PolitikART
Anı-Hikâye

Çiyayê Kurmenc, Bagok, Sason

Sayı: 340
Erkan Gülbahçe
Frankfurt’ta bir miting vardı. Altmışlarında bir erkek geldi. Boynuma sarıldı, ağladı. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Anlattı: ‘Senin albümünü evimde buldular, sekiz yıl hapis yattım’ dedi. Sekiz yıl, sadece bir albüm için, benim sesim için.

Çiyayê Kurmenc’in sınır köylerinden Suudi Arabistan çöllerinde gizlice kutlanan Newrozlarda, Avrupa’daki göçmen kamplarında, zindanda ve serhildanların kalbinde yankılanan bir sestir Xelîl Xemgîn’in sesi. Xelîl Xemgîn, müziğiyle bir halkın acılarına, direnişine, aşklarına ve umutlarına tercüman olmaya çalıştı. Gün gelir, sesi Mihemedo olur; bir şehit babasının yürekten kopan ağıtına dönüşür. Gün gelir, Bagok ve Sasonda şehitlerin anısına dokunur. Gün gelir, Nuri Dersîmî’nin özlemi onun melodisinde hayat bulur. Gün gelir, şehit cenazesinde Ey Şehîd Şehîd olur. Ve gün gelir, Çerxa Şoreşê olur; meydanlarda milyonların öfkesine, umuduna ve direnişine ses verir.

Xelîl Xemgîn’le kayıp zamanların izlerini sürerek, hafızanın taşıdığı ağırlığı ve sesin taşıdığı hakikati konuşuyoruz. Bugünün hızla unutan dünyasına karşı, kalıcı olmanın, değerleri korumanın ve özgürlük aşkının nasıl direndiğini anlatıyor.

1957 yılında, Efrîn’in kuzeyinde, sınırın hemen ötesindeki mayınlarla çevrili Çeqelan köyünde dünyaya gelir. Kendini “Efrînli” değil, “Çiyayê Kurmencli” olarak tanımlıyor. Köy, Türkiye sınırına o kadar yakındır ki, 1937’de çizilen sınırlarla dedesinin topraklarının bir kısmı Türkiye tarafında kalır. Aile, Osmanlı döneminde varlıklı sayılır ancak dedesi öldükten sonra evin yükü ninesinin omuzlarına yüklenir. Sert duruşu, dik tavrı ve omzundaki tüfeğiyle hatırlanan nenesi.

Xelîl, on yaşına geldiğinde onu da kaybeder. Ama o yılların tüm izleri belleğine kazınmıştır. “Tüm özelliklerimi nenemden aldım. Ne öğrendiysem onun gölgesinde öğrendim. Çocukluğum onun karakteriyle şekillendi” diyor.

Babası uzaklarda dolaşır, eğlenir yani evin tüm yükü annesindedir. Annesi hem tarlada hem evde her işi tek başına üstlenir. Köyde büyümüş olsa da kendini geliştirmiş, bilinçli, dürüst, çalışkan ve fedakâr bir kadındır. Bu özellikleriyle herkesin saygısını kazanır. “Babam evi terk ettikten sonra annemle birlikte dışarıdaki işleri de üstlendim. Evin en büyüğüydüm, o da her şeyin direğiydi” diyor. Annesi onun için sadece bir anne değil, direnişin, sabrın ve sessiz gücün adıdır. Tıpkı nenesi gibi, onun izleri de Xelîl’in karakterine işlemiştir. Çocukluğunun ikinci sesi annesinden gelir.

Her gün ‘Acaba bugün Hesen Cizrewî çıkar mı?’ diye beklerdim. Sesi bende derin iz bıraktı. Hayat hikâyesini öğrendiğimde, kendi sanatçılığımdan bile pişmanlık duydum. ‘Keşke sanatçı olmasaydım’ dedim.

Acaba bugün Hesen Cizrewî çıkar mı?

Babası da müziğe düşkündür. Sanatla iç içedir. Köye ilk radyoyu getiren de odur; büyük, beyaz bir radyo. Günün en kıymetli anı, Kirmanşah Radyosu’nun Kürtçe yayınlarıdır. Herkes susar, küçük Xelîl dikkatle dinler. Orada ilk kez Hesenê Cizrewî’yi duyar. O andan itibaren hayran kalır.

“Her gün ‘Acaba bugün Hesen Cizrewî çıkar mı?’ diye beklerdim. Sesi bende çok derin iz bıraktı. Hayat hikâyesini öğrendiğimde, kendi sanatçılığımdan bile pişmanlık duydum. ‘Keşke sanatçı olmasaydım’ dedim.”

Babası gezgin ruhludur. Sürekli farklı ülkelere gider, eğlenmeyi, yeni yerler görmeyi sever. Ancak bu geziler, aile sorumluluğundan uzak bir yaşamın da göstergesidir. Dededen kalan malları zamanla satarak geçimini sağlar. Gittiği yerlerde Kürt kimliğini sahiplenir, yurtseverdir ama ailesine dönüp bakmayan bir yurtsever. Xelîl, 13-14 yaşlarındayken babası evi terk eder, Efrîn’e yerleşip başka biriyle evlenir. Sekiz kardeşin en büyüğü olan Xelîl’in omuzlarına evin yükü biner.

“Babamı çok seviyorduk. Bizi terk ettiğinde adeta travma yaşadım. Yanımda biri babasına ‘baba’ dediğinde etkilenirdim, gizlice ağlardım. Annem halimi anlardı… İki yıl boyunca köyün içine bile çıkmadım, arkadaşlarımla oynamaya gitmedim. Sadece Mahmut amcamla tarlaya giderdim. Amcam yakamı hiç bırakmazdı, sert ama koruyucu biriydi.”

 

 

“Lo lo lawiko”

O yıllarda tarla işlerinden gündelikçiliğe kadar birçok işe girer. Mahmut amcası onu adım adım eğitir. Annesi ise en büyük destekçisidir. Bir gün başından geçen bir anı hafızasında derin iz bırakır. Aile bayram sabahına yoksulluk içinde girerken, Xelîl bir cesaretle köy odasında toplanan kalabalığın ortasında belirir. Yırtık pantolonuyla tüm cesaretini toplayarak Ağa’nın elini öptükten sonra, “Ben hâlâ geçen yılki emeğimin ücretini almadım” der. Ağa, cebinden 100 lira çıkarır, “Oğlum bu da senin bayram harçlığın olsun” der. O parayla kardeşlerine elbiseler, annesine mendil, nenesine şeker alır. Eve döndüğünde annesi gözlerinin içine bakar, onu kucağına alır ve ağlamaya başlar: “Bu yaşta mı yükümüzü alacaktın oğlum?” O an, Xelîl’in çocukluğu biter. Okula da düzenli gidemez. Bir gün babasının onu nüfusa bile kaydetmediğini öğrenir. Kimseye danışmadan yürür gider, tek başına nüfusa yazdırır kendini. “Hayatla kurduğum bağ o gün başladı” sözleriyle anlatıyor o günü.

Müziğe tutkusu o günlerde şekillenmeye başlar. Annesinin babası, güçlü sesiyle tanınan bir dengbêjdir. Her gelişinde evleri dolup taşar, destanlar, ağıtlar, uzun havalar söylenir. Xelîl’in belleğinde en çok yer eden anı, dedesinin Şêx Seîd üzerine söylediği stran sırasında insanların gözyaşlarını gizleyememesidir. “Kocaman adamların neden ağladığını anlamaya çalışırdım. O anları hâlâ yüreğimin en derin yerinde saklıyorum.”

Bugün bile dedesinden kalan ses kayıtlarını saklar. “Lo lo lawiko” adlı stran üzerinde çalışmaktadır. “Bir gün sahnede seslendirmek istiyorum. O stran sadece bir ezgi değil, köklerimin sesi” diyor.

Xelîl’in hayatını şekillendiren bir diğer figür de babasının kuzeni Mahmud’dur. Herkes ona “amca” der ama Xelîl için bir öğretmen, bir yoldaştır. Mahmud, 1950’lerde eğitim almış bir köy aydınıdır. Solcudur, felsefeye meraklıdır. Diyalektiği, Marksizmi, siyaseti Xelîl’e o anlatır. Kitaplar getirir, birlikte okurlar, tartışırlar.

“Mahmut amcam müziği de çok severdi. En çok da babamın sesini… Ama babam şehirdeydi, o yüzden beni dinlerdi. Ne öğrendiysem, onun yol göstericiliğinde öğrendim. Hayata bakışım o sayede şekillendi.”

Xelîl müziğe çocuk yaşta başlar. Radyodan, dedesinden, babasından duyduklarını mırıldanarak kendi kendine ezgiler oluşturur. Bağda, tarlada, yolda, iş başında söyler. “Bağıra bağıra stran söyledim. Beni ilk keşfeden Mahmud amcamdı. Bir gün, çobanların sesimin yankısına verdiği tepkiyi hâlâ hatırlıyorum.”

Cegerxwîn’in üç divanını ezbere biliyordum. Bir gün Halep’te, Cegerxwîn’in misafir olduğu bir eve gittim. Orada Seyda’nın bir şiirini okudum. Cegerxwîn, “Oğlum, ben bu şiirimi senin gibi ezbere bilmiyorum. Sen nasıl bu kadar içten okudun?” der.

Cegerxwîn: Oğlum, sen bu gidişle uçacaksın

Xelîl, 1976 yılına kadar babasının sazını çalar. Az çok çalmayı öğrense de sazını aldıktan sonra müzikle daha derin bir bağ kurar. En çok Kirmanşah Radyosu’nu dinler. Çiyayê Kurmenc’in çocukları Mehmed Elî Tîco, Cemîlê Horo, Elîyê Kapê gibi sanatçıların kayıtlarını dinler. O dönemin gençleri klasik müzikle pek ilgilenmez ama Xelîl’in kulağı bu ezgilerle gelişir.

Yirmili yaşlarında Adîkê Neçar’la tanışır. Adîk, bir bağlama ustası ve icracısıdır. İyi de bir marangozdur. Küçük sazından çıkan ses bir orkestra gibi yankılanır, bu yüzden ona “Mîrê Tembûran” denir. Xelîl ilk buluşmalarında birkaç stran okur, Adîk çok beğenir. Adîk çok konuşmaz ama anlattığı her şey derindir. Hangi dengbêj, hangi stran, hangi yörenin sesi… Hepsini bilir. “Onu tanıdıktan sonra klasiklere kulak verdim. Müziğin yalnızca bir ses değil, aynı zamanda bir hafıza olduğunu o zaman anladım” diyor.

Adîk’ten öğrendiği müzik felsefesiyle, kendini geliştirir. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu Kirmanşah Radyosu’ndaki seslerin peşinden gitmeye karar verir.

1978 yılı yalnızca Xelîl’in kendi sazını aldığı yıl değildir, aynı zamanda ilk bestelerini yaptığı, belleğinde biriken sesleri ezgiye dönüştürdüğü bir  yıldır. O yıl üç yeni stran besteler: Rewşa mala sebrê dila, Wa diçim xurbetê ve bir kıza duyduğu aşkla yazdığı Ciranê.

Okula uzun süre gidemese de kelimeler onun yoldaşı, hafızası ise bir hazine sandığı gibidir. “Cegerxwîn’in üç divanını ezbere biliyordum. Her dizesi içimde yankı buluyor, sözlerin gücünü iliklerimde hissediyordum” diyor.

Bir gün Halep’te, Cegerxwîn’in misafir olduğu bir eve gider. Orada Seyda’nın bir şiirini okur. Cegerxwîn şaşırır: “Oğlum, sen bu gidişle uçacaksın. Ben bu şiirimi senin gibi ezbere bilmiyorum. Ama sen nasıl bu kadar içten okudun?” der.

Şiire ilgisi çocukluktan gelir. Okulda en iyi ezber yapan öğrencidir.

Yavaş yavaş kendi şiirlerini de yazmaya başlar. Ama hiçbir zaman kalabalıklarda okunacak parçalar yazmak istemez. Bunu şöyle anlatıyor: “Belki bu, Mahmut amcamdan aldığım terbiyeydi. Hiçbir zaman düğünlerde stran söylemek istemedim. Ben müziği dost meclislerinde söylemek isterdim. Müzik benim için yalnızca ses değil, anlamdı, ruhtu.”

 

“Va ye PKK rabû

1974-75 yıllarında Bakurê Kurdistan’da “Apocuların” adını ilk kez duyar. Rojavayê Kurdistan’da ise birçok parti vardır ama hiçbiri içine sinmez. “Hepsi eksikti. İçlerinden hiçbiri beni ikna edemedi. Başka bir yol arıyordum.”

1978’de çalışmak için Suudi Arabistan’a gider. Sazını da yanına alır. Bu muhafazakâr ülkede, Kürtler için yeni bir topluluk doğacaktır. Urfa, Adıyaman, Amed ve Rojava’dan gelenlerle tanışır. Hem müzik yapar hem siyaset konuşur. Orada tanıştığı en önemli kişi Adıyamanlı Hüseyin Yorulmaz’dır. Geleceğine yön verecek yoldaşı…

Sözü burada Xelîl’e bırakalım: “Urfa’dan, Amed’den, Adıyaman’dan ve Rojava’dan gelenlerle zamanla bir çevre oluşturduk. Her fırsatta bir araya gelir, sohbet ederdik. Halkı, ülkeyi, mücadeleyi konuşurduk. Aramızda dostluk kadar bir bilinç de gelişti. Toplantılar büyüdü. Bazen kırk, bazen altmış kişiyi buluyorduk. Sohbetin olduğu her yerde mutlaka stran da olurdu. Ben çalardım, arkadaşlar söylerdi.

En çok etkilendiğim kişilerden biri Hüseyin Yorulmaz’dı. Apocuları iyi tanıyor, çok okuyordu. En çok da müziği severdi. Kendi yöresinin ezgilerini söylerdi, ben de ona sazımla eşlik ederdim. 1979’dan sonra gizli Newroz kutlamaları düzenlemeye başladık. Ya çölde ya da bir çiftlikte. Düğün bahanesiyle toplanırdık.

O dönem müzikle daha fazla iç içe oldum. Bazıları sadece beni dinlemek için toplantılara gelirdi. Örgütle doğrudan bağımız yoktu ama bağlılığımız güçlüydü. Para toplayıp Türkiye’ye giden arkadaşlarla haber ulaştırıyor, mücadeleye destek veriyorduk.”

1982’de Qamişlolu arkadaşım Tacidîn Hisên bir şiir yazdı; Va ye Xortê Kurd rabû. İlk başta o şiiri birlikte besteledik, her buluşmamızda söylüyorduk. Sonra ilk dizeyi değiştirdik ‘Va ye PKK rabû’ yaptık. Aynı yıl, Diyarbakır zindanından gelen direniş haberleriyle sarsıldık. ‘Çi reş û tarîye ew zindana bo Mazlûm, Xeyrî û Ferhat’ adlı bir stran daha yazdım.

Hüseyin her şeyin planlayıcısıydı. Herkesin bir görevi vardı. Tacidîn ritim çalardı, Vartolu Metin az da olsa bağlama bilirdi. Hatta bir albümde Zazaca bir stran da söyledi. Salih Müslüm de yanımızdaydı. Riyad’da işlettiği bir lokantanın arkasında küçük bir oda verdi bize. Orada provalar yapar, kayıt alırdık. Bize kaliteli bir teyp de temin etti. Serbestê Mele Reşît keman çalardı. Bu arkadaşlar aynı zamanda vokallik yaparlardı. Önce sazlar kaydedilir, sonra sözler söylenir, parçalar tamamlanırdı. Suudi Arabistan’da 500-1000 kilometrelik alanlara ulaşıyorduk. Kaset doldurup çoğaltıyor, dağıtıyorduk. O yıllarda altı albüm yaptım. İlki ‘Va ye PKK rabû’ ikincisi ‘Çi reş û tarîye ew zindan’ üçüncüsü ‘Birêberiya Partiya Karkeran’ ve ‘15ê Tebaxê’ gibi albümlerdi.

1983’te Avrupa’da Huner-Kom kuruldu. Onlarla iletişime geçtik. Bize Serxwebûn ve çeşitli materyaller gönderiyorlardı, biz de kasetlerimizi onlara ulaştırıyorduk. Bu eserleri daha sonra Koma Berxwedan seslendirdi. Ama bizim yaptığımız Va ye PKK rabû’nun melodisini beğenmediler. Yeni bir düzenleme gerekiyordu. Erdewan Zaxoî’nin müziğiyle yeniden seslendirdiler. Bugün bilinen versiyon, sözleri Tacidîn Hisên’e, müziği Erdewan Zaxoî’ye ait olan ve Koma Berxwedan tarafından yorumlanan hali.”

Başkan Apo, ‘Kürtler kaç milyondur?” diye sordu. “Otuz milyon” dedim. Başkan, “Kürtler otuz milyon değil, otuz milyon parçadır. Sen bu otuz milyon parçayı birbirine bağlayabilir misin?” dedi. O konuşma benim için bir milattı.

“Cemal arkadaşla Şam yolculuğu”

1983 yılı, Xelîl Xemgîn’in doğrudan Özgürlük Hareketi’yle bağ kurduğu bir yıl olur. Bu arada artık Suudi Arabistan’daki tüm çalışmalar PKK adına yürütülmektedir. Kaydettiği altı kaset çoğaltılır, elden ele dolaşır, en sonunda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a ulaşır. 1984’te yolu yeniden Rojava’ya düşer. O dönem Rojava sahasından sorumlu olan Murat Karayılan’la buluşur. Onun planlamasıyla Xelîl’in uzun süredir beklediği o an gelir.

 

680

 

“Cemal arkadaşla Şam’a gittik. Bir evde birkaç saat bekledik. Akşam saatleriydi. Başka bir semte geçtik. Yüksek apartmanlarla dolu, düzenli bir mahalleydi. Dairelerden birine girdik. İçeride birkaç arkadaş vardı ama kimseyi tanımıyordum. İçlerinden biri uzun boylu, güler yüzlü, duruşuyla belli ediyordu ki sorumluydu; Heval Ahmet Aktaş’tı. Birkaç dakika sonra gelişimin Cemal ve Ahmet arkadaş tarafından organize edildiğini anladım. O gece uzun uzun sohbet ettik.”

Sabahın erken saatlerinde bir sesle uyanır. Gözlerini açar, karşısında büyük heyecanla beklediği Öcalan. Fotoğraflardan gördüğü için hemen tanır. “Bir anda bana sarıldı. İlk kez görüyordum ama sanki yıllardır tanıyordum. O anki heyecanımı tarif edemem.”

Arabistan’da kurdukları beş kişilik komitenin adına Hüseyin Yorulmaz’la birlikte hazırladıkları değerlendirme ve faaliyet raporunu görüşmeden önce Öcalan’a teslim eder. Öcalan, notları okuduktan sonra sohbete başlar. Önce Xelîl’i tanımak ister. “Sanki beni çoktan tanıyordu” diyor. “Çıkardığımız kasetlerin adlarını, içeriğini, bestelerini sordu. Heyecanlanmamak mümkün değildi.”

 

 

Öcalan: Kürtler 30 milyon parça

Öcalan, Xelîl’e, “Sesin ve yorumun çok özel. Onu geliştirirsen büyük bir deryaya dönüşebilirsin. Ama önce yol-yöntemi öğrenmen gerekir. Emek ister, çok okuyacaksın. Kafanı bu işe vereceksin. Tarihi, edebiyatı, kültürü ve ahlakı asla ihmal etmeyeceksin” der.

Bu sözler Xelîl’in dünyasını sarsar. Yaklaşık üç buçuk saat süren bu görüşmenin her saniyesi zihnine kazınır. Sohbetin bir anında Öcalan Xelîl’e dönerek; “Kürtler kaç milyondur?” diye sorar. Xelîl, bildiği cevabı verir: “Otuz milyon.”

Öcalan, durur ve şöyle der: “Kürtler otuz milyon değil, otuz milyon parçadır. Sen bu otuz milyon parçayı birbirine bağlayabilir misin?”

Xelîl, o anda bu sözlerin tam olarak bir anlam vermez. Ancak zaman geçtikçe bu cümle zihninde bir cevap bulur. “Sanatçının görevi üzerine konuştu. Sanatın sadece ses değil, halkı birleştiren, yeniden inşa eden bir köprü olduğunu anlattı. O konuşma benim için bir kırılma noktasıydı. Belki de bir milattı. O gece hiç uyuyamadım. Sanki bir kapıdan geçerek başka bir hayata adım atmıştım. Kafamdaki tüm planlar alt üst oldu. Yeni bir hayat kurmaya başladım zihnimde.”

Görüşmenin sonunda Öcalan, Xelîl’in Avrupa’ya gitmesini ister. Fakat Xelîl, Suudi Arabistan’daki çalışmalarını henüz tamamlamamıştır. Önce işlerini toparlamak üzere yeniden Arabistan’a dönmek için izin ister.

 

Çölde 15 Ağustos kutlaması

15 Ağustos 1984 sabahı, tarihi eylemin haberi Riyad’a ulaşır. Haberi getiren, o dönem Türk solundan biri olan Ahmet Çolak’tır. Xelîl şöyle anlatıyor: “Bir sabah büyük bir heyecanla içeri girdi. BBC Türkçe’den duymuş. 15 Ağustos’un müjdesini verdi. O gün işe gitmedik. Çöle çıkıp bayram kutlar gibi eğlendik.”

Bu eylem, Suudi Arabistan’daki birçok kişiyi derinden etkiler. Türk solundan bazı isimler Xelîl’lerin saflarına katılır, bazıları gidip şehit düşer. Ahmet Çolak da bunlardan biridir. “Başkanın yakın köylüsüydü. Ermeni ya da Türk kökenliydi ama ruhu Kürdistan’daydı. Sonradan gidip şehit düştü.”

1985 yılı, Xelîl Xemgîn için hem derin tanıklıkların hem de yeni bir yönelişin başlangıcı olur. Defalarca Şam’a gider, her gidişinde Öcalan’la görüşür. “Her konuşmamız ders gibiydi. Sadece söz değil, içime işleyen bir bilinç bırakıyordu.”

Bu görüşmelerden birinin ardından Mahsum Korkmaz Akademisi’ne geçer. Ardından Sason, Derika Çiyayê Mazî ve Bagok’ta şehit düşecek yoldaşlarıyla tanışır. Yüreğinde derin bir sızı hissederek, “Birçoğu şehit oldu. Her biri bendeki bir duvarı yıktı. Her biri bana bir beste yazdırdı” diyor.

Akademiden sonra partinin kuruluş yıldönümü kutlamaları için Lübnan’a geçer. Etkinlik bir sinema salonunda yapılır. “İçeri girdiğimde kalabalıktan adeta donup kaldım. Lübnan gibi bir yerde bu kadar insan… Bu bağlılık, içimde tarifsiz bir coşku uyandırdı.”

Etkinlik sonrası Öcalan, Xelîl’i tekrar çağırır. Kısa ama yön belirleyici bir görüşme olur. “Hazırlıklarını yap, Avrupa’ya gideceksin.” Xelîl, bir geceliğine evine döner. Ertesi sabah bir araç gelir, onu alıp tekrar Şam’a götürür. Avrupa’ya çıkacağı gün Öcalan telefonla arar, yarım saatlik bir konuşma yapar. Xelîl o konuşmayı şöyle anlatıyor:

“‘Heval’ dedi. ‘Ne eksiklik olursa olsun, sen ayaklarının üzerinde yürüyeceksin. İnandığın şeyleri gerçekleştireceksin. Eksiklere boyun eğmeyecek, inanmadığın bir şeye teslim olmayacaksın. Hedefin iyi bir sanatçı, özgür bir insan, dik duruşlu ve ahlâklı biri olmak olmalı. Devrim için ne gerekiyorsa, sanatına onu katacaksın.’”

O konuşma, Xelîl için bir yol haritasına dönüşür. “Adeta bana bir manifesto sundu. Nasıl bir Xelîl Xemgîn olmam gerektiğini anlattı. Sanatçının devrimdeki yeri, görevi, ahlâkı üzerine öyle derin bir çerçeve çizdi ki, o sözler hâlâ bana öncülük ediyor.”

Ertesi gün, Hozan Zozan’la birlikte uçağa biner. Almanya’ya yolculuk başlar.

 

 

Almanya günleri

Düsseldorf’taki Huner-Kom, o dönem yoldaşlığın ve devrimin buluşma noktasıdır. İçeride tiyatrodan resme, folklordan müziğe kadar birçok alanda üretim yapılır. Kimi bağlama çalar, kimi dengbêjlerin izinden yürür.

Hafta içi eylem ya da etkinlik yoksa, kitle ziyaretlerine çıkarlar. Ellerinde kitaplar, kasetler, broşürlerle ev ev dolaşır, bazen sadece bir Serxwebûn ya da Huner-Kom’un bülteniyle sohbetler yaparlar.

Aralıksız etkinlikler gerçekleşir. Her şeyin mükemmel olması için büyük emek harcanır. Salon hazırlanır, sahne kurulur, teknik ayarlanır, koro ve tiyatro provaları yapılır. “Gecenin sonunda salondaki temizlik bile kolektif ruhla yapılır” diyen Xelîl, şöyle devam ediyor: “Yurtsever bir arkadaşımız vardı hem tekniğimizle uğraşır hem de şoförlük yapardı. Aynı zamanda bir fabrikada işçiydi. O kadar izin almıştı ki, artık iş yeri ona izin vermiyordu. 1987’de Hannover’deki parti gecesine katılmak için izin alamayınca, bir parmağını çekiçle ezdi ve doktordan rapor alarak geceye geldi.”

Geceler Almanya dışındaki ülkelerde düzenlenecekse, işler daha da zorlaşır. Ekiplerin çoğunun pasaportu olmadığı için yurt dışına çıkamıyordur. Önceden gidilir yerel ekipler oluşturulur. “İmkânsızlıkların içinde sanat yapıyorduk” diyor Xelîl ve ekliyor: “Kaldığımız yerde banyo bile yoktu. Avrupa standartlarının çok gerisindeydi yaşam koşulları. Ama bizde bir ruh vardı. Devrim ruhu. Şartlar ne olursa olsun üretmeye, halkımıza ulaşmaya devam ettik.”

 

Öcalan’dan gelen mektup

1986’da Egîd’in şehadetiyle Öcalan’dan bir mektup gelir. O mektupta müzikal çalışmalar üzerine derin değerlendirmeler ve perspektifler vardır. “O mektup bir yoldu, bir manifestoydu. Sadece Egîd’in yaşamını değil, sanatçının devrimdeki yerini, şehitlerin anısını nasıl yaşatmamız gerektiğini de anlatıyordu. Sayın Öcalan, tek tek ismimizi sayarak ne yapmamız gerektiğini belirtmişti.”

Bu motivasyonla, Xelîl, Hozan Mizgîn ve Seyîtxan’la birlikte Şehit Egîd anısına “Botan” albüm projesine başlarlar: “Çalışma koşulları çok zorluydu. Çalışma alanımız elimizden alınmıştı, stüdyo imkânları çok kısıtlıydı. Bir yıl boyunca farklı yerlerde çalışarak albümü tamamladık. Botan albümü sadece bir müzik albümü değildi. Koma Berxwedan’ın sesi, Sayın Öcalan çizgisinin müzikteki yankısıydı. Hâlâ her ezgide o ruhu hissediyorum.” “Botan” albümünün çıkmasıyla 1987 Newroz’u yeni bir sürecin habercisi olur.

Mahmut amcamla Halep’e gitmiştik. Amcam, Nuri Dersîmî ile çok samimiydi. Nuri Dersîmî’nin çok eski bir sazı vardı, müziği çok severdi. Geniş bir balkonda oturuyorduk. Amcam sazı getirerek Nuri Dersîmî’ye uzattı, illa bize bir şey söyle dedi. O da söyledi.

Çerxa Şoreşê’nin doğuşu

1988 yılı, Xelîl Xemgîn’in hayatında derin bir kırılma yaratır. Dışarıdan her şey olağan görünse de içeride biriken sancılar artık taşmaya başlar. Özellikle sanatın anlamı, sınırları ve devrimle ilişkisi üzerine yürüyen tartışmalar, onu örgütle fikir ayrılığına sürükler.

“Bazı şeyleri kabul etmiyordum. Sanata dair yürütülen anlayış beni boğuyordu. Zorla bir kalıba sokulmak istendim ama direniyordum. Bu sadece sanatsal değil, aynı zamanda siyasi ve örgütsel bir meseleydi.”

Bu tartışmaların olduğu bir sırada Yunanistan’a giderek Atina’daki, Newroz kutlamasına katılır. Newroz etkinliği bitince kendisine bir süre Atina’da kalması gerektiği söylenir. O bahar, Mayıs ayında Yunanlıların her sene düzenlediği büyük bir yürüyüşe katılır. Yunan parlamentosu önüne doğru, yaklaşık 40 kilometrelik bir yürüyüştür bu. Sazı elinde, stranlar söyleyerek ilerler. Atina’ya vardıklarında, yüzbinlerce insanın, Kürt dostlarının, Yunan siyasetçilerin önünde sahneye çağrılır. Üç parça söylemesi istenir.

Xelîl, sahnede ilk kez “Çerxa Şoreşê”yi söyler. Henüz tamamlanmamış, yalnızca bir kıta yazılmış bir isyandır bu. Sahnenin arkasında ise Haydar Eroğlu gibi cezaevinden çıkan arkadaşları ona vokallik yapmaktadır. Çerxa Şoreşê zamanla bir marşa dönüşür.

 

Nuri Dersîmî’nin sazı

Çerxa Şoreşê gibi güçlü bir parçanın ardından, ilk albümde yer alan bir diğer stran, bambaşka bir kaynaktan beslenir: Nuri Dersîmî’nin dilinden düşen eski bir ezgiden.

“Daha çok gençtim. Mahmut amcamla Halep’e gitmiştik. Amcam, Nuri Dersîmî ile çok samimiydi. Nuri Dersîmî’nin çok eski bir sazı vardı, müziği çok severdi. Geniş bir balkonda oturuyorduk. Amcam sazı getirerek Nuri Dersîmî’ye uzattı, illa bize bir şey söyle dedi. O da söyledi.”

O an ağzından çıkan melodi, genç Xelîl’in zihnine bir mühür gibi kazınır. “O kadar gençtim ki, kendimden utanıyordum. Ama o an söylediklerini hiç unutmadım.  Nuri Dersîmî’nin aklımda kalan, ‘Ji destpêka emrê mi da te xistîye nava perdên dilêmine lê... /Konêpêçayî daye ser milê mine /Berê min daye reya bêdawîye’”

Ezgiyi hafızasında tutar. Yıllar sonra Avrupa’ya çıkınca parçayı şekillendirmeye başlar. Sözlerini baştan sona yazar, ezgisini tamamlar. “O küçücük kıtayı, yıllar içinde bir bütüne dönüştürdüm. Belki iki yıla yakın çalıştım üzerinde” diyor.

Stran, stüdyoda ilk okuduğunda tek seferde kaydedilir. O dönem teknolojinin sınırlı olması, parçayı daha da kıymetli kılar. Saz, kanun ve mey eşliğinde canlı bir kayıt alınır. 

 

Mihemedo

1992’de Ey Şehîd albümünün stüdyo kayıtları sürerken, ellerine Kürdistan’dan gelen bir mektup ulaşır. Huner-Kom’a gönderilen bu mektup, oğlunu savaşta yitirmiş bir babaya aittir. Seyitxan’la birlikte oturup mektubu baştan sona okurlar. Her satırda acının derinliğini hissederler. “Şehit oğlunu o kadar güzel anlatıyordu ki” diyor Xelîl Xemgîn. “Şehadetini öylesine derin ve içten yazmıştı ki… Çok etkilendim. Ellerim titriyordu.”

O mektubun ardından Xelîl, içinden gelen duygularla bir şiir yazar: Mihemedo.  Xelîl, şehit babasının mektubunda oğlunu tarif ettiği gibi gurur dolu gözlerle ve düşmana duyduğu öfkenin ağırlığıyla stüdyoya yönelir.

“Teknisyene, bana bir demo sesi ver dedim. Sadece bir deneme yapacaktım. Ama mikrofonun başına geçince o sözler içimden öylece aktı.”

 

Hüseyin’in şehadeti

“Örgütü, mücadeleyi Hüseyin Yorulmaz ile tanıdım. Onun konuşmalarında bir öncünün berraklığı vardı. Hepimize yol gösteriyordu.”

Hüseyin, doğrudan bir örgüte bağlı olmasa da düşünsel derinliğiyle çevresine yön veren bir figürdü. Zamanla yollar ayrılsa da bağ hiç kopmaz. Avrupa’ya geçtikten sonra bile mektuplar, kasetler, ses kayıtları gider gelir. Hüseyin bir süre daha Suudi Arabistan’da kalır, ardından partiye katılır. Xelîl Yunanistan’dayken bir gün telefon çalar. Arayan Öcalan’dır. “Senin arkadaşın şehit düştü” der. Ve ekler: “Kendini koruyamadı. Bu beni kızdırıyor.”

Hüseyin’in şehadeti içini yakar. O acı, sessizce bir ezgiye dönüşür. “Heval” parçası, Hüseyin’in gönderdiği bir kasetin ezgisiyle doğar. Hüseyin’in kendi sesiyle gönderdiği melodiyi alır, üzerine söz yazar. Ardından “Hê Kurê min” gelir, bir tamamlayıcı gibi eklenir. İki parça da yalnızca stran değil, bir dostluğun, vedanın ve yolun müzikal hatırasıdır artık. Xelîl, “Hüseyin’in gönderdiği kaseti hâlâ saklıyorum” diyor hüzünle.

Hüseyin’in ardından, anılar arasında bir başka isim daha beliriyor: Şehîd Mizgîn. Yıllarca birlikte çalıştıkları, birçok duyguyu, stranı, düşünceyi paylaştıkları yoldaşı. “Onunla olan samimiyetimiz başkaydı. Sadece bir sanat çalışması değil, bir yoldaşlığın, bir güvenin paylaşımıydı. Bu anılar kolay anlatılmıyor.”

 

 

Şêx Seîd için stran

Kimi dinlediğini sorduğumda hiç düşünmeden söylüyor: “Hesenê Cizrawî ama en çok da dedemin sesi. Şêx Seîd için söylediği o stran. O seste bir şey vardı. Duygu vardı. O duyguyu fark eden çok azdır ama ben o sese takıldım. İçimde bir iz bıraktı.”

Gençliğinde de aynı ölçüyle hareket eder. Kendi kuşağından Mihemed Şêxo’yu örnek alır. Onun sesinde, söyleyişinde, duruşunda bir derinlik görür. Her yazdığı parçanın bir anlamı, bir yeri olmalı. Zamansız bir iş yapmamalı, her stran, içinde taşıdığı mesajla süreci yakalamalı.

“Yazdığım çok beste var. Ama hepsini söylemedim. Bazılarını zamanı gelmediği için söylemedim bazıları ise yeterince olgunlaşmadı. Öylece kaldı. Ama bir parçayı yayımladıysam, mutlaka seçmişimdir. Rastgele hiçbir şey olmadı. Hiçbir zaman ‘bütün stranlarım harika’ demem. Eksikleri de var, hataları da. Her biri bir sürece denk gelir ve bir sesi temsil eder.”

 

“İki saat oturup ağladım”

Xelîl, devrimci sanat yolculuğunda onlarca konser verdi, yüzlerce insanla tanıştı. Ama bazı karşılaşmalar vardır ki, insanın yüreğine bir hançer gibi saplanır ve hiç unutulmaz.

O karşılaşmalardan birini boğazı düğümlenerek anlatıyor: “Frankfurt’ta büyük bir miting vardı. Altmışlarında bir erkek geldi, beni görünce gözleri doldu. Hiçbir şey demeden boynuma sarıldı, ağladı. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sonra anlattı. Bitlisliydi. ‘Senin albümünü evimde buldular, o yüzden sekiz yıl hapis yattım’ dedi. Yüreğime bir şey saplandı sanki. Sekiz yıl, sadece bir albüm için, benim sesim için.”

Yıllarca tutsak kalmış bir grup arkadaştan söz ediyor sonra. “Bütün stranlarımı ezberlemişlerdi. Hepsiyle adeta birleşmişlerdi. Bir parçanın sadece sözlerini değil, ruhunu taşıyorlardı.”

Ancak onu en çok etkileyen olay, henüz birkaç hafta önce yaşanır. Anlatırken sesi titriyor: “Memo Gül arkadaşım aradı. Eniştesinden söz etti. Cezaevinde otuz yıl yatmış. Sonra ağır hastalık nedeniyle serbest bırakılmış. Ama artık kimseyi tanımıyormuş. Ne eşini  ne de çocuklarını. Alzheimer olmuş. Ama ne zaman biri yanına yaklaşsa, ‘Bana Xelîl Xemgîn’in sesini getirin’ diyormuş…”

Xelîl, bir süre susuyor ve devam ediyor: “İçim parçalandı. Kendime, ‘Ne yaptım ben bu insanlara? Onların yüreğine nasıl dokundum da bu kadar iz kaldı?’ diye sordum.”

Memo Gül, eniştesini Xelîl’le telefonda görüştürmek için plan yapar. “Sadece bir sesini duysun, belki bir anlık bile olsa bir şey hatırlar” der. Stuttgart konserinden bir gün önce Memo tekrar arar: “Eniştem öldü, Sana ulaşacaktık. Sadece bir kez, sesini duysun istemiştik. Ama yetişemedik…”  “Bunun için 2 saat oturup ağladım” diyor.

“Yine başka bir yurtsever genç geçen sene Mardin yöresinde tecride karşı bedenini ateşe vererek bir eylem gerçekleştirdi, ‘Xelîl Xemgîn anıma bir eser bestelesin’ diye mektup yazmış. Ben bunca acının altına nasıl kalkacağım?”

 

“Alkışın, şöhretin peşinde koşuluyor”

2000’li yıllar, yalnızca teknolojinin değil, hafızaların da sarsıldığı bir çağın başlangıcıydı. Dünya küçülmüş, mesafeler kısalmıştı ama insanların zihinleri de aynı hızla aşınmaya başlar. Xelîl Xemgîn de bu değişimin tanığıdır.

“Bu teknoloji öyle bir postmodern kültür yarattı ki sadece bizim değil, tüm toplumların belleği aşındı. Sosyal medya, popülizm, gösteriş kültürü… Her şey öyle hızlı yayıldı ki, devlet sahibi toplumlar bile sarsıldı. Biz Kürtler ise devletsizliğimizin bedelini en ağır şekilde ödedik.”

Teknolojinin sunduğu hızlı erişim bir yandan bilinci genişletmişti belki, ama diğer yandan hafızayı törpülemişti. Xelîl anlatıyor: “Eskiden bir şehidin anısına yazılan bir stran, yıllarca hafızalarda yaşardı. Şimdi insanlar bir ay sonra ne dinlediklerini bile hatırlamıyor. Maneviyatın yerini maddiyat aldı. Alkışın, şöhretin peşinde koşuluyor. Oysa anlamı kaybettiklerinde, kendilerini de kaybediyorlar.”

En çok da değerlerin metalaşması Xelîl’in canını yakıyor: “Bugün biri çıkar, Şehit Mazlum’un adını kullanarak bir stran yapar. Aslında onun mücadelesine inanmıyor. Sadece popülerlik için adını ismini kullanıyor. Bu, değer satmaktır. Değerlerini satan bir halk ayakta kalamaz. Bir halk hafızasını kaybederse, yönünü de kaybeder. Bizim devrimimiz hâlâ ayaktaysa, bu güçlü hafıza ve inanç sayesinde oldu. Ama şimdi o hafıza da aşınıyor. Orijinal olanın değil, kopyanın alkışlandığı bir zamandayız. O yüzden her şeyden önce hafızamıza, değerlerimize ve özümüze sarılmamız gerekiyor.”

 

 

Hayali: Müzikal tiyatro

Xelîl’in gençliğinden beri yüreğinde taşıdığı bir hayali vardır. Stranlarını gerilla ile birlikte dağlarda söylemek. “İmkanım olsaydı. Gençliğime dönebilseydim sadece dağlarda şarkılarımı söylemek isterdim. Hayalim hep buydu. Gerillaların sesi, onların mücadelesine bir nefes olmak istiyordum.”

“Bir arkadaş bana Rûbarok eylemiyle ilgili bir anısını anlatmıştı. Komutan Botan ve arkadaşları eylem sırasında pusuya düşüyor ve çembere alınıyorlar. Botan, çemberi yarmak için küçük bir teybe bir kasetimi koymuş. Sesi sonuna kadar açarak çemberi yarmak için harekete geçmiş. Çatışmada Botan vurulmuş. Arkadaş Botan’ın yanına giderken teybin hala çalıştığını ve sesimin dağda yankılandını anlattı. O anda dağlarda arkadaşlarımın yanında olmasam da sesimin onlara güç ve moral verdiğini hissettim.”

Ama Xelîl’in hayalleri burada bitmiyor. İçinde başka bir ukde, daha derin bir hedef taşıyor. Kürt müziğinde gerçek bir müzikal tiyatro yaratmak. Heyecanla anlatıyor: “Kürt müziği müzikal tiyatroya çok yatkın. Ağıtlar, stranlar, uzun havalar. Hepsi sahneye taşınacak kadar güçlü anlatılar. Bizim kültürümüz zaten tiyatral bir ruhtan doğmuş. Çocukluğundan beri taşıdığım bu düşünce, savaşların, sürgünlerin, yıkımların arasında gerçekleşmedi. Genç olsaydım, bu alanda mutlaka bir çaba içinde olacaktım. 1980’lerde, fırsat buldukça müzik tiyatroları üzerine taslaklar yazmış, piyesler hazırlamıştım. Arşivimde hâlâ 1986-87 yıllarından kalma notlar, piyes taslakları, müzikal eskizler duruyor. Hepsi bir gün hayat bulmayı bekliyor. Bir gün Kürt müziği müzikal tiyatroyla sahneye taşındığında, kültürümüzün nasıl bir zirveye ulaştığını göreceksiniz. Tıpkı o dağlarda yankılanan stranlar gibi.”

 

Albüm yolculuğu

Xelîl Xemgîn, Suudi Arabistan’da mücadeleyle tanıştığı yıllarda kendi çabalarıyla 6 amatör albüm hazırlar. Amatör ancak mücadeleyi yeni tanıdığı coşku ve gençliğin verdiği dirençle yaptığı kasetler kopyalana kopyalana Kürdistan’ın her tarafına yayılır. Xelîl, “Şimdi dinlediğim kasetlerdeki sesimi dahi tanımıyorum” diyor. Bunun dışında 1988’de Bagok (1994), Ey Şehîd (1997), Nâme (2000), Zend (2004), Ax (2008) albümlerini yapar.

Tek parça olarak çıkardığı “Roja me” Xelîl için hem bir başkaldırı hem de bir hafıza değeri taşıyor. Öcalan’ın esareti üzerine yazdığı bu parça, onun deyimiyle “En yüksek etki gücüne sahip çalışmasıydı.”

 

“Hebûn” projesi

Xelîl’in en büyük arayışı, geride kalıcı bir eser bırakmak: “Şimdi herkes bir şeyler yapıyor ama birkaç gün sonra unutuluyor. Oysa ben unutulmayan bir şey bırakmak istiyorum. Özellikle son beş yıldır bu duygu içimde daha da büyüdü. ‘Hebûn’ adını verdiğim bir proje üzerinde çalışıyorum. Evimde küçük bir stüdyo kurdum. Orada defalarca denemeler yaptım, farklı aranjörlerle çalıştım ama bir türlü tam içime sinen bir sonuç alamadım. Elimde 10-15 parçalık bir malzeme var ama hepsinin sözleri, düzenlemeleri bitmiş değil. Özellikle ‘Hebûn’ parçası için çok uğraştım. Arkadaşım Hekîm Sefqan birkaç kez sözler yazdı ama ben her defasında ‘daha değil’ dedim. 2021 yılında geçirdiğim ağır hastalıktan sonra, bu düşünce daha da yerleşti içime. Ölüm korkusu değildi mesele; zamanı iyi kullanmak, geride iz bırakmak meselesiydi. Ölmekten korkmam. Ölüm, hayatın bir gerçeğidir. Ama geride sahici bir iz bırakmadan gitmek, işte ondan korkarım.

Bir senfonik eser hayalim var. Müziği büyük ölçüde hazır. Sözler üzerine hâlâ çalışıyorum. Eğer becerebilirsem, onu büyük bir orkestra eşliğinde kaydetmek istiyorum. Bu benim için bir dönüm noktası olacak.

 

Yayın Tarihi: 16/07/2025