Büyüdük, yolum yine 90’lı yıllarla kesişti. Bu sefer çocukluktan kalma yüzlerce benzer hikâyeye avukat olarak temas ettim. Biz henüz çocukken şehirlerde, köylerde, üniversitelerde 18-20 yaşında tutuklananlar 50’li yaşlarına varmıştı.

Boşaltılan Asincê Köyü’nün şimdiki hali
Hafızamda çocukluğuma dair sadece köyün boşaltılması sırasında iki günlük fragmanlar şeklinde kesitler kalmıştı. İlk gün; köyün sabahın erken saatinde askerler tarafından basılmasıydı. Gözümü açtığımda kerpiç evin nakışlı kahverengi camlarının kırıldığını, odada yalnız olduğumu fark etmiştim. Annem beni kardeşlerimin yanına götürdü, babamın bir gün önce Diyarbakır’dan aldığı portakalı verdi. Köyün iki katlı tek binasının köşesinden kardeşlerim ve diğer çocuklarla okul tarafına gizlice bakmaya gittik. Korkuyorduk. Köyün bütün erkekleri okulun bahçesinde yere yatırılmıştı. Saatlerce sırtlarına basıldıktan sonra, kış mevsiminde çıplak bir şekilde dereye atıldılar. O akşam köyün yukarısında bulunan mezraya gittik. İkinci günün yağmurlu sabahında geri döndüğümüzde yüzlerce hanelik köyde kimse kalmamıştı. Herkes kendi imkânlarıyla köyü terk etmişti. Beyaz büyük bir naylonla örtülen ev eşyalarımız ulu orta kalmıştı. Biz de kamyon kasasının yarısını bile doldurmayan eşyalarla köyü terk ettik. Kamyon kasasından köyün toprak yoluna baktığı an hala aklımda.
O zamanlar 30 yaşındaydım, tutuklananlar benim ömrüm kadar cezaevinde. Etten kemikten insan buna nasıl dayanır? Bir ömür direnmek için bir dayanak lazımdı. Bedeni ve zihni biyotiklere karşı güçlendirecek ve ayakta tutacak bir anti-biyotik. Tek reçete; irade!
Büyüdük, yolum bir gün yine 90’lı yıllarla kesişti. Bu sefer çocukluktan kalma travmalarım ile yüzlerce benzer hikâyeye doğrudan avukat olarak temas ettim. Aile anlatımları, doğrudan anlatımlar, tanıklıklar, dosya beyanları ve savunmalar… Biz henüz çocukken şehirlerde, köylerde, üniversitelerde 18-20 yaşında tutuklananlar 50’li yaşlarına varıyordu. İlk başlarda zaman algısını kafamda sürekli canlandırıyordum ama işin içinden çıkamıyordum. O zamanlar 30 yaşındaydım, tutuklananlar benim ömrüm kadar cezaevinde ve kapalı bir alanda. Etten kemikten insan buna nasıl dayanır? Bir ömür direnmek için bir dayanak lazımdı. Bedeni ve zihni biyotiklere karşı güçlendirecek ve ayakta tutacak bir anti-biyotik. Tek reçete; irade!
Bu kadar basitti; 25 yıl!
İlk görüşmemi yapmıştım. İlk defa uzun süreli bir mahkûmla görüşüyordum. Zihin açıklığı ve enerjisi beni motive etmişti. AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin 2006 yılında verdiği ihlal kararına rağmen yargılanması yapılmamıştı. Hizbullah dosyasından hüküm giyen biri dahi emsal gösterip infazı durdurulmuş ama onun tahliyesine karar verilmemişti.
“Eşitler arasında hatta hukuki pozisyonu farklı” kişiler arasındaki yaklaşımının verdiği adaletsizlik hissi ve kabullenememe haliyle, karşılaştırmalı bir tablo şeklinde hazırladığım dilekçeyle tekrar infaz durdurma talebinde bulundum. 25 yıl cezaevinde kalan infazının tamamlanmasına 5 yıl kalan mahkûm, el yazısıyla dilekçenin sağ üst köşesine yazılan “infazın durdurulmasına” havalesiyle tahliye olmuştu. Bu kadar basitti; 25 yıl! Bekledim, inanamadım. Mahkeme kaleminde ek karar yazılmayana ve cezaevine tahliye müzakeresi UYAP’tan düşmeyene kadar ailesine haber vermemeye karar verdim. İşlemler tamamlandığında bile içgüdüsel yargı pratiğine güvenmeme haliyle elden onaylı bir örnek aldım. Önce annesine haber verdim, sonrası sadece mutluluk gözyaşları ve dokunmayana kadar inanamama! Eşimi de evden alarak cezaevine gittim, oğlum anne karnındaydı. Kapıda saatlerce bekledikten sonra doğmamış bir çocuğun tanıklığında sevinci, öfkeyi, geçmişi ve geleceği bir arada yaşadım.

Artık sonsuz ufuk çizgisini görüyordu
Aile ziyaretleri bittikten sonra öğrenciyken gözaltına alındığı üniversiteye gittik. 25 yıl boyunca kısa mesafe yürüyüşü, sınırlı adımlar attığı ve kasları zamanla zayıfladığı için merdivenlerden çıkarken tökezledi. O an içim sızladı. Merdivenleri rahat çıkmanın utancını yaşadım; koluna girdim birlikte yavaş yavaş merdivenlerden yukarı çıktık. Uzaklara bakarken artık sonsuz bir ufuk çizgisini görüyordu.
Ve ne önemlisi mekânın hafızası. Beni üniversitenin labirent şeklindeki koridorlarını gezdirdi. Zaman onun için 1995 yılının Nisan ayında durmuştu. O anı yaşıyordu; 48 değil de hala 23 yaşındaki genç bir üniversite öğrencisi gibi. Okul kantininde çay içerken oturduğu masada gözaltına alınmıştı. Aynı masada oturduk. 1995’te donmuş hafıza 25 yıl sonra kaldığı yerden canlandı.
Yargı yerine geçen İGK’lar
İkinci müvekkilim evli ve çocukluydu. Türkiye’nin ucundaki cezaevindeydi. İstiklal Mahkemelerindeki “Ali’ler Mahkemesi” benzeri bir yargılamayla müebbet hapis cezası almıştı. 2006 yılında verilen AİHM ihlal kararı tebliğ dahi olmamış ve 14 yıl ihlal kararından sonra tahliye edilmişti. Uzak bir cezaevinde olduğu için ne ailesi ne de ben 3-4 saat ulaştık. Bir anlık sevinç tedirginliğe dönüştü. Ancak bir otobüs terminalinde gelen telefonla yarım kalan sevinç devam etti.
1994 yılında kimya bölümü öğrencisiyken okulda gözaltına alınmıştı. Temmuz 2024’te infazı dolmuştu. Ancak bu kez bir memur topluluğu olan “İdari Gözlem Heyeti” yargı yerine geçip 30 yıl sonra infazını ‘yaktı.’ 2020 yılında cezaevinde iken babası vefat etti ancak yasına bile saygı gösterilmedi ve tahliye tarihinden bir hafta sonra abisi de kalp krizi geçirerek vefat etti. Ve aynı vahşi bürokrasi infazı bitmiş birine, “güvenlik gerekçesiyle” taziye izni vermedi.

Hikâyeler hep aynı kaldı
90’lı yıllardan 2024’ün sonlarına doğru devam eden süreçte hikâye hep aynıydı. İktidar ve yargı zihnen değişmedi. Değişen sadece fiziki koşullardı. Daha konforlu cezaevleri, değişen şehirler ve toplumsal çürüme. Hafızası aynı kalanlar ise cezaevlerinde işkence tezgâhlarında geçirilerek DGM’lerde giyotin altında yargılanan üniversite öğrencileri, işçiler, köylüler ve siyasetçilerdi…
Bu üç kısa hikâyeden yola çıkarak gözlem ve uygulama temelinde İnfaz Kanunu ve yönetmeliği arasında kalan siyasi mahkûmların fikir özgürlüğü ve iradesi sürekli bürokrasiyle karşı karşıya kalıyor. Hapishaneler, “iyileştirmeden” ziyade mahkûmları zamana karşı sindirmek için öğütücü dişli bir mekanizma görevini görüyor. Uzun süreli mahpuslar, zamana ve mekâna uyum refleksi göstermediğinde bedenine ve ruhuna savaş açılıyor. Tedavi hakkı, iletişim, görüş ve disiplin cezalarıyla adeta mahpuslar hantal bürokrasi ile mücadele ederek infaz hâkimliği ve hak ihlalleri başvuruları arasında hukuki mücadelesini sürdürüyor.
Sisifos gibi meydan okudular
Michel Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” adlı kitabında hapishaneleri, disipline dayalı iktidarın “gözetleme, kontrol ve zorlama yeri” olarak tanımlıyor. Cezası infaz olmuş ve tahliye edilmeyen mahpusların gerekçelerine bakıldığında hafızanın ve iradenin kimliğini korumasından kaynaklı “sürenin sonuna geldik ama seni öğütemedim, şu an ailenin yanına gitme ben seni rehabilite edeceğim“ bilinçaltıyla normları sindirmede hata payını idari ve gözlem raporuyla gideriyor!
“Dışarda” iken Josef K. Gibi neyle suçlandığını dahi öğrenmeden müebbet alan 90’lı yılların siyasi mahkûmları, 30 yıl boyunca Sisifos gibi kayayı dağa tırmandırarak tekdüzeliğe uyum göstermediler. Umutlu yaşamak, umutsuzluğa ve uyumsuzluğa başkaldıran insan oldular. 30 yılın sonunda mahkûmları, Sisifos’un meydan okuyuşu gibi mutlu düşünmek gerekir.
Yayın Tarihi: 15/02/2025