Toplum olma vasfını kazanmak için birlikte eylemek şarttır. Bu toprakların binlerce yıllık deneyimidir, birlikte eylemek. Ama olduğu gibi kalan değil, sermaye ve devletin her türlü saldırısına maruz kalarak aşınan, kırılan, dönüşendir eylem.

6 Şubat 2023 tarihinde Hatay, Maraş, Adıyaman, Antep başta olmak üzere çok sayıda kenti ve ülkeyi etkileyen, devletluların “kutsal sınırları”nı anlamsız kılarak toplumları yıkımda ve acıda birleştiren korkunç bir deprem meydana geldi.
365 gün sonra geriye dönüp baktığımızda, 6 Şubat depremleri kendisini kapitalist modernite çağında kadir-i mutlak sayan insanın acizliğini, örgütlü ve dayanışmayla örülü bir yaşam kurmadan hareket edememe gerçekliğini ortaya çıkardı. Sadece bununla sınırlı değildi olan. 6 Şubat depremleri, tüm deneyimlerine rağmen bu toprakların bilişsel ve duygusal deneyiminin ne denli yoksul olduğunu gösterdi. 6 Şubat öncesine dair deneyim aktarmak neredeyse imkânsız hale geldi. Söz ile felaket arasındaki yarıkta deprem öncesine dair birçok şeyi anlatır ama asla tümüyle ifade edemez hale geldik.
Değişmeyen Gerçeklik: Topluma Karşı Devlet
Tarihi 6 Şubat’la başlatınca geçmişe dair bazı temel gerçekler ve bunun yansımalarıyla karşılaşıyoruz. Depremin hemen ardından fay hatlarından ötürü yarılmış yollarda deprem bölgesine ulaşmaya çalışan gençler, uzak diyarlarda olsa da depremden ötürü enkazın altında kalanlarla psikolojik olarak aynı acıyı çeken yüz binler, kolları sıvayıp evini, iş yerini deprem yardım merkezi haline getiren insanlar, bunlar birçok şeyi anlatır. Ancak deprem sonrası ortaya çıkan toplumsal duygular ve edimler, kurtuluşun sadece toplum olma vasfını edindiğimizde mümkün olduğunu bir kez daha gösterdi.
Toplum olma vasfını kazanmak için birlikte eylemek şarttır. Bu toprakların binlerce yıllık deneyimidir, birlikte eylemek. Ama olduğu gibi kalan değil, sermaye ve devletin her türlü saldırısına maruz kalarak aşınan, kırılan, dönüşendir eylem. 6 Şubat depremlerinin hemen sonrası kapitalizmin bize dayattığı yalıtılmış ve çarpıtılmış birey, tüketmeyi iman haline getiren karakter, kendisiyle müsemma kaygı dünyasına sahip izole edilmiş varlık gibi karakterleri askıya aldık. Herkes elinden geldiğince, gücü yettiğince, kendisini ikincil kılarak deprem bölgesine ya akın etti ya da yardımlarını ulaştırdı. İnsan eliyle üretilmiş felaket, yine insan eliyle felaketten kurtuluşun da mümkün olduğunu hatırlattı. Öyle ki felaket günlerinde ağlamayı, yas tutmayı bile unutacak düzeyde bir canhıraş çabayı gösterebilme yeteneği, üstüne serpilmiş ölü toprağı yine kendi elleriyle eşeleyen büyük insanlığın tarih sahnesine çıkışının da gayet mümkün olabileceğini gösteriyordu.
Kapitalist moderniteyi sadece iktisadi artığa el koyma değil davranışları, ilişkileri, duyguları, tutumları belirlemeye yönelen siyasal, psikolojik ve kültürel bir zapturapt etme dinamiği olarak ele aldığımızda, deprem sonrası toplum olabilme vasfı, kapitalist moderniteye bir meydan okuma, onu askıya alma, geçersiz kılma duruşuydu.
Kapitalist modernitenin kimine göre “canavarı” kimine göre “gece bekçisi” kimine göre ise “sac ayaklarından biri” olan devlet ise iki yöne aynı anda ilerlemeye çalıştı. Birincisi gerçekliğin inkarına dayanan bir “inkâr rejimi” devreye koydu. Buna göre “depremzedeler zor durumda değildi”, “söylenenler kirli algı operasyonlarıydı”, “devlet olması gerektiği yerdeydi ve andaydı.” Bu inkâr rejiminin arkasına sakladığı şey ise devletin varlık gerekçesinin meşruiyet zemininden uzaklaşmasından duyduğu korku ve devletin kurumsal kapasitesinin çöküşü ve çöküş nedenlerini gözlerden ırak tutmak istemesiydi. “Kutsal devlet”, “beka” ve yüceltilen Türklüğün depremle birlikte maskesinin düşmesi, bu çabalarını tetikleyen temel faktördü.
Devletin ilerleyişinin ikinci yönü ise tarihsel bir öğretinin tekerrürüydü. Ne de olsa insanlar gibi devletler de öğrenirler. Bu yönüyle devlet, toplum olma vasfını kazanma potansiyelinin üretildiği her yerde bu vasfın aktüel hale gelmesini varoluşsal bir tehdit olarak algılamaktadır. Devletin tarihi, toplumdan korkmanın tarihidir. Kapitalist modernitenin ilk saldırısı toplum olma vasfımıza yöneliktir. Devlet bunun koçbaşıdır. Birlikte “yapabilme yetimizi” kötürüm hale getirerek bireysel performans-başarı ikiliği üzerinden kurgular ve yarış artık hayatın ayrılmaz oyunu haline gelir. Nitekim depremde de böyle oldu. Devlet, ne her yerde hazır ve nazırdı ne de niyeti halisti. Her depremzede kendi yaşamından mesul olarak kalsa devletin en memnun olduğu manzara ortaya çıkardı. Tüm acizliğine rağmen her şeye kadir bir güç olarak algılanırdı. Fakat hakikat bu halisünasyona son verdi. Bizler bir aradaydık. Binler, on binler, yüz binler olarak fiziksel olarak olmasa da duygusal olarak depremzede hassasiyeti ve aciliyetinde davrandık. Bu eyleme haline karşı devlet, muktedir olarak kabul edilmeyeceğini görünce harekete geçti, elbette ağzını hayra değil şerre meyilli bir şekilde açtı.
Söz konusu depremzede bile olsa devlet grameri şaşmaz şekilde hayata geçiyordu. Kürt halkının iradesine atanan kayyımla felç edilmek istenen toplum olma vasfı, şimdi korkunç yıkımın gerçekleştiği depremle bir kez daha sahneleniyordu. Çünkü devletin penceresinden karşıya bakıldığında, hep toplumsallaşma ve toplum olma vasfı bir düşman olarak belirir.

Devlet Grameri: Kayyım Atama
Deprem bölgesinde toplumsal dayanışma gün geçtikçe büyüdü. Büyüyen dayanışma iktidarın zehirli siyasal dilinin, toplumsal ve siyasal gerçeklikle ilgisinin olmadığını kanıtlıyordu. Partisine, kimliğine, diline bakılmadan herkes toplumsal dayanışma içerisinde destek oluyordu, destek alıyordu. Hayatta kalmak için en çok birbirimize ihtiyaç duyduğumuz zamanlardı. Her bir enkazın başında yaşamı kazanma temel gaye olarak beliriyordu. Her bir dayanışma adımı, toplumsallaşma edimi olarak çarpan etkisiyle var oluyordu.
Toplumsallaşma derinleştikçe devletin grameri en kaba haline dönüyordu. Bu kaba halin en bariz örneği HDP’nin Pazarcık'ta kurduğu Kriz Koordinasyon Merkezi’ne kayyım atama girişimiydi. Şartlardan ötürü yardım dağıtmanın çok zor olduğu bu anda, devletin aklına yardım dağıtma işlerini yapan merkeze kayyım atamak geldi. Bu bir şaşkınlık sebebi değildi, elbette. Çünkü devletin gramerinin işlediği her yerde/anda zor ve gasp, şaşırtıcı olmayan şeyler listesinin ilk sırasındadır.
Var olan her şeyin, aynı şekilde ifade edilemediği, aynı duygulara sabitlenemediği bir anda devlet soğukluğunu ve statiğini kaybetmeksizin görev başındaydı. Kutsal olanın devlet değil, yaşam olduğunu kanıtlarcasına yaşamlarımıza, devlet eli olumsuzluk üretecek şekilde değmek istiyordu. Karl Marx Latince şöyle bir ifade kullanır: “mutato nomine de te fabula narratur.” Yani “farklı isimlerle anlatılan senin hikayendir.” Söz konusu depremzede bile olsa devlet grameri şaşmaz şekilde hayata geçiyordu. Kürt halkının iradesine atanan kayyımla felç edilmek istenen toplum olma vasfı, şimdi korkunç yıkımın gerçekleştiği depremle bir kez daha sahneleniyordu. Çünkü devletin penceresinden karşıya bakıldığında, hep toplumsallaşma ve toplum olma vasfı bir düşman olarak belirir. Bunu bozmak, yıkmak, imkânsız hale getirmek için -muhatap kim olursa olsun- kayyım atamayı yani irade gasp etmeyi kendi varlık gerekçesi olarak görür. 6 Şubat depremlerinin büyüklüğü, yaşanan yıkım, yaşamını yitirenler, yaralananlar, enkaz altında yaşam mücadelesi verenler asla birincil dert değildi(r).
Yeniden Toplum Olma İmkânı
6 Şubat depremleriyle yüzleşmek bize bir yol açıyor. Hiçbir şeyin eskisi olmayacağı gerçekliğini bilerek çubuğu bir arada, eşit ve adil yaşama doğru bükebilen bir yolu inşa etmenin imkânı, toplum olma vasfını kazanmak ve asla kaybetmemek gibi görünüyor.
Peki duygunun tarif edilemez, bilgi ve deneyimin ise tekerrürde kaldığı bağlamlarla karşı karşıya iken yeni olana dair ne diyebilir, ne yapabilir, nasıl eyleyebiliriz?
Büyük yıkımların ortaya çıkardığı enkaz, geriye kalan tek şey olduğunda, bizi birlikte eylemek dışında başka herhangi bir yöne bakamayan bir gerçeklik karşılar. Bizler, yaşamlarımızı ancak birlikte eyleyerek, birlikte örgütleyerek kazanabiliriz. Bunun için de, belki de hep ilk günü, 6 Şubat’ı, hatırlayarak yaşamak başlangıç noktası olabilir.
Yayın Tarihi: 16/02/2024