Genç kadın, hem fiziki hem psikolojik olarak bitmiş durumdaydı, çok kötü görünüyordu ve yaşadıklarını anlatmaya başladı. Silopi Jandarma Karakolu’nda, 66 gün cinsel saldırıya maruz kalmıştı.

1995 yılında yazdığım bir yazı nedeniyle 2,5 yıl ceza aldım ve Bayrampaşa Cezaevi’ne girdim. Bayrampaşa Cezaevi’nde çoğunlukla dışarıdayken avukatlığını yaptığım kadınlarla birlikte kaldım. 88 kadındık ve aramızda birçok konuyu konuşurduk. Ancak bir gün havalandırmada volta atarken yanıma dışarıda avukatlığını yaptığım kadınlardan biri yaklaştı ve “bana yapılanları biliyorsun, değil mi?” dedi. Ben de “işkence gördüğünü tabii ki biliyorum, zaten suç duyurusu yaptık” dedim. Peki, tecavüzü de biliyor musun? dedi. Bu soruyu sorduktan sonra, ben, ne yapacağımı bilmeden ona bakarken, birden baygınlık geçirdi, fenalaştı, hepimiz onunla ilgilenmeye başladık. Bu arada kadınlar, “hepimize yaptılar”, “bana da yapıldı” gibi kendi aralarında konuşmaya başladılar ve o günden sonra cezaevindeki sohbetlerimiz sırasında yavaş yavaş anlatmaya başladılar. Ancak kimse gerçek anlamda bir itirafta bulunmuyordu. Aslında 90’lı yıllarda -tabii ki daha öncesinde de- gözaltına alınan her kadın -adli ya da siyasi- istinasız cinsel tacize maruz kalıyordu. Çünkü herkes çırılçıplak sorgulanıyordu. Sorgu sırasında herkes çıplaktı ve bu açıkça bir cinsel tacizdi. Bizler çok sayda kadına cinsel işkence uygulandığını biliyorduk. Ama daha sonraki yıllarda yaptığımız çalışmalarda da anlaşılacağı üzere cinsel işkence, işkencenin açıklaması en zor olan biçimiydi. O nedenle de birçok kadın yaşadıklarını açıklamıyordu.
Cezaevinde biz bunu konuşmaya başladık aynı zamanda bu suçun cezasız kaldığını da konuşuyorduk. Çünkü hiç kimse yaşadığı cinsel işkenceyi anlatmıyordu, bu nedenle de failler hakkında suç duyurusu yapılmıyordu. Ben cezaevinden çıktıktan sonra bu konuyu çok düşünmeye başladım. Yine o tarihlerde -95 yılının sonu, 96 yılının başıydı- ve Almanya’dan özellikle Kürdistan’da, Kürt avukatlara yönelik, devlet kaynaklı suikastları araştırmak üzere, bir proje çerçevesinde Jutta Hermans isimli bir avukat gelmişti. Jutta, hem Kürtçe, hem de Türkçe konuşabiliyordu. Biz tanıştık ve ben cinsel işkencenin, kadınların hayatlarını etkileyen çok önemli bir işkence biçimi olduğunu, ama bunun hiçbir şekilde konuşulmadığı için de faillerin hiçbir şekilde ortaya çıkmadığını, sorgulanmadığını, yargılanmadığını anlatırken, bana “Almanya’daki feminist kadınlardan destek isteyelim ve biz seninle böyle bir ofis kuralım, beraber başlayalım” dedi. Tabii ki ben bundan çok mutlu oldum ve biz Avukat Jutta Hermans’la birlikte Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nu oluşturduk.
Tabii ilk önce hak arama bilinci en gelişmiş kesim olan ve siyasi nedenle cezaevinde olan kadınlar olduğu için ben ve birkaç arkadaşım cezaevlerini dolaşmaya başladık. Önce Türkiye solundan yargılanan bazı arkadaşlar, işkencenin ayrıştırılmasının yanlış olduğunu, kendilerinin devrimci olduklarını ve işkenceye karşı direndiklerini, neden cinsel işkence olarak ayrı bir işkence kategorisi oluşturulduğunu söylediler ve karşı çıktılar. Ancak o tarihlerde tüm Kürdistan’a yayın yapan ve çok izlenen MED TV vardı. MED TV bana “bizle bir program yapar mısınız?” dedi. Çünkü biz şunu çok iyi biliyorduk; cinsel işkence tüm savaşlarda olduğu gibi bir savaş politikası olarak da uygulanıyor ve dayatılıyordu. Biz birkaç program yaptık MED TV’de ve ev baskınlarında, köy baskınlarında, gözaltı merkezlerinde cinsel işkenceye maruz kalan kadınların bize başvuru yapmaları çağrısında bulunduk. İşte bu çağrıdan sonra bize başvurular gelmeye başladı.
Zaten İnsan Hakları Derneği olarak özellikle 90’larda Kürdistan’da yaşanan tüm hak ihlallerini izleyen ve gözleyen tek kurumduk. Öğrendiğimiz, bilgi dahlinde olan tüm hak ihlallerini köy baskınlarını, köy yakmaları, gözaltında kaybetmeleri, kontrgerilla cinayetlerini hepsini olay yerine gidip inceliyor ve raporlar hazırlıyorduk. O tarihte gittiğimiz birçok yerde hep kadınlar bizi bir köşeye çekerler ve askerlerin kendilerine “çok kötü şeyler” yaptıklarını söylerlerdi. Peki, “yaşadıklarınızı anlatın bizlere” dediğimiz de ise “anlatamayız, eşlerimiz var, abilerimiz, babalarımız bunu istemezler” diyerek saklarlardı. Ama biz, orada kadınların “çok kötü şeyler yapıyorlar bizlere” dedikleri şeyin ne olduğunu çok iyi bilirdik.
İşte, böylece bu çalışmaya başladık. Bu çalışmaya başladığımızda aslında Türk Ceza Kanunu açısından önümüzde çok fazla sorun vardı. Çünkü o tarihlerde Türk Ceza Kanunu’nda tecavüz fiilinin tanımı çok yetersizdi. Bu tanım Yargıtay kararları ile belirlenmişti ve sadece erkek cinsel organının kadın cinsel organına duhulü olarak tanımlanıyordu. Oysaki kadınlar birçok yöntemle ve birçok araçla cinsel saldırıya maruz kalıyorlardı ve sadece vajinal bölgeden değil anal ve oral bölgelerden de tecavüze maruz kalıyorlar; cop, sopa, çizme gibi çeşitli aletlerle cinsel saldırı suçu işlenebiliyordu. Ancak Türk Ceza Kanunu’nda bunun hiçbir karşılığı yoktu. Türk Ceza Kanunu’nda cinsel taciz diye bir suç tanımı yoktu. Sadece sarkıntılık diye bir madde vardı bu da hiçbir şekilde cinsel taciz suçunu tam olarak tanımlamıyordu. Bekâret kontrolü sadece işkence olsun diye uygulanıyordu kadınlara.
Örneğin, Mardin’de 6 çocuklu kadın müvekkilimize sırf işkence olsun diye bekâret kontrolü uygulanmış, bunun belgesi de açıkça düzenlenmişti. Böylesine fütursuz uygulamalar söz konusuydu. Ayrıca cinsel işkencenin belgelenmesi de ayrı bir sorundu. Gerçi, bu sorun hala varlığını devam ettirmekte. İşkencenin belgelenmesi konusunu yazının diğer bölümlerinde aktaracağım. Ancak Türk Ceza Kanunu’ndaki bu eksik belirlemeler, başladığımız tarihlerde bizim için engel oluşturuyordu. Bu çalışmayla birlikte, bizler de taleplerimizi dile getirmeye başladık. Türk Ceza Kanunu’nun kadına yönelik şiddet konusunda son derece yetersiz olduğunu hem biz hem tüm kadın hareketi dile getiriyordu. Bu konuda 2005 yılında önemli değişiklikler oldu. Tabii ki kadınların yükselen talepleri burada çok önemli bir yer kapsarken aynı zamanda o dönem AKP’nin çok daha farklı bir politika izliyor olması, daha Avrupa Birlikçi bir siyaset izliyor olması da bu değişiklik de önemli etkenlerden biriydi. Türk Ceza Kanun’unda değişiklikler yapıldı. Örneğin cinsel saldırı suçu tanımlandı, tecavüz suçunun tanımı genişledi, cinsel taciz bir suç tanımı olarak yasalara girdi, bekâret kontrolü belirli kurallara bağlandı. Bunların hepsi önemli değişikliklerdi. Ancak cinsel işkencenin belirlenmesi, daima, en başından beri sorun olmaya devam ediyordu; şöyle ki bir kadın eğer gözaltında, ev baskınında, köy baskınında veya herhangi bir yerde bir kişi tarafından tecavüze maruz kaldıysa ve kadın bakireyse ilk 7 ile 10 gün içinde hymendeki yırtık iyileşiyor. Hymendeki yırtık 10 gün sonra eski yırtık olarak geçiyor raporlara. Yani bir kadın bakireyse eğer cinsel saldırıya maruz kaldığını ispatlamak zorlaşıyor. Gerçi cinsel saldırının tek nedeni tabii ki hymendeki yırtık değil. Ama maalesef ki Türkiye Yargısı olaya sadece bu noktadan bakıyor. Bu nedenle fiili olarak maddi delille ispatlamak da 10 gün süre geçtikten sonra zorlaşıyor. Eğer kadın bakire değilse o zaman suç işlendikten sonra hiçbir şekilde yıkanmadan tüm delillerin DNA örneklerinin vücudunda kalmış olması gerekiyor. Ancak kadınlar korktukları, utandıkları ve yalnız kalmaktan çekindikleri için çok çeşitli nedenlerle yaşadıkları cinsel saldırı suçunu hemen açıklayamıyorlar. O nedenle 48 saat gibi bir süre gerekirken maddi delillerin toplanabilmesi için bu süre içinde kadınlar genel olarak konuşmuyorlar. O nedenle de cinsel saldırı suçunun maddi olarak raporlanması oldukça güç oluyor. Geriye bir tek yol kalıyor, o da yaşanan cinsel saldırının psikolojik raporla belgeleniyor olması.
O tarihlerde Çapa Tıp Fakültesi’nde Psiko-Sosyal Travma Merkezi vardı. Bu merkezin başında da feminist, Prof. Dr. Şahika Yüksel vardı. Biz, bize başvuran kadınlar için maddi delillerin tespiti raporlanması zorsa eğer başvurunun niteliği açısından psikolojik rapor alabilmek için Çapa Tıp Fakültesi Psiko-Sosyal Travma Merkezi’ne başvuru yapıyorduk. Oradan aldığımız raporları da mahkemelere ve savcılıklara sunmaya başladık. Biz bu raporları mahkemelere ve savcılıklara sunmaya başlayınca avukatlar olarak bizlere ve Prof. Dr. Şahika Yüksel’e soruşturmalar açıldı. Cinsel işkencenin belgelenmesini hiçbir şekilde istemeyen bir Türk yargısı vardı karşımızda. Bizim hakkımızda örgütlere yardım yapmaktan dolayı soruşturma açıldı. Bu tabii devletin cinsel işkence konusuna nasıl baktığının da en açık göstergesiydi. İşkencenin ve cinsel işkencenin belgelenmesinde en önemli sorunlardan biri bu konuda mahkeme ve savcılıkların tek delil olarak Adli Tıp raporlarını kabul ediyor olması. Adli Tıp hepimizin bildiği gibi bir resmi bilirkişilik kurumu. Siyasi iradeye tümüyle bağlı. Bu nedenledir ki Adli Tıp her zaman siyasi iradenin istediği yönde raporlar verdi. Hem işkence konusunda, hem cezaevindeki hasta mahpuslar konusunda hem de failin devlet güçlerinden biri olduğu ve ölümle sonuçlanan dosyalarda. Bu hala büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor. Tabii ki bu sorunun asıl nedeni de Türkiye’de işkencenin bir devlet politikası olarak hala varlığını devam ettiriyor olması.
Suç duyurusu yapalım dediğimde, “biraz beklemek istiyorum” dedi. Sonra cezaevinden tahliye oldu. Bir gün telefonla beni aradı ve “suç duyurusu yapmak istemiyorum. Çünkü ‘babamı üzmek istemiyorum’ dedi. Bunu hiçbir zaman unutmadım.
Silopi Jandarma Karakolu’nda 66 gün süren cinsel saldırı
Cinsel işkence, açıklanması en zor olan bir işkence yöntemi. Bunu örnekle anlatmak istiyorum. 90’lı yılların sonuydu, bir gün yaşlı bir baba geldi ofisimize. Kızının 5 yıldır kendilerinden ayrı olduğunu, bir telefon geldiğini, jandarmadan arandığını, “kızın yakalandı” dediklerini ama nerede olduğunu söylemediklerini bize anlattı. Biz 1,5 ay gibi bir araştırmadan sonra kızının Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu olduğunu öğrendik. Hemen Diyarbakır’a gittim ve bize başvuran amcanın tutuklanan kızıyla görüşmek istedim. Genç kadını yanıma getirmek için koluna 2 kişi girmişti çok zor yürüyordu, hem fiziki hem psikolojik olarak bitmiş durumdaydı, çok kötü görünüyordu ve yaşadıklarını anlatmaya başladı. Silopi Jandarma Karakolu’nda, 66 gün cinsel saldırıya maruz kalmıştı. 66 gün sonra savcılığa çıkarılmış, hiçbir ifadeyi imzalamamış ardında da tutuklanmıştı. Tabii ben onu görünce anlattıkları karşısında çok heyecanlandım, hemen seni bir hastaneye sevk edelim, hemen suç duyurusu yapalım dediğimde, “biraz beklemek istiyorum”, “biraz kendimi dinlemek” istiyorum dedi. “Peki” dedim. Çünkü burada önemli olan kadının kendi istediği zamanda bu başvuruyu yapması. Bu genç kadın kısa bir süre sonra cezaevinden tahliye oldu. Mardinliydiler ama Antep’te oturuyorlardı. Bir gün Antep’ten babasının evinden telefonla beni aradı ve “biliyorum bana çok kızacaksın ama ben suç duyurusu yapmak istemiyorum” dedi. Neden? diye sordum ve verdiği cevap bu mağduriyeti yaşayıp açıklamayan tüm kadınların verdiği ana cevaptı. Çünkü “babamı üzmek istemiyorum”, dedi. Bunu ben hiçbir zaman unutmadım. Cinsel saldırıya maruz kalan kadınların yaşadıklarını açıklamaktan onları geri bırakan şeyin aslında bize dayatılan namus anlayışı olduğunu zaten biliyordum. Bu cevap benim için hayatımdaki en çarpıcı cevaplardan biri oldu.
Hala bizden de yaşı büyük olan bazı kadınlar “ya ben bunu 12 Eylül’de yaşadım ama bugüne kadar hiç kimseye bunu anlatamadım, şimdi başvursam olur mu?” diye sorarlar. Bana bu soruyu soran o kadar çok kadın oldu ki. Düşünebiliyor musunuz? Bir kadın gözaltında cinsel saldırıya maruz kalıyor, bunu yıllarca hiç kimseye anlatmıyor ve bunun yarattığı travmanın izlerini tek başına yaşamaya devam ediyor. İşte cinsel işkence böylesine korkunç bir işkence yöntemi.

İstanbul Sözleşmesi
Tabii ki kadına yönelik şiddet konusundaki çalışmalar devam ederken kadın hareketinin çok önemli kazanımları da oldu. Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişiklikler ve özellikle Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddet alanında yapılan çalışmaların bir armağanı gibiydi. İstanbul Sözleşmesi bizim coğrafyamızda verilen bir mücadeleden fikir alınarak çıkmış son derece önemli bir sözleşme. Diyarbakır’da eşi Nahide Opuz’un annesini katletti, Nahide Opuz’u da ağır yaraladı. Nahide Opuz iç hukukta verilen kararın yetersiz olduğu gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Onu avukat olarak sevgili Meral Danış Beştaş temsil ediyordu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Nahide Opuz Türkiye’yi mahkûm ettirdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye Cumhuriyeti devletini Nahide Opuz’u aile içi şiddete karşı koruyamadığı için mahkûm etti. Bu mahkûmiyetin ardından Avrupa Konseyi bütün üye devletlere bir çağrı çıkarttı, “kadınları şiddete karşı koruyacak bir sözleşme hazırlayın” dedi. Özellikle kadın hukukçuların katılımıyla Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi imzaya açıldı ve ilk imzacısı da Türkiye Cumhuriyeti devleti oldu. Bu nedenle de İstanbul’da imzalandığı için adı da İstanbul Sözleşmesi oldu. İstanbul Sözleşmesi gerçekten kadına yönelik şiddet konusunda bugüne kadar yazılmış en önemli sözleşmeydi. Her şeyden önce sözleşmenin metnindeki şu belirleme son derece önemliydi. Diyordu ki sözleşme “hiçbir örf, hiçbir adet, hiçbir ahlak anlayışı kadına yönelik şiddetin gerekçesi olamaz”
Maalesef ki tam da bu yazan gerekçeyle 2021 yılında Türkiye Cumhuriyeti devleti ilk imzacısı olduğu bu sözleşmeden imzasını geri çekti. Evet, İstanbul Sözleşmesi gerçek anlamda uygulandı mı diye sorarsanız uygulanmadı ama kadınlar açısından, sözleşmenin getirdiği ve devletleri bağlayıcı olan maddeler açısından son derece güven verici, kadınları duygusal olarak koruyucu bir sözleşmeydi. O nedenle bu sözleşmeden imzanın geri çekilmesi kadın hareketini haklı olarak çok kızdırdı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin siyasi iradesi dönem dönem değişiklikler gösterdiği için bu sözleşmenin imzalandığı dönemdeki devlet aklıyla, imzadan çıkıldığı dönemdeki devlet aklını iyi irdelemek gerekiyor. Sonuçta Türkiye’de ve Kürdistan’da şiddetin devlet eliyle nasıl da yaygınlaştırılmaya ve meşrulaştırılmaya çalıştığının sonuçlarından biri de İstanbul Sözleşmesi’ndeki imzanın geri çekilmesi olmuştur.
Aslında kadına yönelik şiddet konusunda tüm dünyada birbirine benzer uygulamalar var ve özellikle de tüm savaşlarda böyle. Örneğin 1. ve 2. Dünya Savaşlarında milyonlarca kadın belki de cinsel işkenceye maruz kaldı. Ancak bu savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg Mahkemeleri’nde kadına yönelik şiddet bir savaş suçu olarak değerlendirilmedi. Bosna ve Ruanda çatışmalarından sonra kadınların kendi mücadeleleri sonucunda artık kadına yönelik şiddet insanlığa karşı bir suç olarak görülmekte ve kabul edilmekte.
Ş.E. ve annesi
Bizim coğrafyamızda da hepimizin bildiği gibi çatışmalı süreçler yaşanıyor. Özellikle 90’lı yılların başından itibaren çok yoğun yaşanan çatışmalı süreçlerde çok sayıda kadın cinsel işkenceye maruz kaldı. Bunlardan biri de kamuoyunda Ş.E. davası olarak bilinen davadaki kadındı. Bir gün Almanya’da kadına yönelik şiddet konulu bir konferansta konuşma yaparken Ş.E. ayağa kalktı, Mardin’de kendisinin ve annesinin askerler tarafından nasıl gözaltında cinsel saldırıya uğradıklarını açık açık ve ağlayarak anlattı. Ardından hemen suç duyurusu yaptık. O tarihlerde 400 küsur asker hakkında cinsel saldırı suçlamasıyla dava açıldı ve davanın bir numaralı sanığı o dönem Mardin bölgesinde komutan olarak görev yapan Musa Çitil’di. Bu dava kamuoyunda çok konuşuldu, çok yazılar yazıldı, haberler yapıldı. Ancak hepimizin bildiği gibi bu dava da diğer davalar gibi cezasızlıkla sonuçlandı. Musa Çitil ve diğer askerler beraat ettiler. Peki, Musa Çitil’e ne oldu? Musa Çitil, daha sonra Sur’da çok sayıda insanın katledildiği olaylarda yine komutan olarak karşımıza çıktı.
Coğrafyamızda maalesef ki faili devlet güçlerinden biri olan tüm suçlarda büyük bir cezasızlık söz konusu. Bu faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar, köy yakmalar ya da kadına yönelik işkence ve cinsel işkence davalarında hep böyle. Çünkü bizim coğrafyamızda iktidar ve muhalefet arasında özellikle kırmızıçizgiler konusunda bir fark yok. Kırmızıçizgilerin başında da Kürt ve Kürdistan meselesi geliyor. Bu konuda iktidar ve muhalefetin hemen hemen her konuda aynı düşündüğünü varsayarsak işkence olaylarına karşı duyarsızlığın temel nedenini de anlamış oluruz. Ancak kadın hareketi son güçlü. Özellikle Kürt kadın hareketinin talepleri her gün daha fazla yükselmekte. Bu nedenle de cinsel işkence, cinsel taciz ve tecavüz gibi suçlar ya da çocuk istismarı kadın hareketinin gündeminde ve talepleri sürekli yükselmekte. Bizim de en büyük güvencemiz zaten kadın hareketi.
Yayın Tarihi: 14/08/2025