PolitikART
Toplum-Politika

Bir yıl önce bir yıl sonra: Zelzele..

Sayı: 325
Gülcan Dereli
Ahmet'e haber geldiğinde karların içinde yalın ayak koşmaya başlamıştı. Annesi, abisi, yeğenleri enkaz altındaydı. Kurtarılmayı bekliyordu. Ama onları kurtarmak için insan gücü bir yere kadardı. Saatler sonra uğraşlar sonucu annesi ve abisini kurtarabilmişlerdi ama yeğeni Mehmet için iş makinelerine ihtiyaç vardı. Mehmet 3 gün boyunca kurtarılmayı beklemişti.

 

Zelzele... Dünya, var olduğundan beri bir döngü olarak sarsılır. İç burkmalar, teklemeler, yerine tam oturmamış bir şeylerin hareketi, arayışı... Kalbine, vücudunun katmanlarına doğru ilerledikçe yağmurun, karın, damarlarında dolaşan suların, yani yaşanmışlıkların iç patlamaları... Üzerinde yaşadığımız zeminin kendini hatırlatması... Ona bağlı olduğumuzun, onun iç burkmalarının kıyametimiz olabileceğinin acı hatırlatması... Hoyratça ve yara bere içinde bıraktığımız bu dünyanın acı bir cezası... Onun nimetlerini, bahşettiklerini gözü doymaz şekilde yağmaladık, olmadık yere olmadık betonlar döktük... Nedense deprem demek tam anlatmıyor 6 Şubat 2023 tarihinde yaşadığımız şeyi. Zelzele, bende çağrıştırdıklarıyla, gidip gözümle görüp şahit olduklarımla daha uygun geliyor. Zelzele, kıyameti, eski zaman masallarının ürkütücü yaratıklarını aklıma getiriyor. Gördüğüm manzara öyleydi. Bir çocuk gibi bacaklarımı göğsüme çekip anne karnına doğru çekiliyorum...    

 

Dünyanın bölünmez bütünlüğü

6 Şubat 2023 tarihinde saatler sabaha karşı 04.17'yi gösterirken Maraş merkezli bir zelzele meydana geldi. Kandilli Rasathanesi'nin verilerine göre zelzelenin aletsel şiddeti (MW) 7,7 ve lokal şiddeti (ML) 7,4 idi. Maraş Pazarcık merkezli zelzele Amed, Malatya, Adıyaman, Antep, Urfa, Hatay, Kilis, Adana, Osmaniye’yi sallamıştı. Gecenin karanlığında bir kabus gibi herkesi yakalayan zelzelenin yarattığı yıkım ilk anda anlaşılamadı. Kıştı. Kıyamet koptu sanan çoktu. Yer altından gelen garip bir horultu, sonra tuhaf bir ışık ve ardından karanlık... Gecenin karanlığı yerini aydınlığa bıraktığında savaşı andıran yıkımın boyutları yalnızca o yerde yaşayanlarca fark edildi. Daha sonra bir sismik dalga gibi yıkılan binaların enkazından yükselen sesler ülkeye yayıldı... Gündüzdü ama karanlık bitmemişti, saatler 13.24'ü gösterdiğinde aynı hatta Maraş Elbistan merkezli 7.6 şiddetinde bir zelzele daha oldu. En büyük yıkım da bu zelzelede oldu, çünkü olan oldu diye düşündü herkes, hava bir bıçak gibi kestiği için eğer yıkılmamışsa beton binalara sığınma ihtiyacı oldu... O sığınaklar betondan mezarlar oldu. En büyük yıkım ikinci zelzelede yaşandı. İlk zelzelede sarsılan mezar evler, ikincisinde mezar oldu... Zelzele 'vatanın bölünmez bütünlüğü'nü de sarstı. Ulus devletin 'kutsal' sınırlarını aştı, Suriye ve Rojava'da da yıkıma yol açtı. Dünyanın bölünmez bütünlüğü, 'vatanın bölünmez bütünlüğü'nü tanımamıştı...

 

Bir boşluğa savrulmak...

Zelzeleden kısa bir süre sonra bütün bu yıkım hattını bir gazeteci olarak gezdim, bir kısmını yazdım, çoğunu ise yazmaya gücüm yetmedi. Tuhaf bir boşluk hissettim. İnsanların hikayelerini var eden sokakların, mahallelerin, şehirlerin, anılarını biriktirdikleri köşe başlarının, yol işaretlerinin bir bütün olarak yok olmasının yarattığı o garip duyguyu tarif etmek zordu. İnsanın hikayesi bastığı toprakla, mekanla iç içe. İnsanın yaşadığı hayatın kanıtı olarak sunduğu yuvanın, kaldırım taşlarının, sokak avlularının yok olması bir anda hikayesini kaybetmesine, uzay boşluğunda savrulmasına benzer bir yitirmişlik hissi yaratıyor. İnsan kendi hikayesine yabancılaşıyor. Ben öyle hissettim.

 

Mehmet'in hikayesi

Maraş-Malatya-Adıyaman-Antep-Hatay-Adana hattına zelzele olduktan kısa bir süre sonra gittim, bir yıl sonra aynı hattı tekrar dolaştım. İlk zelzelede hikayelerini anlattığım ailelerin bazılarına tekrar ulaştım, bir yılda nelerin değişip nelerin değişmediğini gözlemleme şansım oldu. Yaklaşık bir yıl önce zelzelenin vurduğu Elbistan Afşin'e bağlı Çoğulhan Mahallesi'ne gitmiş, Termik santrallerin kanser ettiği köylülere ulaşmak istemiştim. İşte burada Tatar ailesiyle görüştüm. Kerpiç bir evde yaşıyorlardı, kimilerine nazaran görece şanslılardı, ağır hasar gören kerpiç evden yara almadan çıkmayı başarmışlardı. Bazen yokluk şansmış!

 

Ahmet Tatar

Ancak Ahmet Tatar'ın annesinin kaldığı bina çökmüştü. Ahmet'e haber geldiğinde karların içinde yalın ayak koşmaya başlamıştı. Annesi, abisi, yeğenleri enkaz altındaydı. Kurtarılmayı bekliyordu. Ama onları kurtarmak için insan gücü bir yere kadardı. Saatler sonra uğraşlar sonucu annesi ve abisini kurtarabilmişlerdi ama yeğeni Mehmet için iş makinelerine ihtiyaç vardı. Mehmet 3 gün boyunca kurtarılmayı beklemiş, sesini duyurmuştu. Mesaj atmış, ‘kurtarın’ demişti. Yakınları dördüncü gün anca bir kepçe bulmuştu. Ama artık geçti, Mehmet tırnakları ile betonu kazmaya çalışmış, bir artçıda üzerine beton blok düşmüştü. Mehmet'i bulduklarında tırnakları sökülmüştü. Mehmet'in 3 günlük çığlığı, zelzelenin ilk günlerinde enkaz altında kalan herkesin çığlığıydı. Bunun gibi sayısız hikâye dinledim...   

Bir yıl sonra hala bazı yerler hayalet şehir gibi... Ağır hasarlı binalar hala tehlike saçıyor ve yıkılmayı bekliyor. Çadırların olduğu yerler boşaltılmış, uzaklara konteyner kentler yapılmış, insanlar buralara hapsedilmiş, az da olsa hala çadırlara da rastlamak mümkün.

 

 

Penceresiz evler...

Ahmet Tatar ve ailesiyle bir yıl sonra tekrar buluşuyorum. Konteyner verilmediği için Ahmet Tatar, annesi, eşi ve dört çocuğu ile çadırda kalmıştı. Çadırda uzun süre kalmaya dayanamadıkları için az hasarlı bir eve taşınmışlardı. Yoksulluk çoğu zaman da şansızlıktı!

Zelzelede birçok yakınını kaybedip yasını bile tutamayan Tatar ailesi bu kez de yangınla karşılaşmıştı. Az kalsın ev hepsine mezar olacaktı! Ahmet Tatar ve ailesi beni caddede karşılıyor. Kapıda yanmış eşyalar ve çöp yığını var. İki katlı müstakil bir dairenin dış kapısından içeri giriyorum. Ağır bir yanık kokusu yüzümüze çarpıyor. Şaşkınlıkla bakınıyorum, bizi buyur ederken gelin anlatacağım diyor Ahmet Tatar. Eve giriyoruz, içerisi yanık ve is kokuyor. Olayın nasıl meydana geldiğini soruyorum, dört çocuk annesi Gülşah Tatar anlatıyor: "Oğlum 4 gibi okuldan geldi. Ona yemek ısıttım. Ben de içeride oturdum. Oğluma dedim git yemeğini ye o da internete dalmış yemeğini yememişti. Ben de su içmek için tesadüfen kalktım. Normalde çamaşır makinesini hep gece çalıştırırım, o gün nedense gündüz çalıştırdım, 15-20 dakika falan olmuştu, fişe takılı yerinden ortadan bölünmüş fiş sofra bezinin üstüne düşmüş yanıyordu, hemen yanında tüp vardı. Görünce tüp patlayacak diye korktum. Hemen Mustafa’yı pencereden çıkardım, diğer oğlana bağırdım o da çıktı, ben de pencereden çıktım. Kayınıma seslendim; Gel yanıyoruz! Kayınım da tüpü görünce panikledi. Ana hattan elektriğini kesti, sonra birkaç kişi geldi. Yangın tüpü aradık yok. Bütün köy yığıldı. İtfaiyeyi aramaya başladılar 6-7 itfaiye geldi, yangını söndürdüler ama iş işten geçmişti. Yapacak hiçbir şey yoktu. Çünkü, mutfağın penceresi de yoktu. Yok, hiçbir şeyi kurtaramadık."

Kıştı. Kıyamet koptu sanan çoktu. Yer altından gelen garip bir horultu, sonra tuhaf bir ışık ve ardından karanlık... Gecenin karanlığı yerini aydınlığa bıraktığında savaşı andıran yıkımın boyutları yalnızca o yerde yaşayanlarca fark edildi. Daha sonra bir sismik dalga gibi yıkılan binaların enkazından yükselen sesler ülkeye yayıldı...

Ahmet Tatar günübirlik bulduğu işlerde çalışarak ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyor. Zelzeleden sonra bir de yangın vurmuştu. Gülşah Tatar, "Deprem olduğunda orada kerpiç evde kalıyordum, yıkıldı. Toprağın içinden eşyalarımı zar zor kırmadan dökmeden çıkardım ama hepsi yandı gitti. Herkesin depremde oldu ama bir tek benimki yangında oldu. Bir ineğimiz vardı, onu sattık, çamaşır makinesi ile buzdolabı aldık. Tabi cana gelmesin ama mal da canın yongası, biz ne halle yaptık onları. Depremden sonra yardım vermediler. Ev yandı, yine vermediler. Elektrik yok, su yok, her taraf yanmış. Daha bir hafta oldu eve geçeli. Bir iş verseler bari..."

 

 

Toz yığını...

Daha önce gittiğim hattı baştan başa tekrar gezerken, toz yığını kentlerle karşılaşıyorum. Yıkım yapılırken sulama yapılmadığı için çoğu şehirlerin üzerinde toz bulutu gözüme çarpıyor. Çok az şeyin değiştiği dikkatimi çekiyor. Tek fark, çadırdakiler konteynerlerde kalıyor. Zelzelenin olduğu yerlerde korkunç bir pahalılık var. Nerdeyse diğer yerlerden daha pahalı.

Elbistan, Malatya, İslahiye, Hatay, Antakya, Samandağ, Kırıkhan, Hassa... Her şey donmuş gibi... Kentlerin içinde yıkımdan dolayı boşluklar oluşmuş.

Büyük bir yıkıma yol açan anlayışın iştahlı hevesi dikkat çekiyor. Bu sadece iktidara mahsus değil. Geniş bir yığının içine yerleşmiş iktidarcıklar, toplumu içten içe kemiriyor. İnsanın en temel ihtiyacı barınma hakkı, fare kapanına koyulan bir yemi andırıyor... Devasa bir mülksüzleştirme hareketi...

İlk gittiğimde gördüğüm, hikayelerini dinlediğim bazı insanlara ulaşıyorum, bazıları da göçüp gitmiş... Ahmet Tatar'a soruyorum bir yılda ne değişti diye: "Valla depremden sonra ne değişti diye sorarsanız değişen hiçbir şey yok. Halk hala çok mağdur. İnsanların imkanı varsa kendi imkanlarıyla bir şey yapıyor, imkanı yoksa çadırda bizim gibi böyle yaşamına devam etmeye çalışıyor. Bu ev de olmasaydı biz hala çadırdaydık. Kiraya gitmek istesen iş yok. Köyde zaten ev kalmadı. Yıkıldı, yıkılmayan da yıkılacak. Biz yine şanslıyız, hasarlı da olsa kalacak bir ev bulduk ama hala konteyner alamayan, çadırda olanlar var. Kış geliyor bizden kötü durumda olanlar var."

 

İç hıçkırıklar...

Kentlerin derinlerinde hala bitmemiş bir yas hissediyorum. İlk bakışta görülmeyen, akıp giden hayatın hengamesinde fark edilmeyen. Ama kuytu köşelerde, yalnızlık anlarında iç hıçkırıkları duyar gibi oluyorum. Kaybın dehşetiyle çoğu insanın yasını ertelediğini, kendini zamanın acıyı katlanılır kılan yanlarına teslim ettiğini duyumsuyorum. Yıkılan sokakları, mahalleleri gördüğünde yolunu değiştirenler, boşluğu görüp başını önüne eğenler, bakışını kaçıranlar... O yıkılmış sokağa, mahalleye yolu düşmesin diye çabalayanlar... Bunlar günlük hayatın akışında çok fark edilmeyenler...

 

 

Devasa bir mülksüzleştirme...

Bir yandan da bizzat bu kadar büyük bir yıkıma yol açan anlayışın genelden yerele yıkım karşısındaki iştahlı hevesi dikkat çekiyor. Bu sadece iktidara mahsus değil. Geniş bir yığının içine yerleşmiş iktidarcıklar, toplumu içten içe kemiriyor. İnsanın en temel ihtiyacı barınma hakkı, fare kapanına koyulan bir yemi andırıyor... Ve bu çaresizlikte o yeme gitmekten başka yol bırakılmıyor... Devasa bir mülksüzleştirme hareketi... Zelzele öncesi sahip olduğu ev yıkıldığında hemen herkesin önüne konulan tek seçenek yeni yapılacak beton evleri borçlanarak alması.

Hem bir yıl önce hem de bir yıl sonra gittiğim zelzele bölgelerinde pek çok derin yaraya şahit oldum. İnsan nasıl bu yaralarla başa çıkıyor diye dönüp baktığımda gördüğüm ilk şey daima toplumsallık, dayanışma, komşuluk ilişkisi, yarası kanarken yanında olma, elde ne varsa paylaşmak oldu...

Ahmet Tatar'a soruyorum, barınma hakları ne durumda diye: "Bizi buradan sürmek istiyorlar. Çevre köylerde bazı yerlerde inşaatlar başladı. Bizim köyde yer de belirsiz ev de belirsiz. Bize diyorlar ki size ev yapalım, köyü komple oraya götürelim; tamam da sen önce bir istimlak et de öyle götür köyü. Tamam benim evim yok, bana iyi gelir ama burada evi olan, tarlası olan, yeri olan, arazisi olan, bahçesi olan var. O insana sen burada evini bırak diyeceksin, sana ev yapıyorum, parayla satacağım, bırak burayı çık git diyeceksin. Buraya çökmek istiyorlar. Şuraya Çelikler denen bir şahsı getirmiş koymuşlar insanın ekmeğiyle oynuyorlar, her şeyiyle oynamaya başladılar. Adam burada külü yağdırıp parasını kazanıyor, ses eden yok."

 

Sosyoloji değişiyor...

Sadece büyük bir mülksüzleştirme değil, zelzelenin yıktığı kentler bir laboratuvar. Yeni bir sosyoloji, demografi oluşturuluyor. Örneğin bazı kentlere kimliğini veren Kürt Alevi nüfusu çok da göze sokulmadan göçe zorlanıyor, kültürel hayat değişiyor. Göçlerin önü bilerek açılmış, insanların kendini var ettiği yerde kalma olanağı olabildiğince daraltılmış. Bazıları bunun devletin ihmali, yetersizliği gibi anlıyor, oysa biraz daha yakından bakıldığında bu imkanla ilgili değil, tercihle ilgili. Bu, 'devlet aklı'nın uzun erimli bir toplum mühendisliği olsa gerek.

 

Toplumsallık

Hem bir yıl önce hem de bir yıl sonra gittiğim zelzele bölgelerinde pek çok derin yaraya şahit oldum. İnsan nasıl bu yaralarla başa çıkıyor diye dönüp baktığımda gördüğüm ilk şey daima toplumsallık, dayanışma, komşuluk ilişkisi, yarası kanarken yanında olma, elde ne varsa paylaşmak oldu. Bunun muazzam gücünü bütün o yara bere içinde bir mucize gibi gördüm. Şimdi modern zamanların epey hırpaladığı bu toplumsallık dışında bir çare göremiyorum. Felaket anlarında daha çok gördüğümüz bu onarıcı, paylaşımcı toplumsal refleksi gündelik hayatın parçası, her haksızlığa karşı sığınacağımız bir ev yapmaktan, onun çabası içinde olmaktan başka çare yok gibi geliyor. Bunun muazzam gücü bütün yeryüzünü, kainatı değiştirir...

 

Yayın Tarihi: 14/02/2024