PolitikART
Toplum-Politika

Bir zeka yaratmak: Tanrılaşma arzusu

Sayı: 338
PolitikART
İnsan hep kendine benzeyen bir varlık yaratma arzusunu taşımıştır. Yapay zeka ile bu arzu artık otonom robotlarla gerçekleşme noktasına çok yakın. Ancak bu birçok soruyu beraberinde getiriyor.

Fotoğraf: Denis Balibouse

 

İnsan, ezelden beri kendi suretinde bir varlık yaratma düşüncesiyle yanıp tutuştu. Bu düşüncenin geçmişi mitolojik hikayelere kadar dayanır. Örneğin Antik Yunan’da Prometheus, tanrılardan ateşi çalıp çamurdan yaptığı figüre üfleyerek can vermiştir. Orta Avrupa efsanesinde haham Loew’in Golem’i, kontrolden çıkan kil dev olmuştu; Rönesans masalında Pygmalion, yonttuğu heykele âşık olup onu canlı görmeyi diledi.

Bu öyküler, “yaratıcı” olmanın sınırına geldiğinde insanın aynı anda duyduğu iki duyguyu gösteriyor: Tanrılaşma arzusu ve bunun doğuracağı korku.

Mary Shelley’nin “Frankenstein”ı, Prometheus’tan miras “yaratıcı kibri”nin sanayi devrimi çağındaki yankısıdır. Genç Victor Frankenstein, laboratuvarında topladığı ölü parçalarından “yeni insan” biçiminde bir beden diker; yıldırımla çarptığı gece canlanma anı bir zafer değil, tam bir dehşet sahnesi olur. Titreyen el, dikili bilekteki iri dikişi görünce yaratıcısının içini korku kaplar: “Ben ne yaptım?”

 

Can verdiğimiz şeyin duyguları…

Panikle terk ettiği yaratık, kelime hazinesini kulübe penceresinden öğrenir, insan sıcaklığına yaklaşır ama her seferinde çirkinliği yüzünden taşlanır. Dışlanma, onda öfkeye dönüşür; sonunda efendisine “Beni dünyaya getirdin, ama dostluğu esirgedin” diye hesap sorar.

Shelley, böylece tekniğin kendisini değil, yaratma sorumluluğunu tartışmaya açmaktadı: Bilgi tutkusu sevgiyle dengelenmezse, ölü maddeden doğan zekâ bedelini sahibine ödettirir. Hikâye bize şunu hatırlatır: Can verdiğimiz şeyin haklarını, duygularını ve toplumsal yerini düşünmeden “yaratıcı” olursak, kapıyı çalan aslında kendi vicdanımızın hayaleti olacaktır.

Yuval Noah Harari “Homo Deus” kitabında Prometheus’un ateşini silikon çiplere, CRISPR makaslarına ve bulut sunucularına taşıdığımızı söyler. Harari’ye göre gen düzenleme, derin öğrenme ve beyin–bilgisayar arayüzleri üçlü bir koridor açıyor: biyolojik yükseltme (hastalığı silmek, ömrü uzatmak), bilişsel yükseltme (çip destekli dikkat ve hafıza), duygusal yükseltme (hormon + algoritma kombinasyonuyla yapay mutluluk). Böylece insan, mitolojik tanrılar gibi neredeyse her şeye gücü yeten “Homo deus” olma hayaline hiç olmadığı kadar yaklaşmış durumda.

 

Üst sınıfın imtiyazları derinleşebilir

Fakat Harari sert bir uyarıda bulunuyor: Doktor Frankenstein’ın çatı katı laboratuvarı günümüzde çokuluslu şirketlerin ArGe kampüslerine dönüşmüştür; veri tekelleri ve biyoteknoloji devleri, "ömür uzatma kulübü" biletlerini önce kendileri için ayırtabilir. Gen terapileri milyon dolarlık faturalarla başlar, yapay zekâ motorları devasa veri setlerini tekelleştirir. Bu gidişat, biyolojik temelli iki insanlık yaratma riskini taşır: Üst sınıf, bedensel sınırlarını aşarak “yeni tanrılar”a dönüşür; geniş kitle hâlâ hastalanan, yaşlanan, ölen “eski ölümlüler” olarak kalır. Teknolojik hız, ekonomik eşitsizliği artık biyolojik uçuruma dönüştürebilir. Harari’nin asıl sorusu, “Yapabilir miyiz?” değil, “Kimin için yapıyoruz?” sorusudur.

 

Cyborg’un eşitsizliği büyüten zırh özelliği

Burada transhümanizm kavramı devreye giriyor. Oxford’lu filozof Nick Bostrom transhümanizmi, bedeni ve zihni teknik araçlarla geliştirme projesi olarak tanımlar. Daha hızlı düşünen, daha geç yaşlanan, hastalıklara dirençli bir tür… Bostrom bunu "ahlakî görev" diye niteler: Elimizde acıyı azaltacak teknoloji varsa kullanmamak sorumsuzluktur. Ama bu iyimser tabloya Donna Haraway itiraz eder. “Cyborg Manifestosu”ndaki cyborg figürü, insanmakine birleşimini teknik üstünlük değil, kimliklerin karışımı olarak yorumlar. Haraway, “Mesele yalnızca çip takıp güçlenmek değil; ırk, cinsiyet ve sınıf sınırlarını da eritmek” der. Aksi halde cyborg, eşitsizliği büyüten yeni bir zırh olur.

Rosi Braidotti’nin “posthüman” kavramı, transhümanizmin merceğini daha da genişletir. Braidotti, “İnsan merkezli bakış gezegeni krize soktu” diyerek odak noktasını değiştirir: Yaşam ağında insan tek kahraman değildir; teknolojiyi tüm türlerin ortak iyiliği için düşünmek gerekir. Burada yapay zekâ, yalnızca insan beynini hızlandıracak çip değil, ekosistemin dengelerini izleyen bir ortak akıl olabilir. Yani posthümanizm, tanrılaşma tutkusunu kozmik ölçekte bir sorumluluğa çevirir.

 

Sorular, sorular, sorular…

Peki bu kuramsal ayrımlar günlük yaşama nasıl yansıyacak? Birincisi tıp sahasında görüyoruz. CRISPR’la embriyodaki hastalık genini silmek, Frankenstein kabusunu tersyüz edebilir: Yaratıcı bu şekilde çocuğunu hastalıktan korur. Ancak “tasarım bebek” fikri, güzellik ve zeka gibi tercihli değişiklikler söz konusu olunca etik çizgiyi bulanıklaştırır. Kim “geliştirme”, kim “ayrım” kararını verecek?

İkinci soru iş hayatında ortaya çıkıyor: Beyin çipi takan mühendis on satır kodu bir saniyede yazarsa, çipsiz meslektaşı işini kaybeder mi? Üçüncüsü hukukta büyür: Eğer yapay zekâ karmaşık kararlar alacaksa, hatalarından kim sorumludur; üreten şirket mi, kullanan doktor mu, yoksa sistemin kendisi mi?

Bu soruların gölgesinde, Prometheus efsanesini yeniden düşünmek gerekiyor. Prometheus ateşi çalmakla kalmadı; bedel olarak karaciğeri her gün yenilen bir cezaya mahkum oldu. İnsan da yapay zekâ ateşini göğsünde taşırken yan etkilerini göze almalı: Veri mahremiyeti, biyolojik eşitsizlik, ekolojik hassasiyet…

Bunun için üç ilkeye ihtiyaç var. Bir: Şeffaflık. Yapay zekâ ve gen teknolojilerini geliştiren kurumlar, modellerini ve risklerini kamuoyuna açmalı; Frankenstein’ın laboratuvarı kapalı kalmamalı.

İki: Erişimde adalet. Çip veya gen tedavisi lüks değil, temel sağlık hizmeti olmalı; yoksa “üstünler” ve “normaller” diye biyolojik kast sistemi doğar.

Üç: Ekolojik sorumluluk. Posthüman özne, kendini yalnızca insan türünün çıkarlarıyla sınırlamaz; teknolojiyi gezegenin taşıma kapasitesine göre tasarlar.

 

Teknoloji ve tanrılaşma

Özetle insanın yaratma arzusu bir doğa gerçeği; onu durdurmak değil, yönlendirmek mümkün. Transhümanizm bize “daha iyi beden” vaat ederken, Haraway’in cyborgu bu bedene “daha esnek kimlik” katıyor; Braidotti’nin posthümanizmi ise ikisine “daha geniş sorumluluk” ekliyor.

Ateşe uzanmak kaçınılmaz olabilir, ama hangi eller için ve hangi ateşle yandığımız asıl belirleyici nokta. Teknoloji, tanrılaşmanın kibri mi olacak, yoksa hep birlikte yeni bir varoluş şekli mi? Bunun cevabı, bugünden attığımız etik ve toplumsal adımlarda gizli.

 

Yayın Tarihi: 22/05/2025