Yerleşimci sömürgecilik, bir taraftan rasyonel akıl ve ilerlemecilik söylemini benimserken diğer taraftan inanç zemininde meşrulaştırılmış; kaçınılmaz bir doğal sonuç olarak çerçevelenmiştir. “Tanrının emrettiği” gibi yeni topraklarda çoğalıp onun iradesini hâkim kılan, kafirlere Hıristiyanlığın buyruklarını götüren yerleşimciler aynı zamanda ilkelin karşısında medeniyeti ve gelişmeyi, Yerli oku karşısında tüfeği, Yerli atı karşısında “demir at” treni ile bu toprakların kaçınılmaz hâkimi oluyorlardı.
Raphael Lemkin, 1944’te “soykırım” kavramını ilk kez kullanırken bir ulusun ya da etnik grubun yok edilmesi için gerekli tüm uygulamaları kastetmiştir. Soykırım kavramının yalnızca ulusun tüm üyelerinin toplu olarak öldürülmesiyle sınırlandırılamayacağını vurgulayan Lemkin, bir ulusal grubu yok etmeyi amaçlayan; yaşamlarının temel dayanaklarını ortadan kaldırmaya yönelik farklı eylemlerin bütüncül planını bu kavrama dahil eder. Soykırım planının hedefleri; ulusal grupların siyasi ve sosyal kurumlarının, kültürlerinin, dillerinin, milli duygularının, dinlerinin ve ekonomik varlıklarının parçalanması; bu gruplara mensup bireylerin kişisel güvenliklerinin, özgürlüklerinin, sağlıklarının, onurlarının ve hatta hayatlarının yok edilmesidir. Soykırım, bir varlık olarak ulusal gruba yöneliktir ve söz konusu eylemler bireyleri tek tek değil, grubun üyeleri olarak hedef alır.

Irksallaştırma biçimleri: Siyahlar ve Yerliler
Antropolog Patrick Wolfe, yerleşimci sömürgeciliğin toprak ve kaynakların gasp edilmesine dayanan yapısı nedeniyle soykırımla yakın ilişki içinde olduğunu vurgular. Avrupa içinde gerçekleşen soykırımlar yerleşimci sömürgeciliğe dayanmamakla birlikte, her yerleşimci sömürgeci uygulama soykırım şartlarını taşımaz. Ancak toprak yaşam için temel olduğundan, toprak için verilen mücadele çoğunlukla yaşam için verilen mücadeleye dönüşür.
Siyahların köleleştirilmesine dayalı üretim ve Yerlilerin topraklarının gasp edilmesi, kurumsallaşmış ırkçılıktan önceki yüzyıllarda başlamıştır. Siyahlar önce köleleştirilmiş, ardından siyahlık—kölelikle ilişkili olarak—ırksallaştırılmıştır.
Wolfe soykırım ve ırkçılık arasındaki bağlantıyı açıklarken Avrupa ırkçılığının 18. yüzyılda kurumsallaşmış olmasına vurgu yaparak ırkın sosyal bir inşa olmasının tek başına açıklayıcı olmadığına dikkat çeker. Siyahların köleleştirilmesine dayalı üretim ve Yerlilerin topraklarının gasp edilmesi, kurumsallaşmış ırkçılıktan önceki yüzyıllarda başlamıştır. Siyahlar önce köleleştirilmiş, ardından siyahlık—kölelikle ilişkili olarak—ırksallaştırılmıştır. Farklı ırk rejimleri, eşitsiz ilişkileri farklı bağlamlarda kodlamış ve yeniden üretmiş; buna bağlı olarak Yerliler ve Siyahlar, ABD toplumunun oluşumundaki karşıt rollerini yansıtan zıt şekillerde ırksallaştırılmıştır. Köle emeğiyle Yerli toprakları üzerinde inşa edilen Amerika’da köleleştirilmiş Siyah nüfusunun artması, çoğalan emek gücü olarak yerleşimci-sömürgeci için zenginleşme anlamına gelirken; Yerli nüfusu, toprak ve kaynak erişimi önünde engel oluşturduğu için tasfiye edilmiştir. Sömürgeci yasal düzenlemelerde teninin rengi, fenotipi ne olursa olsun soyunda tek bir damla Siyah kanı olanlar bile Siyah kabul edilerek köleliğe dahil edilmiş; Yerlilerde ise melezleşmenin sonucu “artık Yerli sayılmayanların” arazi ve avlanma haklarının kaybı olmuş, “Yerlilik kanı yüzdesi” nüfus kayıtlarına işlenmiştir. Bu bağlamda ırksallaştırma ve ırkçılığı, kendinde bir amaçtan ziyade ekonomi-politik temelli bir sonuç olarak ele almak gerekir.
Yerleşimci toplum, ana ülkeden farklılığını ve buna bağlı olarak bağımsızlığını ifade etmek için Yerlilerin toprakla bağına, kültürüne ve geçmişini ifade eden çeşitli öğelere el koyar ve bunları kendini inşa projesi için işlevselleştirir.
Soykırımcı inşa VS. Soykırımcı yıkım
Lemkin, soykırımı hem yıkan hem de inşa eden bir yapı olarak tanımlar. Bunları içermekle birlikte Yerleşimci sömürgecilik istila ve yok etmekle sınırlı değildir. Yerleşimcilik bir yandan Yerli toplumların çözülmesi için çabalarken diğer yandan arazi üzerinde yeni bir sömürge toplumu inşa eder. Ortadan kaldırma ve istila, bir kerelik bir olaydan ziyade yerleşimci-sömürge toplumunun düzenleyici bir ilkesidir ve bir yapı olarak varlık gösterir.
Yerleşimci toplumun istila ettiği topraklara yerleşmesi, Yerlilerin pratikte ortadan kaldırılmasını gerektirir, ancak istila edilen yerlerde sembolik düzeyde bir kimlik edinmek için Yerliliğe ihtiyaç duyulur. Yerleşimci toplum, ana ülkeden farklılığını ve buna bağlı olarak bağımsızlığını ifade etmek için Yerlilerin toprakla bağına, kültürüne ve geçmişini ifade eden çeşitli öğelere el koyar ve bunları kendini inşa projesi için işlevselleştirir.
Roxanne Dunbar-Ortiz’in de vurguladığı gibi, Kuzey Amerika Yerli halklarının deneyimlediği sömürgecilik biçimi başından beri moderndir. Hükümet orduları tarafından desteklenen Avrupalı şirketlerin yabancı bölgelere yayılması, ardından toprakların ve kaynakların kamulaştırılması sürecine dayalıdır. ABD yetkililerinin bu politikaları uygularken amacı rastgele bireyler olarak değil, halklar olarak Yerlilerin varlıklarını sona erdirmekti. Bu, yok etme amacı gütmeyen modern öncesi aşırı şiddet örneklerinin aksine modern soykırımın tam tanımıdır. İşte sosyoekonomik ve siyasi bir varlık olarak ABD, yüzyıllardır devam eden bu sömürgecilik sürecinin bir sonucu ve çıktısıdır.

1870’ler, Bizon kafatasları
Yerliye soykırım tuzakları
Yerleşimci sömürgecilik, bir taraftan rasyonel akıl ve ilerlemecilik söylemini benimserken diğer taraftan inanç zemininde meşrulaştırılmış; kaçınılmaz bir doğal sonuç olarak çerçevelenmiştir. “Tanrının emrettiği” gibi yeni topraklarda çoğalıp onun iradesini hâkim kılan, kafirlere Hıristiyanlığın buyruklarını götüren yerleşimciler aynı zamanda ilkelin karşısında medeniyeti ve gelişmeyi, Yerli oku karşısında tüfeği, Yerli atı karşısında “demir at” treni ile bu toprakların kaçınılmaz hâkimi oluyorlardı.
Yerleşimcilerle çevrili küçük arazilere sıkıştırılan Yerliler arasındaki bağlar zayıflarken hükümet, rezervasyonları Yerli İşleri Bürosu eliyle sıkı denetim altına aldı. Yerlilerin bir araya gelmesinin kültürün sürekliliğini sağlaması ve direnişi canlandırmasından endişe eden yerleşimci hükümet Yerli simgelerini, ritüelleri ve dini törenleri yasakladı.
19. yüzyıl sonlarında Yerli halkları yeni toprak tahsisi yasasına ikna etmek -açıkça ifade edersek daha fazla toprağa el koyup Yerlileri verimsiz ve yetersiz rezervasyon topraklarına çekilmeye mecbur bırakmak- için başvurulan uygulamalardan biri de bizonların kitlesel olarak öldürülmesiydi. Yerleşimci hükümet, öldürülen her bizonun “eksilen bir Yerli” anlamına geldiğini söyleyerek Yerlilerin hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu bu temel kaynağı ortadan kaldırırken, türü 20 yıl içinde tükenmenin sınırına getirmiştir. İzole etme, kabileler arasındaki savaşları körükleme, katliamlar ve hastalıkların yanında halkı açlıktan ölme sınırına getirmek de kabile liderlerini rezervasyon sistemine mecbur bırakmak için kullanılan yöntemler arasındaydı. Yerleşimcilerle çevrili küçük arazilere sıkıştırılan Yerliler arasındaki bağlar zayıflarken hükümet, rezervasyonları Yerli İşleri Bürosu eliyle sıkı denetim altına aldı. Yerlilerin bir araya gelmesinin kültürün sürekliliğini sağlaması ve direnişi canlandırmasından endişe eden yerleşimci hükümet Yerli simgelerini, ritüelleri ve dini törenleri yasakladı.
1948 yılında sunulan ve 1951 yılında kabul edilen BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre "ulusal, etnik, ırksal veya dini bir grubu tamamen veya kısmen yok etmek amacıyla işlenen" beş eylemden herhangi biri soykırım olarak kabul edilir. Bu eylemler sırasıyla şöyle tarif edilir: grup üyelerini öldürmek; grubun üyelerinde ciddi bedensel veya zihinsel hasara neden olmak; grubun kısmen ya da tamamen fiziksel olarak yok olmasına yol açacak yaşam koşullarını kasten uygulamak; grup içinde doğumları önlemeye yönelik tedbirler uygulamak; grubun çocuklarını zorla başka bir gruba nakletmek. Soykırım sözleşmesinde yer alan beş maddenin hepsinin gerçekleşmesi gerekmez; bunlardan herhangi biri yeterlidir. Ancak Yerli soykırım politikaları ve eylemleri söz konusu olduğunda, bunların hepsinin sistemli bir şekilde uygulandığı görülür.

Teller Enstitüsü, ABD'de Amerikan yerlisi çocukları asimile etmek için federal olarak işletilen 350'den fazla yatılı okuldan biri.
Okul bahçesinde toplu çocuk mezarları
1960’lardan itibaren dünya çapındaki Yerli halkların, yerleşimci devletlerin uygulamalarına karşı seslerini yükseltip örgütlenmesiyle birlikte Avrupa sömürgeciliğinin farklı coğrafyalarda gerçekleştirdiği Yerli soykırımının ortak karakteri tartışılmaya başlandı.
Yetersiz beslenme, şiddet ve istismar cehenneminden kurtulamayan çocuklar günümüzde okul bahçelerindeki toplu mezarlarda yatıyorlar. Sağ kalabilenler ise bağımlılık, aile içi şiddet ve depresyonla hayat boyu mücadele ederken bu travmayı sonraki nesillere aktardılar.
Amerika’dan Avustralya’ya kadar yerleşimciler toprakları işgal etmiş, kaynaklara el koymuş, Yerli halkı katlederek sağ kalanları açlık ve hastalıkla mücadele edecekleri verimsiz alanlarda denetim altına almış, dini ve kültürel gelenekleri yasaklamış, çocukları ailelerinden kopararak asimile etmiş ve kadınları kısırlaştırmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarına kadar devam eden uygulamada “medenileştirme” adı altında zorla Hıristiyanlaştırıp dilleri yasaklanan çocuklara “aşağı ırk”a mensup oldukları öğretilmiş; bu çocuklar zorla yatılı okullara yerleştirilmiş ve Yerlilerin çocukları çeşitli devlet kurumları tarafından rutin olarak ailelerinden alınıp Beyaz ailelere evlatlık verilmiştir. Yetersiz beslenme, şiddet ve istismar cehenneminden kurtulamayan çocuklar günümüzde okul bahçelerindeki toplu mezarlarda yatıyorlar. Sağ kalabilenler ise bağımlılık, aile içi şiddet ve depresyonla hayat boyu mücadele ederken bu travmayı sonraki nesillere aktardılar.
Soykırım çalışmaları ve yüzleşme çağrısı
İkinci Dünya Savaşı, Nazi kampları ve Holokost'un en uzun süreli etkilerinden biri, özellikle ABD’de diğer kitlesel imha ve soykırım eylemlerinin geç de olsa tartışılması olmuştur. ABD’deki birçok ezilen halk için, Nazi Holokostu'nun görünürlüğünü ve etik ağırlığını talep etmek, kendi tarihlerindeki katliamlara ve soykırımcı uygulamalara dikkat çekmenin bir yolu haline gelmiş; birçok akademisyen resmi olarak tanınmayan "Amerikan Holokostu"na dikkat çekmiştir. Russell Thornton, David E. Stannard, Ward Churchill'in çalışmaları, Yerli tarihini Nazi Holokostu ile kıyaslarken 1492'den günümüze kadar hastalıkların, içkinin ve silahların kıtaya getirilmesinin yanı sıra savaşın tırmanmasıyla Yerli halklar üzerinde yaratılan büyük yıkımı ele alır.
Eserlerinde sıklıkla Yahudi soykırımı ve Yerli soykırımı arasında bağ kuran yazar ve sinemacı Sherman Alexie, farklı coğrafyalarda ve zamanlarda gerçekleşen katliamların ortaklığını vurgular. Amerikan Yerli katliamlarını anlatmak için Holokost kavramını kullanmasına yönelik eleştirilere Alexie, bunun politik bir hamle olduğu, Yahudi ve Yerli katliamlarında amaçların da sonuçların da aynı olduğu cevabını verir. Alexie, ABD yerleşimci toplumunun soykırımı kabul etmek bir yana, sömürge topraklarında yaşadıklarını bile kabul etmediklerini söyleyerek, ülkenin ilk ve en büyük günahı ile yüzleşmekten kaçındığını vurgular.
Sömürgeciliğin çıktısı bir devlet yapısı olarak ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndaki pozisyonuyla Yahudi soykırımını kendi tarihini temize çekmek için araçsallaştırmıştır. Bu pozisyonu, Yerli topraklarının işgal edilmesi ve Afrika halklarının köleleştirilmesi yoluyla kurulmuş bir devlete masumların kurtarıcısı olarak erdemli bir rol atfetmenin aracı olarak kullanmıştır.
Kendini yoğuran harç
Nurdan Gürbilek, İkinci Hayat kitabında Holokost sonrası Alman toplumu hakkında “Çoğunluğu çoğunluk yapan sadece birlikte konuştukları anlar değil, birlikte sustukları anlardır” derken, ulus denilen hayali cemaatin üzerine inşa edildiği temellere dikkat çeker. Devletlerin temellerinde ve ulusların inşa sürecinde yatan suçlar söz konusu olduğunda görülen uzlaşılmış suskunluk, bu “hayali cemaat”i bir arada tutan harçtır.
Sömürgeciliğin çıktısı bir devlet yapısı olarak ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndaki pozisyonuyla Yahudi soykırımını kendi tarihini temize çekmek için araçsallaştırmıştır. Bu pozisyonu, Yerli topraklarının işgal edilmesi ve Afrika halklarının köleleştirilmesi yoluyla kurulmuş bir devlete masumların kurtarıcısı olarak erdemli bir rol atfetmenin aracı olarak kullanmıştır. Üstelik aynı savaşta askeri amaçlarla Yerli topraklarına el koymayı sürdürmüş, kendi sınırları içindeki yaklaşık 125 bin Japon uyruklu vatandaşını toplam 10 denetim kampına kapatmış ve Japonya’ya tarihteki tek atom bombası saldırısını gerçekleştirmiştir. Bir yanda Yerli katliamında rol alan generallerin, siyah köle kadınlar üzerinde deneyler yapan J. Marion Sims gibi şahsiyetlerin heykelleri yükselirken diğer yanda Holokost Anma Müzesi’nin açıldığı bir ülkede Sherman Alexie, “Inside Dachau” şiiriyle ülkenin hâlâ kendi kanlı tarihi ile yüzleşmediğini vurgulamıştır.
“Biz de ölülerimizin ayakkabılarını üst üste koyup bir şehri doldurabiliriz
on üçüncü katına kadar. Ne olmamızı bekliyordunuz?
Biz Yerliler ülkemizden ne istiyoruz?
Müzemizin inşa edilmesini bekliyoruz.
Biz Sand Creek ve Wounded Knee'nin torunlarının çocuklarıyız.
Bizler Yerli savaşlarının gazileriyiz. Bizler oğulları
ve kızlarıyız yaşayan ölülerin. Herkesi kaybettik.
Biz Yerliler ülkemizden ne istiyoruz?
Toplu mezarların üzerinde duruyoruz. Ortak kederimiz bizi hissizleştiriyor.
Müzemizin inşa edilmesini bekliyoruz.”
Yayın Tarihi: 28/09/2025