutsaklarının siyasi tutsaklar olarak tanıdığını söyleyebiliriz. 1976 sonrası bu tanınmanın geri alınması, IRA tutsaklarının tepkisine neden olmuş ve 1981'de Thatcher hükümeti döneminde Bobby Sands dahil 10 grevcinin hayatını kaybettiği büyük açlık greviyle sonuçlanmıştır.
Yunanistan’da bu çelişki, 1976 yılında Atina Temyiz Mahkemesi’nin 1975 yılında serbest bırakıldıktan sonra Yunanistan'da tutuklanan RAF üyesi Rolf Pohle'nin Batı Almanya'nın iade talebini reddeden ilk kararına yansımıştır. Pohle, 1975’te serbest bırakılmasının ardından Yunanistan’da tutuklanmıştı (diğer tutuklularla birlikte) ve bu tutuklama, 2 Haziran Hareketi gerilla grubunun Hristiyan Demokrat Birliği üyesi Peter Lorenz’i kaçırması ve gerilla örgütü tutuklularının serbest bırakılmasını talep etmesi sonucu gerçekleşmişti. Atina Temyiz Mahkemesi’nin Pohle ile ilgili kararının gerekçesi, onun eyleminin siyasi olduğunu, yani örgütünün emperyalizm ve tekelci kapitalizme karşı siyasi bir örgüt olduğunu tanımaktaydı (bu, tam olarak Atina Temyiz Mahkemesi’nin ifadesidir.) Ancak, bu karar daha sonra Yüksek Mahkeme tarafından bozuldu ve Pohle nihayetinde Batı Almanya’ya iade edildi. Bu nokta, Devrimci Mücadele’nin 2011’deki ilk yargılamasında yoldaş Pola Roupa tarafından çok isabetli bir şekilde vurgulandı. Biz de mahkemenin siyasi “suçlar” konusundaki yetkisizliğine itiraz etmiş ve “siyasi suçlar” için anayasanın öngördüğü şekilde 4 yurttaş yargıç ve 3 profesyonel yargıçtan oluşan karma bir jüri tarafından yargılanmayı talep etmiştik.

Nikos Maziotis
Uluslararası hukuk sisteminde siyasi muarız, siyasi “suçlu” ve siyasi tutuklu kavramlarının tanınmasının tersine çevrilmesi, 1980'lerin ortalarından sonlarına doğru Batı dünyasında neoliberalizmin yükselişi ve hakimiyeti ile aynı zamana denk gelmesi tesadüf değildir. Neoliberalizm, 1989-1991 yıllarında rakibi “yaşayan sosyalizm”in çöküşüyle birlikte küresel bir pozisyon kazanmıştır.
Artık Batı dünyasında siyasi tutsakların var olduğu kabul edilmiyor. Ne siyasi muarız kavramı tanınıyor ne de siyasi “suçlu” kavramı geçerli. Şu anda, küreselleşmiş kapitalizm ve devletçilik sistemi siyasi muarızı depolitize etme çabasıyla, 11 Eylül sonrası ve “terörle savaş” döneminde pekiştirilen belirsiz ve muğlak “terörizm” terimini kullanıyor. Bu değişiklikler, Devrimci Mücadele’nin yargılanmalarında da öne çıkmıştır. Bu değişiklikler, son 30 yılda devlet ve kapitalizmin totalitarizmi, yani piyasaların diktatörlüğünün genişlemesinin ve güçlenmesinin bir sonucudur.
Her yerde özel “terörle mücadele yasaları” çıkarıldı, gerilla örgütü kurmak ve ona katılmak suç hâline geldi. Ve bu davalar artık, yargıçların çoğunluğunun, gerilla örgütlerinin siyasi statüsünü kabul edebilecek vatandaşlardan oluşan karma jüri mahkemelerinde değil, kesin mahkûmiyet ve daha ağır cezalar vermek için sadece profesyonel yargıçlardan müteşekkil mahkemelerde görülmektedir. Üstelik, şartlı tahliye kriterleri de sertleşti; artık temel şart, inkâr ve pişmanlık beyanı vermek.
Bu düzeyde bile, geçmişe kıyasla durumun kötüleştiği görülüyor. Geçmişle karşılaştırmak gerekirse, Yunanistan'da Varkiza Anlaşması'ndan sonra mahkûm edilen ELAS (Yunan Halk Kurtuluş Ordusu) gerillaları ve DSE (Yunanistan Demokratik Ordusu) gerillaları -en azından idamdan kurtulanlar- yaklaşık 15 yıldan fazla hapis yatmadılar, 1960’ların başında veya ortasında hapishaneden serbest bırakıldılar. Buna karşılık, Batı Avrupa'daki kent gerillaları siyasi tutuklular 20 yıldan fazla, çoğu durumda 25 veya 27 yıl hapis yattılar.
FARL’dan G. I. Abdallah’ın, pişman olmadığından dolayı Fransa’da 40 yıldır hapiste olduğunu hatırlayın; Carlos ve Kızıl Tugaylar’dan Maurizio Ferrari de 30 yıldır hapisteler. Onlar Blanqui’yi de geride bıraktı. Öcalan da 25 yıldır hapiste ve çıkışına dair bir ihtimal yok. Hiçbiri siyasi tutsak olarak tanınmıyor ama ayrımcı muamele gördükleri açık. Yunanistan'da da siyasi mahkumları daha uzun süre hapiste tutma yönünde benzer bir kötüleşme var. Örneğin, 17 Kasım Devrimci Örgütü’nden çoklu yargı yetkisi altında hüküm giymiş olanlar 22 yıldan fazla hapis yatmışlardır. Benim durumum da öyle, zira ben müebbet olmama ve şartlı tahliye sınırını çoktan aşmama rağmen serbest bırakmıyorlar, çünkü herhangi bir inkar, “ıslah” ve pişmanlık beyanında bulunmayı reddediyorum. Ve bildiğiniz gibi, yoldaş Pola Roupa'nın davasında temyiz başvurusu yapılmıştır.
Günümüzde, yasama çerçevesi, sistem medyasının baskı ve kitle propagandası ve aynı zamanda hareketin gerilemesi nedeniyle, şunu ileri süren bir tez yerleşmiştir: Devletin dışında hiçbir şey siyasi değildir, temsili parlamenter sistemin dışında hiçbir şey siyasi değildir. Tıpkı Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu gibi ulus-üstü kurumlar dışında da hiçbir şeyin var olmadığı gibi… Yani Brüksel bürokratları ve AB üye devletlerinin liderlerinin toplantıları dışında hiçbir şey siyasi değildir.
Devletin dışında hiçbir şeyin siyasi olmadığı olgusu, Yunan hukuk sisteminde de 2010’daki Yargıtay kararıyla yansıtılmıştır. Bu kararda, devrimci gerilla örgütlerin eylemleri anlamına gelen “terörizm”in, devlet aygıtının en sert çekirdek üyeleri (yani askerî faşistler, Naziler ve her türlü devlet totalitarizminin sağcı uçları…) tarafından gerçekleştirilen askeri darbeler dışında, siyasi veya anayasal değişiklikler getirebilecek nitelikte olmadığı belirtilmiştir. İşte bu nedenle, şehir gerilla örgütlerinin eylemleri siyasi kabul edilmemektedir; yani devletin dışında hiçbir şey siyasi değildir.
“Devletin ve sermayenin merkezileşmesine ve totalitarizmine karşı, vatandaşların, sıradan insanların müştereklerini kendilerinin yönetmesini sağlamalıyız. Devlete karşı komün mücadelesi uzun zamandır tarihin kendisini temsil etmektedir; bu, tarihin ta kendisidir ve sınıf mücadelesi de bunun içinde kayıtlıdır.”
Hâkim uluslararası kapitalist-devlet iktidar sistemi için, siyasi muarızlar artık sadece rakip devletler olarak görülüyor. 1990'larda Kuzey Kore, İran, 2003'te devrilene kadar Saddam Hüseyin'in Irak'ı ve “terörle mücadele” bağlamında Irak'ın işgali, 1999'da NATO tarafından bombalanan Milošević'in Yugoslavya'sı gibi örnekler ise uluslararası hukuk için teröristleri temsil ediyor. Bugün uluslararası devlet-kapitalist güç kompleksinin siyasi rakipleri hâlâ İran ve Kuzey Kore’dir ama esas olarak Çin ve Putin’in Rusya’sıdır. Özellikle de Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra, çünkü hem Çin hem de Rusya, ABD’nin dünya kapitalizminin hâkim gücü olma tekellerine karşı çok kutuplu bir güç sistemi arayışındalar. Buna karşın, 2012 sonrası Rojava Devrimi’nden doğan Kuzey ve Doğu Suriye Federasyonu, bir devlet değil, Topluluklar Konfederasyonu (Komünler) olduğundan siyasi bir varlık olarak kabul edilmemekte ve dolayısıyla temsilcilerinin Suriye iç savaşının çözümü için yapılan görüşmelere katılımı tanınmamaktadır.
Ancak, devletin mevcut totaliter yapısı ve küresel piyasa diktatörlüğü, silahlı mücadeleyi terörizmle yaftalayarak, onun siyasi nedenlerini reddetmekle beraber silahlı mücadeleyi terörizm kavramında sabitlemiştir. Bu hamle aynı zamanda silahsız mücadele biçimlerinin de bastırılmasına ve siyasetten arındırılmasına neden olmuştur. Örneğin kamusal alanların işgal edilmesi, toplu gösteri ve toplantı hakkının kısıtlanması, sendikal özgürlüklerin ve grev hakkının sınırlandırılması gibi. Son yıllarda Yunanistan’da da art arda yapılan yasal düzenlemelerle benzer bir süreç yaşanmıştır. Hâkim anlayışa göre, toplumsal hareketler, yurttaş mücadeleleri, sendikalar ve grevler siyaset yapamaz; çünkü siyaset yalnızca devletin ayrıcalıklı çerçevesinde yer alan profesyonel politikacılar, hükümetler, milletvekilleri, devlet tarafından finanse edilen partiler ve ulusüstü kurumlar – AB, Avrupa Komisyonu, IMF, Dünya Bankası ve DTÖ – tarafından yapılır. Bu kurumlar seçimle gelmez, denetime tabi tutulmaz; ancak dünya çapında ulus devletlerin seçilmiş hükümetlerine ve parlamentolarına politika dikte ederler.
Genel olarak söyleyeceklerim bu kadar, yoldaşlar. Sonuç olarak, devletin totalitarizminin ve piyasaların diktatörlüğünün güçlendiği bu karanlık zamanlarda yaşıyor olsak da siyasi kimliğimizi ve siyasi eylemlerimizi savunmalı, siyaseti yeniden sahiplenmeliyiz. Yani, Komün ve komüniteryanizm yıllarında olduğu gibi, devletin ve sermayenin merkezileşmesine ve totalitarizmine karşı, vatandaşların, sıradan insanların müştereklerini kendilerinin yönetmesini sağlamalıyız. Devlete karşı komün mücadelesi uzun zamandır tarihin kendisini temsil etmektedir; bu, tarihin ta kendisidir ve sınıf mücadelesi de bunun içinde kayıtlıdır.
Beni dinlediğiniz için teşekkürler yoldaşlar.
Yayın Tarihi: 23/09/2025