Tarihsel süreç içerisinde tahakkümün ilk başladığı yerde devletin asıl temelleri atıldı. Bugün geldiği haliyle kapitalist sistemin bir projesi olarak özellikle son birkaç yüzyıldır yükselen ulus-devlet şeklini aldı. Ve böylece doğrudan sınıflaşma katmerleşti, hiyerarşi ve tahakküm her alana yayıdı, toplumsal sorunlar git gide derinleşmeye başladı.
İlk çağdan itibaren yeryüzünde yaşamış birçok düşünür tarafından devlet bir tabu, olmazsa olmaz bir olgu olarak ortaya konmuştur. Devletin korunması ve sonsuza kadar yaşaması gerekliliğinin üzerinde durulmuştur. Bu bakış açısında devlet hukuk ve yasaya dayalı tüm organize yapısıyla düzeni sağlamak, toplumsal kötülüklerin önüne geçmek için vardır ve var olmalıdır.
İnsanlık tarihinin %99’luk kısmı devlet olmadan varlığını sürdürmüş ve bugünlere kadar gelmiştir. Dolayısıyla devlet olmadan kargaşanın hâkim olacağını söyleyen birçok düşünürü çürütecek düzeyde, toplumsal barış içerisinde varlığını sürdüren bir toplumsal yaşamdan bahsedebiliriz. Yine toplumsallığın ilk tohumlarının atıldığı Neolitik Devrim’e baktığımızda; kendi içinde kuralların olduğu ahlaki ve politik toplumun en üst düzeylerini görebiliyoruz. Karşılıklı yardımlaşma ve iş bölümüne dayanan, hiyerarşinin ve nihayetinde sınıfın olmadığı tahakkümsüz bir yaşam söz konusuydu. Ne Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur” şeklindeki anlamlandırmasıyla ne de devletsiz bir toplumun güvensiz olacağı tezinin aksine; yeni ve yakın çağdan daha uzun süre barış içerisinde varlık göstermişlerdir.
Bu iş bölümü içerisinde avcılık yapan erkeğin yaşlanıp güçten düşmesi ve şamanlarla kurulan ittifak ile topluluk içinde güç kurmasıyla iktidar denen olgu oluşmuştur. Bu olgu; yaşlıların gençler üzerinde, erkeğin kadın üzerinde, ayrıcalıklı bir sınıfın başka bir sınıf üzerinde ve bugün gelinen haliyle devletin toplum üzerinde hâkimiyet kurmasına evrilmiştir.
Devlet denildiğinde sınırları çizilmiş, kuralları olan, egemenlerce yönetilen bir tanımlama devletli toplumu yeteri kadar tanımlamıyor. Tarihsel süreç içerisinde tahakkümün ilk başladığı yerde devletin asıl temelleri atıldı. Bugün geldiği haliyle kapitalist sistemin bir projesi olarak özellikle son birkaç yüzyıldır yükselen ulus-devlet şeklini aldı. Ve böylece doğrudan sınıflaşma katmerleşti, hiyerarşi ve tahakküm her alana yayıdı, toplumsal sorunlar git gide derinleşmeye başladı.
Devletin kargaşayı ortadan kaldırıp toplumun güvenliğini ve kamu düzenini/yararını sağlaması gerekirken aksine; devlet oluşumuyla birlikte toplumsal normlar gitgide zayıflamış, tüm değerler topluma ait olmaktan çıkmış, politika ve demokrasi gibi topluma ait üretimler devlet tekeline girmiştir.
Kapitalist sistem kâr elde etmek için doğada bulunan her bir unsuru üretim sürecine sokar. Dolayısıyla artık tüm varlıklar birer metaya dönüşmüştür. Ulus-devletlerin birbirleriyle ekonomik rekabetinden, ulus-devletin işbirlikçisi iktidarların yürüttüğü politikalara kadar, bundan nasibini en fazla alan da ekoloji olmuştur.
Bugün birçok sınıf, cins, ırk vb. mücadelesinin temeli ilkel yaşamın izlerinin zihniyetimizde var olması gerçekliğinde yatıyor. İster anarşist mücadelede olsun ister sosyalist mücadelede, neredeyse tüm mücadelelerde maddi ve manevi kültür değerlerinden oluşan bir komünalizm gerçekliği vardır.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesini verdiği ve üç önemli ayak üzerinde sürdürülen paradigma “daha çok toplum” talebinin tüm dünya halkları için bir kurtuluş olduğunu tahayyül eder. Kürt Özgürlük Hareketi ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü bir paradigmayla tüm tahakküm ve iktidar ilişkilerinin yıkıldığı, ortak yararı radikal demokrasi ile belirleyen bir yaşam mücadelesi pratiği ortaya koyar. Esasında toplumun zaten özünde var olan demokratik yaşam zihniyetinin tekrardan hayata geçirilmesi yatmaktadır. Topluma ait olan her bir unsurun yine toplum lehine demokratik yollarla oluşturulmasına giden yolda somut önermelerle hayat bulmaktadır. Tüm bu unsurlar siyasal örgütlenme alanı olarak demokratik konfederalizm inşa edilebilecekse hayat bulabilir çünkü, her yerelin kendine özgü niteliklerini esas alan demokratik konfederalizm felsefesi ve işleyişi devlet dışı bir toplum esaslarını barındırıyor.
Her anlamda sömüren, cinsiyetçiliği körükleyen, toplum içerisinde sınıflar oluşturarak bu sınıflar arasında uçurumlar yaratan devlet sistemi aynı zamanda insani tüm değerlerin de yavaş yavaş yitirilmesine sebep olmuştur. İşte “demokratik konfederalizm”, yani devlet dışı bir toplum düşüncesi bu noktada bir çözüm olarak sunuluyor. Ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü bir paradigmaya dayanan bu yönetim biçiminde merkezi bir karar söz konusu değildir. Kırdan kente, sokaktan mahalleye o yereli ilgilendiren meselelerin çözümü orada yaşayan toplumun söz sahibi olmasına bağlıdır. Bunlar meclisler yoluyla hayata geçirilerek uygulanır. Bu meclislerde her birey, her kültür, her sosyolojik unsur değerli ve önemlidir.
Tekelci bir yönetim anlayışı yerine kendi kendini yönetme ilkesini savunan bu sistemde, politika toplum tarafından oluşturulur. Komünal ve kolektif olan bu yaşam egemenlerin sömürüsüne karşı alternatif bir yaşamı öngörerek tüm yok etmelerin karşısında durmaktadır. Bu nedenle de ulus-devletten çıkış yolu demokratik konfederatif sistemdir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin toplumun yeniden kuruluş projesi olarak geliştirilen bu sistem, devletin yeniden yapılanması olmadığı gibi aksine tüm Ortadoğu halkları için bir çözüme işaret etmektedir. Bu şekilde yaşamsallaştırılacak bir yönetim ve işleyiş özgür doğa ve özgür topluma giden yoldur.
Kapitalist sistem kâr elde etmek için doğada bulunan her bir unsuru üretim sürecine sokar. Dolayısıyla artık tüm varlıklar birer metaya dönüşmüştür. Ulus-devletlerin birbirleriyle ekonomik rekabetinden, ulus-devletin işbirlikçisi iktidarların yürüttüğü politikalara kadar, bundan nasibini en fazla alan da ekoloji olmuştur.
Devletler arası yürütülen savaşlar, sınır ötesi operasyonlar, Kurdistan özelinde yine ulus-devletin yaratımı ırkçı politikalar sebebiyle yürütülen özel savaş politikaları da aynı şekilde gerçekleştirilen en büyük ekolojik yıkımlardır. Bilindiği üzere ulus-devletin gücünü aldığı ve egemenlik aracı olarak kullandığı güçlerden en önemlisi militarizm ayağıdır. Halihazırda bir savaş ya da çatışma olmasa dahi savaş argümanları üretilirken sanayi boyutuyla, madenciliğiyle, kullanılan suya kadar militarizm büyük ekolojik kırım sebebidir.
Toplumsal ekoloji tüm ekolojik problemlerin kökenini uygarlığın başlangıcında görür. Murray Bookchin, insanın doğa üzerindeki tahakkümünün, insanın insan üzerindeki tahakkümünden kaynaklandığını ileri sürer. Dolayısıyla toplum içerisinde var olan yabancılaşma, doğaya da yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir.
Genelde dünyada, özelde Türkiye ve Kurdistan’da ekoloji mücadelesi ciddi olarak gündemde yer almaktadır. Gerek yaşam alanlarımızın tahrip edilmesi gerekse ekolojik dengenin alt üst oluşunu her boyutuyla hissetmemizden kaynaklı ekoloji/çevre mücadelesi her kesimin meselesi olmuştur. Her mücadele alanında olduğu gibi ekoloji mücadelesi de farklı ideolojik aygıtlar barındırmaktadır ancak neredeyse tamamı doğayı savunmak üzerine gerçekleştirilmektedir.
Paradigmanın ekoloji ayağı, salt çevresel bir hareketin ötesinde toplumsallığı doğa içerisinde gören toplumsal ekoloji felsefesine dayanır. Toplumsal ekoloji tüm ekolojik problemlerin kökenini uygarlığın başlangıcında görür. Murray Bookchin, insanın doğa üzerindeki tahakkümünün, insanın insan üzerindeki tahakkümünden kaynaklandığını ileri sürer. Dolayısıyla toplum içerisinde var olan yabancılaşma, doğaya da yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir. Bu yönüyle toplumsal krizler aşılmadıkça ekolojik problemlerde aşılamayacaktır.
Toplumun komünal yaşayış biçimi ve toplum-doğa arasındaki dengenin bozulması büyük tahribatlar yaşanmasına sebep olmuştur. Demokratik Konfederalizm, ekolojik yaşam ideolojisiyle tekrardan doğayla bütünleşmeyi öngörerek, pratik ve politik önermelerde bulunur. Endüstriden, ekonomiye, yönetim biçiminden, teknolojiye kadar doğrudan halkın katılımcılığını (radikal demokrasi) esas alır.
Her bir mücadele gerçekliği kendi içerisinde bir değerdir. Ancak sorunun başladığı yere gitmeden nihai sonuca ulaşmak çok gerçekçi değildir. Ekolojik, demokratik, ekonomik, özgürlükçü boyutuyla sistemin yaratmaya çalıştığı homojenliğe karşı tıpkı komünal yaşamda olduğu gibi tüm renkleriyle bir yaşamı yeniden inşa etmek elzemdir. Burada eskiye bir dönüş değil, toplumsallaşmanın ilk zamanlarında taşıdığımız zihniyeti ve duyarlılığı bugüne taşımak ve pratiğini her alanda uygulamanın hedefi vardır.
Yayın Tarihi: 11/08/2023