Çerkeslerin büyük kısmı, Rusya karşısında Osmanlı ve onunla ilişkili olarak İngiltere’nin yanında saf tutmak durumunda kalmıştı. Nitekim yenilginin ardından, büyük güçler savaşının piyonları olarak Osmanlı İmparatorluğu’na gönderilmelerine hüküm kesilmişti.

The mountaineers leave the Aul before approach of the Russian army,
(Dağlılar Rus ordusu yaklaşmadan önce Aul’dan ayrılırlar), 1872, Pyotr Nikolayevich Gruzinsky
Tarih inanılmaz katliamlarla dolu. İnsanlar çağlar boyu birbirlerini katletmişler. Bu anlamda, hem tarih öncesinin hem de tarihin alanına giren dönemin katliamlardan soykırımlara uzanan şiddet eylemleriyle dolu olduğunu düşünebiliriz. Fakat Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi, özellikle modern dönemden yola çıkıyordu. Kavramı tanımlamakta ve sözleşme metninin oluşumunda büyük rol oynayan Raphael Lemkin, terimi üretirken Yunanca “genos” sözcüğünü seçerek, aslında modern bir vurgu yapmaktaydı. Genos, eski Yunancada ırk, kabile ya da soy anlamlarına gelebilmekle birlikte, modern Yunancada milleti tanımlamak için kullanılan sözcük. O zaman jenosit ya da soykırımı, belki de özellikle ulus-devletler döneminde, yani Fransız Devrimi sonrası için düşünmek daha uygun olabilir.
Soykırımı “millet kırımı” ya da “ulus-devlete uygun bir topluluğun yok edilmesi” gibi düşünebiliriz. Yani yok edilen topluluk illaki uluslaşma macerasını tamamlamış, “millet” haline gelmiş bir toplum olmak zorunda değil. Henüz bu yolculuğa çıkmamış bir topluluk da, bu konuda bilinci daha yüksek bir başka topluluk tarafından, özellikle ulus-devletleşmesi engellenmek üzere soykırıma uğratılabilir. Ben 1864’te anayurtları olan Batı Kuzey Kafkasya’dan sürülen Çerkeslerin de bu açıdan düşünülebileceğine inanıyorum.
Çarlık orduları 1864’te Çerkeslerin son direnişini kırdıklarında ve sağ kalanları binlerce yıllık kadim anayurtlarını terk etmeye zorladıklarında, Çerkesler modern anlamda bir ulus değildiler. Kabilelerin, ailelerin ve bölgesel farkların belirleyici olduğu, kendine özgü bir feodal toplum yapısında yaşıyorlardı. Fakat anayurtları yine modern bir gelişme olan emperyalist güç ilişkilerinin kanlı sahnelerinden biri haline gelmişti. Çerkeslerin büyük kısmı, Rusya karşısında Osmanlı ve onunla ilişkili olarak İngiltere’nin yanında saf tutmak durumunda kalmıştı. Nitekim yenilginin ardından, büyük güçler savaşının piyonları olarak Osmanlı İmparatorluğu’na gönderilmelerine hüküm kesilmişti.
“Dedem bir soykırımcı ise, ben ne hissederim?” Bu çok önemli bir soru ama “dedem soykırıma kurban gittiği için ben nasıl bir acı çekiyorum?” sorusundan daha önemli değil. Bu açıdan soykırıma uyan toplumun gelecek kuşaklarının, aradaki tarihi süreyi eleştirel bir biçimde ve tüm tarihselliğiyle okumalarına imkân sağlanması gerekiyor.
Ermeni Soykırımı üzerinden Türkiye’de maruz kaldığımız, inkâr ve soykırım sözcüğünü kullananlara dönük bazen simgesel bazen yasal bazen de fiziksel şiddet, aslında Çerkes Soykırımı için de geçerli. Birilerine Ermeni Soykırımı’nı hatırlatıp rahatsız etmediği sürece, Türkiye’deki Çerkes diasporasında kullanılabilen, özellikle 150. yıldan sonra yaygınlık kazanan ve kabul gören Çerkes Soykırımı ifadesi, Rusya nezdinde rahatsızlık uyandırıyor. Şu bilindik öykü yani: Soykırımlar tarihsel olaylar ve müsebbipleri ya da failleri de tarihte aranması gerekirken, faillerle tarihsel bir ilişkisi olan günümüz toplumları, kendilerinin de soykırımla suçlandıklarını düşünebiliyorlar. 1915’te Osmanlı Devleti’ndeydik, 1864’te ise Rus Çarlığı’nda. Rusya’da önce komünizm yaşandı ve bitti. Şimdi Rusya Federasyonu var. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin olduğu gibi, Rusya Federasyonu’nun da soykırım sözcüğünden rahatsızlığı, korkusu var.
Modern toplumlarda görülen bu rahatsızlık elbette boş değil. Neticede geçmişte gerçekleştirilen bu planlı ve zalimce yok etme eylemi ve dolayısıyla insanlık suçu, aynı zamanda tarihsel süreçte bir maddi varlık transferini de getiriyor. Soykırım sırasında öldürülen ya da sürülenler, mal ve mülklerinden de ediliyor, özellikle toprak şeklindeki gayrı mülkleri o coğrafyada yaşamaya devam edenlere geçiyor. Yani soykırımın gerçekleştiği topraklarda yaşayan toplum, soykırımı kendisinden önceki rejim gerçekleştirse bile, sanki soykırım suçlaması kabul edilirse, eline geçmiş ekonomik gücü geri vermek zorunda kalacak diye korkmakta.
Soykırımın çalışılmasını ve çeşitli yönleriyle konuşulmasını engelleyen en önemli etkenlerden biri bu. Failin ya da faille şu veya bu biçimde ilişkili/ilintili toplumun girift ve ikircimli duyguları belirleyici oluyor. “Dedem bir soykırımcı ise, ben ne hissederim?” Bu çok önemli bir soru ama “dedem soykırıma kurban gittiği için ben nasıl bir acı çekiyorum?” sorusundan daha önemli değil. Bu açıdan soykırıma uyan toplumun gelecek kuşaklarının, aradaki tarihi süreyi eleştirel bir biçimde ve tüm tarihselliğiyle okumalarına imkân sağlanması gerekiyor.
1864’teki Çerkes Soykırımı’nın ve ardından gelen, yüz binlerce sivilin denizde ve ayak bastıkları karada, kendilerine gösterilen topraklara yerleşene kadar yaşadıkları can kayıplarını içeren Çerkes Sürgünü’nün temel faili Rus Çarlığı’dır. Fakat soykırım 1864’te savaş meydanlarından başlayıp sürgün mahalline varmakla sonuçlanmamıştır. Soykırıma maruz kalanlar açısından soykırım devam etmiştir. Buradaki vurguya dikkat edilmeli: Osmanlı Devleti de Çerkes Soykırımı’nın failidir demiyorum. Osmanlı Devleti, Çerkes muhacirlere sınırlarını açmış ve imkânlarının el verdiği biçimde yaşamlarını devam ettirmelerine destek olmuştur. Bu bağlamda, Türkiye’deki Çerkes diasporasında yaygın olan Osmanlı’ya müteşekkir olma durumu boş bir duygu değildir.
Ancak günümüzdeki Türkiyeli Çerkes diasporasını oluşturacak sürgünlerin o dönemi tecrübe edişlerine daha fazla dikkat edebiliriz. Bunu yaptığımızda, Osmanlı’nın Çerkesleri kendi nüfus politikaları ve tercihleri doğrultusunda imparatorluğun Rumeli ve Anadolu topraklarında iskân ettiğini görürüz. Osmanlı’nın yüzünü Batı’ya dönerek başlattığı modernleşme hareketi 19. yüzyıl başlarında başlamıştı ve en temelde bir merkezi devlet örgütlenmesi öyküsüydü. Modernleşmenin toplum katmanlarına yayılışı da, yukarıdan aşağıya başlamıştı. Dolayısıyla modern ve merkezi bir devlet olmaya karar veren Osmanlı, nüfus politikalarına çok önem vermeye başlayacaktı.
Osmanlı, sanayileşmemiş coğrafyasında oldukça düşük bir nüfusa sahipti. 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na girildiğinde imparatorluğun nüfusu 20 milyon civarıydı ve bunun %40’ı Türk ve/veya Müslüman, %40 kadarı Arap ve %20’si de gayrı Müslim idi. 1864’te başlayan Çerkes muhacereti, tam da bu nüfus sorunuyla bağlantılı olarak ele alınacaktı. Rumeli ve Anadolu’da Çerkeslerin yerleştirildiği her coğrafyada bir gayrı Müslim nüfus yoğunluğu vardı. Çerkesler bu bölgelerde Müslüman ve devlete bağlı bir nüfus dengeleyicisi haline geliyorlardı.
93 Harbi olarak bilinen 1876-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Rumeli’de yaşanan kayıplar, oradaki Çerkeslerin de ikinci kere sürülmesine yol açacaktı. Bu kafile ise Arap topraklarına, Suriye’den bugünkü İsrail’e kadarki bir coğrafyaya yerleştirileceklerdi. Bu süreçte şu veya bu bölgede, Çerkes nüfusu artıyor, Samsun veya Kayseri Uzunyayla gibi bölgelerde pek çok Çerkes köyü oluşuyordu. İmparatorluk içinde gelenekleri, dili ve kültürleriyle pek çok küçük Kuzey Kafkasya oluşmaktaydı. Fakat bunlar arasında bir bağlantı oluşması Osmanlı için arzulanır bir şey değildi. Sürgündeki Çerkeslerin hayali cemaatlerini oluşturması, köy ya da yöreden öte, uluslaşma maceraları akamete uğratılmış bir toplum oluşları Osmanlı’da baskılandı. Böylece Çerkes ulusal hareketinin oluşumu çok yavaşlatıldı ve kesintili hale getirildi.
Osmanlı Devleti artık tebaası haline gelen Çerkeslere soykırım uygulamıyordu, hiçbir zaman da böyle bir şey olmayacaktı ama fiili durum Çerkes genosunun kırımının devamı biçimindeydi. Bunun pek çok yönü var. Çarpıcı ve bir parça daha iyi bilinen bir örnekle yetineceğim. Yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı edebiyatının en önemli isimlerinden gazeteci ve romancı Ahmet Mithat Efendi bir Çerkesti. Ailesi 1844’te, yani soykırımdan önce İstanbul’a göç etmişti. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı tarihçiliği, milliyetçi yönelimleri doğrultusunda Ahmet Mithat gibi farklı etnik kökenden yazarların bu kimliklerinin görünürlüğünü azaltmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda Ahmet Mithat’ın aynı yerden gelen annesinin Çerkes, babasının ise Türk olduğu iddia edilerek Türkleştirilmeye çalışılır. Oysa Ahmet Mithat Çerkesçeyi de bilip konuşan ve bu kimliğini ciddiye alan bir yazardı.
Ahmet Mithat’ın romanlarında Çerkesler hep vardır. Örneğin 1875 tarihli ilk ve en ünlü romanlarından Felatun Bey ile Rakım Efendi’de doğru Batılılaşma örneği Rakım Efendi’nin en önemli başarılarından biri Çerkes cariyesi Canan’a ders aldırarak ve kendisi de ders vererek eğitmesi ve kendine eş olabilecek bir hale getirmesidir. Bu temelde Rakım’ın başarısı gibi görülebilir ama Çerkes muhaceretinin nispeten yeni olduğu bir dönemde, Çerkes cariyelere dönük tavrı idare etmeye ve olumlu hale getirmeye dönük bir çaba gibi de düşünülebilir.

Osmanlı Devleti açısından, Çerkeslerin sadık tebaa olarak önemi ve anlamı vardır. Kendi aralarında istedikleri gibi düğün dernek kurabilir, Çerkesçe konuşabilirler ama imparatorluğa dağıtılmış, paramparça edilmiş büyük bir nüfus olduklarını anlamalarına izin verilemez. Onların bunu hissetmelerini sağlayacak okuryazar kesiminin ve bunların oluşturacağı milli ve kültürel kimlik rezervuarının önüne geçilir.
Ahmet Mithat’ın doğrudan Çerkeslikle ilgili iki eseri vardır: Birincisi 1877’de gazete tefrikası olarak yayını yarıda kestirilen Kafkas romanıdır. Tam da 93 Harbi’nin içinde, Çerkes bağımsızlığı yönünde oluşuyla ilgili saray jurnallerinin etkili olması kulağa biraz daha normal geliyor. Ancak bundan uzunca bir süre sonra, 1884’te yazarın Çerkes Özdenleri başlığını taşıyan tiyatro oyunu, Gedikpaşa’daki Osmanlı Tiyatrosu’nda sahnelenirken yine benzer bir endişeyle yasaklanır ve bu defa yasaklama yeterli gelmemiş olmalı ki, II. Abdülhamit’in emriyle tiyatro binası bir gecede yerle bir edilir.
İçinde oynanan oyun tehlikeli bulunduğu için tiyatro binasının yıkılması kulağa pek teatral geliyor olabilir. Ancak müstebit bir idarenin gücünü sergilemek için seçtiği etkili bir yöntemdir. Tiyatronun yıkılması tüm tiyatro âlemine sert bir mesaj olacaktır. Buna benzer bir eylem olarak, İstanbul gey ve trans onur yürüyüşlerinde tüm İstiklal Caddesi’nin trafiğe kapatılması, tüm gün boyunca bölgede atılacak her adımın vatandaşa eziyet haline getirilmesi gösterilebilir. Komik ama bezdirici önlemlerdir bunlar.
Tiyatro binası yıkma eylemi Çerkes Soykırımı’ndan 20 sene sonra gerçekleşmektedir. Fakat Ahmet Mithat’ın da aralarında olduğu ve Çerkesliğin edebiyata ve dolayısıyla milli imgeleme nasıl yansıyacağına dair bir tartışmayı da kesin bir biçimde sona erdirecektir. Osmanlı Devleti açısından, Çerkeslerin sadık tebaa olarak önemi ve anlamı vardır. Kendi aralarında istedikleri gibi düğün dernek kurabilir, Çerkesçe konuşabilirler ama imparatorluğa dağıtılmış, paramparça edilmiş büyük bir nüfus olduklarını anlamalarına izin verilemez. Onların bunu hissetmelerini sağlayacak okuryazar kesiminin ve bunların oluşturacağı milli ve kültürel kimlik rezervuarının önüne geçilir.
Türkiyeli Çerkes diasporası soykırımı arkasında bırakamamıştır. Soykırım tamamlanmamıştır. Çerkes Soykırımı sadece Rusya kökenli inkârcılık açısından değil, Türkiye kökenli bir engellemeler tarihi üzerinden de devam etmiştir. Devam etmektedir de. Çerkes Soykırımı sürmekte olan bir olgudur.
Yayın Tarihi: 19/04/2024