PolitikART
Toplum-Politika

Bir yaşam projesi: Toplumsal ekoloji

Sayı: 337
Ercan Jan Aktaş
Bookchin’e göre özgür, işlevsel, etkin bir sistem özgür bireylerin kendi kaderlerini ellerinde bulundurarak kolektif bir şekilde hayatın her alanını örgütlemesi ile mümkün olacaktır. Ancak bu şekilde radikal, anti-kapitalist, toplumsal, öz-yönetimci bir yapı inşa edilebilir.

“Devlet politik alanı işgal eden bir aygıttır. Siyasi partiler de devleti ele geçirmeye çalışan hiyerarşik yapılardır ve iktidara geldiklerinde devletleşirler.”

                                                     M. Bookchin

 

Çağımızın en önemli sosyal bilim teorisyenlerinden Murray Bookchin, ölümünden yıllar sonra bile bütün dünyadaki toplumsal hareketleri etkilemeye devam ediyor. Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin lideri olarak toplumsal özgürlük alanında önemli çalışmaları olan Öcalan’ı uzun yıllardır okur ve izlerim. İlk olarak Öcalan okumalarımda cezaevinde tutsak iken Murray Bookchin’in “Özgürlüğün Ekolojisi” kitabı ile karşılaştım. Bu kitap özgürlük anlayışımı çok derinden etkiledi. Bookchin ve Öcalan paralel okumalarım beni de konfederal sistem ile tanıştırdı.

 

1-Murray Bookchin’in izleğinde Bask’ta yolculuk

“Günümüz radikallerinin yeterince yüzleşmedikleri en zorlayıcı gerçek, bugün kapitalizmin sadece bir ekonomi değil, aynı zamanda bir toplum haline geldiği gerçeğidir” (1) diyen Murray Bookchin, bütün eserlerinde ekolojik krizin toplumsal kaynaklarına ilişkin tutarlı bir bakış açısı geliştirerek, toplumu akılcı bir doğrultuda yeniden yapılandırmak için eko-anarşist bir proje sunar. Bookchin’i diğer toplumsal bilim insanlarından ayıran en temel özelliklerinden birisi de bir ütopyadan hayatın gerçeğine kolaylıkla uygulanabilecek, “Kentsiz Kentleşme“ kitabından ayrıntılı bir şekilde çalıştığı bu projesidir.

Kuzey Bask’ın Soule bölgesinde ilk yaşamaya başladığım zamandan itibaren Bookchin’den okuduklarım üzerine düşünmeye, zaman zaman tartışmalar içinde olmaya çalıştım. Zira okuduklarımdan iz düşümler gördüğüm bu bölgede hayat beni son derece heyecanlandırmıştı. Türkiye’de zaman zaman ekolojistler arasında “başka bir hayat“ pratikleri üzerine yaptığımız tartışmalar sadece dar bir kesim ile sınırlı kalıyordu. Böylesi bir hayatı düşünmek adeta bir ütopyada olmak gibiydi. Oysa Bask’ın Soule bölgesinde o ütopya hayatın bir parçası olmaya başlamıştı. Bunun hayata yansıyan oldukça fazla yönleri var.

Bir zamanlar İstanbul’dan Amed’e yaptığım yolculuklarımın bir benzerini de politik mülteci olarak yaşadığım Fransa’dan Bask’a yaşadım. Kuzey Kurdistan’da Dersim ve Şırnak kırsalında kendi başıma dolaştığım zamanlarda Bookchin’in dediklerinin buralarda hayat bulabileceğini düşünmüştüm. Bask’ta yaşamaya başladıktan sonra, teorik çerçevede konuştuğumuz birçok şeyin gündelik hayattaki izlerini de sürmeye başladım. Zamanla bizim ütopyanın başka bir yerde hayat bulduğuna dair kanaatim de güçlenmeye başladı. Bu yazıda, Bask ülkesi deneyimleri üzerinden Bookchin ve Kürt Özgürlük Hareketi’ndeki izdüşümleri ve burada bulunduğum süre içerisinde gördüklerim, okuduklarım, tanık olduklarım, tartıştıklarım ve bende birikenleri özetle paylaşmaya çalışacağım. (2)

Öcalan okumaları ile Bookchin’in projesinin çeşitli kodlarının Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeni örgütletme biçimleri ve Rojava’da hayat bulmaya başladığını görüyoruz. Bookchin ve Öcalan devletin insanlardan aldığı politikayı doğrudan ve özgür-eşit konfederasyonlar ile yeniden yurttaşlar ile buluşturmayı hedefliyorlar.

Ekolojik krizin kaynağı

Öncelikle Bookchin radikal bir anti-kapitalist olarak teorisinde toplumsal özsavunmaya da geniş yer veriyor. Günümüzde özsavunma konusunu Öcalan’ın toplumsal projesinde daha geniş ve etkili bir şekilde görebilmekteyiz. Öte yandan Bookchin; “Bugün, insan ilişkilerinin ayrışmaya başladığı bir dünyada yaşıyoruz. Akıl bedenin, düşünce maddenin, birey topluluğun, kent kuşakları kentlerin, kentler kırsal kesimin, insanlık ise ‘vahşi ve yola getirilmesi güç’ olarak görülen doğanın karşısında yer alıyor” (3) belirlemesi ile ekolojik krizin katmanlarına dikkat çekiyor.

Politikanın gerçek içeriğinden yoksun kentsel ve katılımcı özünden kopartılarak ‘devlet’e indirgendiği tespiti ile birlikte yurttaşların içine düşürüldüğü tuzaklara da dikkat çekmiştir. Kendi sorunlarının çözüm mekanizmalarından uzaklaştırılan bireylerin, piyasa tüketim kodları üzerinden moda, dış görünüş, zevk, haz ve kariyer gibi alanlarda nasıl tüketildiğini geniş bir şekilde “Kentsiz Kentleşme“ kitabında açıklamıştır.

Kent hayatı üzerinde kurulan demokrasi kavramı ve uygulamalarının ulus-devlet pratikleri ile sandık eksenli bir tiyatroya dönüştürüldüğüne işaret eden Bookchin, doğal hayatı ve insani toplulukları yok ederek ulus-devleti güçlendiren kentleşme anlayışlarına karşı bir yerel yönetim programını tartışmaya açıyor. İnsan ilişkilerini dayanışmayı içeren bir yaratıcılık ile yeniden düşünmek ve formüle etmek üzerinden, yerel yönetim kurumlarını birbirleriyle uyum içinde çalışabilecek biçimde yeniden yapılandırmanın mümkün olduğunu belirtir. Ulus-devletin yerine politik açıdan konfederasyon sistemine dayanan yerel yönetimleri örgütlemenin mümkün olduğunu ifade eden Bookchin, yazdıklarında yurttaşlık kültürünün yeniden kurgulanması ile katılımcı, ekolojik bir sistemin bütün parametrelerine yer vermiştir.

Bugünkü Saint-Palais kantonunda yer alan Soule komünleri Amikuze komünler topluluğuna entegre edilmiştir. Soule’deki neredeyse tüm komünler Bask Bölgesi’nin bir parçasıdır. Doğaya yabancılaşmadan, doğa ile iç içe üretime dayalı doğal hayatın bütün güzelliklerini bu bölgede görmek mümkündür.

Amaç, ekolojik bir toplum

Bookchin’in projesinde temel eksen, ekolojik bir toplumu kurmaktı. Ancak bu şekilde kapitalizmin tahribatlarından kurtulmak, dayanışma içinde, özgür bir toplumsal yaşam mümkün olacaktı. Bookchin’e göre, ekolojik bir toplum yaratmak için, kentlerin bağımsız bir şekilde yönetilmesi gerekiyordu. Bu sayede insanlar daha küçük sınırlar arasında yaşayabilecek, kendi kendilerini yönetebilecek, yerel olarak yiyeceklerini üretip yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanabileceklerdi. Bu yeni toplum piyasanın gerektirdikleri ve devlet otoritesinin emirleriyle değil, insanların kendi kararlarıyla yönetilecekti. İnsanların kararları ise müşterek bir şekilde kolektif ahlak tarafından belirlenecekti.

Paralelinde Öcalan okumaları ile Bookchin’in projesinin çeşitli kodlarının Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeni örgütletme biçimleri ve Rojava pratiklerinde hayat bulmaya başladığını görüyoruz. Bookchin’in yerel meclisler, toplumsal örgütlenmeler tartışmalarının Öcalan’ın Türkiye’de baskıcı sistemlerin tek tek yıkıldığı ve yeni bir perspektif ile “ulusal, kültürel, etnik, dini, dilsel ve yerel sorunların en yüksek demokratik standartlarda çözülebileceği” ifadesi ile çakışması bu ortaklığa işaret ediyordu.

“Demokratik konfederalizm bir devlet sistemi değil, halkın devlet olmayan demokratik sistemidir. Başta kadınlar ve gençler olmak üzere halkın tüm kesimlerinin kendi demokratik örgütlenmesini yarattığı, politikayı doğrudan ve özgür-eşit konfederasyon yurttaşlığı temelinde, yerelde kendi özgür yurttaşlık meclislerinde yaptığı bir sistemdir. Dolayısıyla öz güç ve öz yeterlilik ilkesine dayanır. Gücünü halktan alır ve ekonomi de dahil her alanda öz yeterliliğe ulaşmayı benimser. Demokratik konfederasyonizm… klan sisteminden ve aşiret konfederasyonlarından günümüze kadar uygarlık tarihi boyunca devletçi toplum merkezileşmesine girmek istemeyen doğal toplumun demokratik komünal yapısına dayanır.” (4)

Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm sistemine dair yukarıdaki alıntı da, Bookchin ile paralellikleri açık bir şekilde ifade etmektedir. Hem Bookchin ve hem de Öcalan devletin insanlardan aldığı politikayı doğrudan ve özgür-eşit konfederasyonlar ile yeniden yurttaşlar ile buluşturmayı hedeflemektedirler.

Soule bölgesinde dört mevsim kimyasal maddeler kullanılmadan doğal tarım yapılıyor. Her mevsimde yoğun yağış alan bu bölgede çok güçlü olan bitki örtüsünü bozmadan irili ufaklı yerleşim yerleri kurulmuş. Dikey bir yapılaşma yok. Üç kattan yüksek bir binaya rastlamanız mümkün değil.

2-Bulutların ve dağların ülkesi Euskal Herria

Bask’ın özellikle Soule bölgesindeki deneyim ve gündelik hayat pratiklerinde bu teorik perspektifin yansımalarını görmek mümkün. “Tanrı tanrı olmadan ve kayalar kaya olmadan önce Basklar zaten Bask’tı” düşüncesi ile kurulan Euskal Herria, yani Baskların ülkesi resmi olarak Fransa ve İspanya sınırları içinde yer almaktadır. İspanya sınırları içerisindeki Alava, Guipuzcoa, Vizcaya ve Navarra vilayetleri ile Fransa sınırları içerisindeki Pyrenees Atlantiques vilayeti bünyesindeki Labourd, Aşağı Navarra ve Soule bölgelerinden oluşmaktadır. Toplamda yaklaşık 3.5 milyon nüfusa sahip olan Bask Ülkesi’nin bu yedi bölgesinden ikisinin İspanya içinde özerkliği vardır.

Bask bölgesinin dağlık yapısı Bask kültürünün oluşumunda ve sürdürülmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü bu dağlık coğrafya Bask Ülkesi’ni asırlar boyunca İber Yarımadası’nı istila eden kavimlerin etkisinden ve bir merkezi yönetime tabi olmaktan kurtarmıştır. Yapılan genetik çalışmalarda Baskların Hint-Avrupa kabileleri gelmeden önce Pyreneler ve Cantabriant Dağları bölgesinde kök salmış Avrupa’daki diğer halklardan farklı bir halk olduğunu göstermiştir. Asırlar boyu kendi topraklarında özerk bir şekilde yaşayan Basklar, her zaman İspanya’nın 19. yüzyıldan itibaren başlattığı merkezileştirme politikalarına karşı çıktılar.

Merkezlerden, devletin merkezinden ve büyük şehirlerden uzaklaştıkça hayat da bir o kadar çok yönlü, farklı, çok dilli, çok kültürlü ve üretken olabiliyor. Geliştirdiği ulus-devlet modeli ile Fransa bu çokluğu yok etmek istedi. Ulus-devletin inşası, sürekliliği ve işlevselliği militer politikaları zorunlu kılmış, bu da faşizmi doğurmuştur. Homojen/tek tip toplumu esas alan ulus-devlet ancak faşist ideolojik hegemonya ile kadın başta olmak üzere toplumsal kesimleri tek tip ulusçuluk içinde eritebilir, bastırabilir ve yok edebilir. Homojen/tek tip ulusçuluğun inşası ancak faşist ideolojik hegemonya ile mümkün olabilir. Yoksa salt fiziki soykırımla çoklu toplum homojenleştirilemez. Bu bağlamda faşizm ideolojik temeli olmadan var olan bir aşırılık değildir. O bizzat geliştirilen faşist ideolojinin ürünüdür.

Fransa’nın bütün bu homojenleştirme, tek tip bir ulus yaratma projesi hayatın gerçekleri karşısında istediği başarıyı da sağlamadı. Merkezi olarak kabul edilen Paris’ten yola çıktıktan iki saat sonra, nereye gidilirse gidilsin mutlaka yolunuz başka bir dil ve kültür ile çakışıyor. Benim de merkezden çepere yolculuklarımda ilk fark ettiğim bu olmuştu. Bask’ın üç bölgesinin bulunduğu Pyrénées-Atlantiques’in büyük bölümü zamanında Bask’tı. Ancak günümüzde üç bölge “Bask Bölgesi“ olarak geçiyor. Soule da bu üç bölgeden biridir.

 

 

Soule’de doğal hayat yaşıyor

Soule, Fransa’nın Pyrénées-Atlantiques bölgesinde nüfusu 15.000 civarında olan Bask’ın büyük kapitalist üretim ve şirketlerinden uzak, doğa ile iç içe bir bölgedir. Başkenti Mauléon-Licharre olan Soule, aynı zamanda bölgenin en geniş ekonomik üretimin olduğu alanlardan biri. Soule komünleri güçlerini birleştirerek Soule-Xiberoa komünler topluluğunu oluşturmuştur. Bugünkü Saint-Palais kantonunda yer alan Soule komünleri Amikuze komünler topluluğuna entegre edilmiştir. Soule’deki neredeyse tüm komünler Bask Bölgesi’nin bir parçasıdır. Doğaya yabancılaşmadan, doğa ile iç içe üretime dayalı doğal hayatın bütün güzelliklerini bu bölgede görmek mümkündür.

Kapitalist hegemonya içinde büyüyen şehirlere karşıt olarak Bookchin, özgürlükçü ya da konfedere yerel yönetimciliğe dayalı bir sisteme işaret eder. İnsanlık tarihinin önemli bir bölümünü oluşturan kentleşmeyi yok saymak ya da görmezden gelmek olanaksız. Ancak bu yerleşimler kırsalı tehdit eden bir konumdan çıkarılabilir. İşte Bask’ın Soule Bölgesi bunu başarmış. Burada şehir, kasaba, köy, kırsal ile ezberlerin tamamen bozulduğu bir bölgeden söz edilebilir.

Soule bölgesinde dört mevsim kimyasal maddeler kullanılmadan doğal tarım yapılıyor. Her mevsimde yoğun yağış alan bu bölgede çok güçlü olan bitki örtüsünü bozmadan irili ufaklı yerleşim yerleri kurulmuş. Dikey bir yapılaşma yok. Üç kattan yüksek bir binaya rastlamanız mümkün değil. Mimari yatay ve doğayı bozmadan planlanmış, doğayı kovmadan doğa ile iç içe yerleşimlerin en güzel halleri ile kurulmasını hayranlıkla gözlemlemek mümkün.

Mimari kasaba merkezlerinden, kırsala, köylere ve tekli yapılara kadar halen geleneksel özelliklerini koruyor (5). Ayrıca yapılar bugün benzer bir mimari ile yapılmaya devam ediyor. Soule mimarisinin parolası pragmatizm, ancak bu pragmatizm katı anlamda bir faydacılık demek değil, toprağı, sahayı en verimli ve üretken hali ile ihtiyaçlara göre değerlendirmeyi amaçlıyor. Şehir ve kasabaların merkezinde anlık çekilen bir fotoğraf ile bir asır önce çekilmiş bir fotoğraf karşılaştırdığında çoğu zaman o anki gökyüzünün maviliklerinin farklı tonları dışında, diğer detayların hemen hemen aynı olduğu görülebilir.

Bu dokuyu korumak için yoğun bir mücadele de devam ediyor. Bölgede toprak, arsa, ev, kira spekülasyonuna karşı etkili bir mücadele var. Bölge insanları kendi değer ve kültürleri olarak gördükleri bu yapıların kapitalist piyasanın birer aracı olmaması için zaman zaman eylemler, kampanyalar ve işgaller örgütlüyorlar. Uzun yıllardır sahipleri tarafından kullanılmayan yaşam alanları ve çiftlikler işgal edilerek buralarda yeni yaşam ve üretim alanları örgütleniyor. Fransa’dan, dünyanın başka ülkelerinden, zenginlerin buralara gelip büyük paralar ile ev, çiftlik ve toprak almalarına karşılar. Bu anlamda “profesyonel” turizme karşı da eylemler yapılıyor. Turistlerin gelip para harcayarak kendi topraklarını, doğal yapılarını kirletmelerini istemiyorlar. Birileri gezmeye, görmeye, tanımaya gelecekse onlara kapılar açık, ancak turistler için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

 

 

Kent ve yurttaşlık iç içe

Bookchin’in ifade ettiği kent ve yurttaşlığın iç içeliği de burada hayatın hemen hemen bütün alanlarında görülebilir. İrili ufaklı bütün yerleşimlerin kendi meclisleri var. Bu meclisler zaman zaman o toplulukların toplumsal meselelerini çözen bir halk mahkemesi, zaman zaman kültürel festivalleri düzenleyen bir sosyal organizasyon, üretimdeki kolektivizmi örgütlemek için de adeta yerel minik sendikalar gibi çalışıyorlar. Yönetimlerde bir hiyerarşi görmek mümkün değil. Bir yurttaş olarak doğrudan yaşadığınız yerele dair bütün talepleri doğrudan istediğiniz kurul ile paylaşıp çözümler üretebiliyorsunuz.

Mesela bizler Soule bölgesinde yaşayan dört Kürt bireyi bu yıl kasabamızda Newroz’u yapmak istedik. Bunun için öncelikle kendi aramızda bir toplantı aldık, toplantıda aldığımız karar ve talepler ile kasabamızın belediye başkanı ile görüştük, birlikte bu bölgede ilk Newroz’u örgütledik (6). Newroz’da geleneksel Kürt yemekleri eşliğinde Kürt ve Bask halklarının müzikleri ile insanlar danslar ettiler, govendler çektiler. Gecenin ilerleyen saatlerinde gelecek Newroz’un daha da güçlü kutlanması için ilk sohbetler de başlamıştı. Bütün bu hayat, kutlamalar, buluşmalar asırlık meydanlarda, yapılarda yeni deneyimler üretmeye devam ediyor.

Yapıların hemen hemen tamamında duvar işçiliği, yerel kaynaklara bağlı olarak çeşitlilik göstermekle birlikte temel malzemeler taş, çakıl ve ahşaptır. Bu asırlık binaların içi, geniş ailelerin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Hala taşlı şöminelerin olduğu geniş mutfaklar, yemek salonları sosyalleşmenin en işlevsel alanları. Aile, dost, yoldaş davetleri ile kurulan ve saatleri bulan yemekler, yaşamlarının en temel ritüellerinden birisi olmaya devam ediyor. Bu buluşmalar zaman zaman aile, bölge ve ülke, dünya sorunlarının tartışıldığı heyecanlı platformlara da dönebiliyor.

Bölgedeki yerel üreticiler her zaman büyük kapitalist üreticilerin bölgeye girişlerini bir şekilde engellemişler. Kendi aralarında yerel örgütlenmeler ile birlikte Fransa genelinde etkili olan sol çiftçi sendikası La Confédération Paysanne/Çiftçiler Konfederasyonu ve Bask Çiftçi Derneği olan Euskal Herriko Laborantza Ganbara’da örgütlüler. Bu dernek Ocak 2005 tarihinde kurulmuş bir tarımsal ve kırsal kalkınma derneğidir. Bask Bölgesi’nde uyumlu yerel kalkınma çerçevesinde sürdürülebilir köylü çiftçiliğinin geliştirilmesi ve kırsal mirasın korunmasına katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Gündelik hayat içinde çoğu zaman unutmuş olsak da doğal evrimde insanların nasıl bir yer işgal ettikleri sorusu, bilimcilerin karşılaştıkları en temel toplumsal meselelerin bazılarını gündeme getirir. Bunlar; insan emeğinin kullanılma yolları, tekniğin çevrenin yanı sıra insan ruhunu da değiştirmedeki rolü, insanların insan dışı doğayla başa çıkarken meydana getirdiği sosyal ilişki biçimleri ve insanların oluşturmuş olduğu ve çevrelerindeki dünya ile etkileşimlerinde onlara yol gösteren etik değerlerdir. Sokaklarında akan gündelik hayatı, kırlarında, dağlarındaki özgürce dolaşan atları,  ‘La Cabane du Berger’leri, pazarlarındaki dost canlısı sohbetleri ile Soule’de başka bir hayat kendi doğal ritminde akmaya devam ediyor.

Devrim, yalnız kurumları ve ekonomik ilişkileri değil, canlı ya da cansız tüm evrenle girdiğimiz ilişkileri, bilinci, yaşamı yorumlayışımızı, arzularımızı da kucaklamalıdır. Bunun için yalnız ataerkil aileye değil, tüm toplumsal sınıflara ve mülkiyet biçimlerine karşı olan özgürlükçü bir bilinç ve eylem tarzı geliştirilmelidir.

3-Demokrasi devletin değil, yurttaşın kurumsallaşmasıdır

Bookchin’e göre yerel yönetim özgürlüğü, politik özgürlüğün tabanını, politik özgürlükse bireysel özgürlüğün tabanını oluşturur. Özgür, işlevsel, etkin bir sistem özgür bireylerin kendi kaderlerini ellerinde bulundurarak kolektif bir şekilde hayatın her alanını örgütlemesi ile mümkün olacaktır. Ancak bu şekilde radikal, anti-kapitalist, toplumsal, öz-yönetimci bir yapı inşa edilebilir.

Soule bölgesinde bunların bütün izlerini görmek mümkündür. Türkiye ve Kuzey Kurdistan’da ‘başka bir hayat’, ‘ekolojist bir hayat’ ve mücadele belirli aktör ve çeşitli küçük oluşum ve yapılar üzerinden ‘profesyoneller’in yaptıkları bir tartışma ve küçük kimi kolektiflerden ibaretti. Burada ise binlerin yaşadığı bir bölgede, hayatın içinden, somut deneyimlerden doğru yaşam pratiklerini anlatıyorum. Daha önceki yazılarda da buranın mimari yapısı, pazarları, dil konusundaki duyarlılık ve çalışmalarına dair kısmen paylaşımlarda bulunmuştum.

Soule’de girdiğim her evde asırlık kitaplardan oluşan kitaplıklar ile karşılaşmak her zaman beni çok mutlu etti. Özellikle de coğrafya, doğa, tabiat ve hayvanlara dair kitapları büyük bir heyecanla inceledim. Bu kitaplar adeta evlerin geçmiş ayak izlerini, ruhlarını da bize taşıyor. Evlerin yanısıra kasaba ve mahallelerdeki park ve meydanlarda da ufak kitaplıkları görmek beni her zaman çok mutlu etti.

Bisiklet ise burada hayatın bir parçası. Bisikleti olmayan bir insan görmek mümkün değil. Her evin garajında, ev halkının tamamı için bisiklet vardır. Bisiklet garajları aynı zamanda kendi bisikletlerinin tamiratlarını yaptıkları bir tamirat atölyesidir. Tarlaların, patika yollarının vazgeçilmez aracı her zaman bisiklettir. Ancak burada bisikletler kadar motorlu araçların da olduğunu ifade etmek gerek. Bölgeye en temel eleştirilerimin başında lüks tüketim olarak ifade edebileceğim bu araçlar geliyor. Her evin garajında bisikletler kadar motorlu araç da bulmak mümkün. Bu anlamda bölgenin eleştirilebilecek bir diğer konusu da toplu taşımanın çok yetersiz olmasıdır. Bir asır öncesinde tren hatları ile birbirine bağlanan kasabalarda bugün sadece özel araçlar mevcut. Burada Fransa devletinin de önemli bir payı var. 19. yüzyılın sonundan 1980’lerin sonuna kadar trenler Soule’dan temel toplu taşıma araçlarıdır. O zaman bölgenin en temel üretimi hayvancılığa dayalı mono-endüstri olarak ifade edebileceğimiz espadril üretimidir. Fransa, bir devlet politikası olarak bilinçli biçimde buradaki tarım ve hayvancılık üretim alanlarını sınırlandırma yolu ile Bask nüfusunun, büyük Fransız şehirlerine göçünün önünü açmıştır. Bunun bir sonucu olarak bu süreçte ekonomisi küçülen Soule’de trenler iptal edilmiştir.

 

4-Çöp değil atık, kapital değil hayat!

Bask’ın Soule bölgesinde yaşamaya başlamamın hayatıma kattığı diğer bir şey de, ‘hayat yavaş yaşanır’ ilkesi oldu. Doğa, hayatın hızlı akmadan da devam ettiğinin belki de en basit kanıtıdır. İşte bunun bilincine ilk olarak burada vardım. Daha önce bunu fark etmem çok mümkün olmadı. Hayat doğanın içinde devam ettiğinden, çevre ile olan duyargalar açılmaya başlandığında doğanın sesi, ahengi de duyulmaya başlanıyor. Konfüçyüs de haklı olarak, “Hayat gerçekten basit ama biz onu karmaşık hale getirmekte ısrar ediyoruz” demiş. Soule bölgesinde doğa ve hayvanlar ile iç içe bir hayat öncelikle insanın kendisine dönmesine, hayatın değerini anlamasına kapı aralıyor.

Daha sakin ve farkında bir hayatı birlikte yaşadığımız hayvan dostlarımız da zaman zaman kulağımıza fısıldarlar. Sokak hayvanlarına denk gelmedim burada. Bütün ailelerde evcil hayvanlar yaygın şekilde bulunur. Kediler, köpekler var hatta kimi evlerde bunların sayısı oldukça fazla. Çiftlik sahipleri sürüleri için eğitilmiş birkaç köpek bulundururlar. Türkiye’de iktidarın son zamanlarda sokak köpeklerini ‘uyutma’ adı ile katliamdan geçirme planları üzerinde devam eden tartışmaları izlerken buradaki hayvan hayatlarına da daha yakından baktım. Doğaya, hayvanlara yaklaşım aslında insanların, sistemlerin insan ve insan hayatlarına yaklaşımı üzerine de bizlere önemli bilgiler veriyor. Doğa ve canlı hayatları üzerine bir hiyerarşi kurmadan, hayatı birlikte, bir arada düşünüp örgütlemek ile ancak mutlu insan toplulukları oluşabilir.

İnsan, çevresi ile birlikte bir zenginlik kazanır, çevresi ile birlikte insandır. Tek başına var olması ve varlığını sürdürmesi imkansızdır. Çevresine fiziksel ve zihinsel açıdan duyarsız kalarak yaşayabilmiş hiç kimse yoktur. Aynı şey sadece insanlar için değil, canlı cansız tüm varlıklar için de geçerlidir. Daha içeriden yavaş, kulak kabartarak etrafımıza baktığımızda, dinlemesini bildiğimizde bütün bunları görmemiz mümkün. “İnsan, belki doğasında bulunan belki sonradan kazandığı bir yeti ile tahakküm ve zorlamayı sever ve kendinden zayıf olana hükmetme arzusunu içinde taşır” genellemesine sığınmak istemesek de çoğunlukla tanık olduğumuz bu oldu.

“Doğayı tahakküm altına alma” fikri ve pratiği de insanın kendisini ve ihtiyaçlarını merkeze koyup, diğer canlı hayatı ihtiyaçları olarak kodlamasından sonra gelmiştir. Günümüz toplumlarının içinde bulunduğu kapitalizmin en büyük vurgusu da bunun üzerinedir: “Doğayı kontrol et, hayatını kolaylaştır” ezberi ile büyük bir ekolojik felaketin içindeyiz.

 

 

Çöpü azaltma çabası

Buradaki hayatta ilk öğrendiğim şeylerden diğeri de, evlerde hemen hemen çöp hikayesinin son bulmuş olmasıdır. Evlerde çöpler değil, dönüşüme devam edecek atıklar çıkar. Ancak bu sistem için ilk önemli adım evin içine girenlere dikkat etmekten geçiyor. Önceki yazılarda da ifade ettiğim gibi insan ihtiyacı için gerekli gıdanın çoğunluğu, ya kendi bostanından ya da etrafındaki arkadaş, dost ve yoldaşlarının bostan ve çiftliklerinde ürettiklerinden geliyor. Mutfaklara raf malzemeleri mümkün oldukça az alınır. Poşet, plastik tüketimine de azami dikkat gösterilir. Evlere alınan malzemelerin recyclage, yani geri dönüşümlü olmasına dikkat edilir. Evlere girenlerden oluşan atıklar ise daha ev içinde ayıklanmaya başlar.

Ev atıkları öncelikle dört kategoriye ayrılır: Plastik, cam, kağıt ve metal. Plastikler ve kağıtlar için evlerde sarı geri dönüşümü olan plastik kutular, camlar için yeşil kutular bulunur. Evde kullanım süresi biten ampüller, piller, başka elektronik alet ve parçalar başka bir kutu içinde biriktirilip daha sonra atık toplama merkezlerindeki noktalara bırakılır. Mutfaklardaki meyve sebze atıkları için de her evde ‘kompost’ dedikleri sistemler var. Bahçenin bir yerinde yapılan bu kompostlar doğadan geleni gene doğaya en pratik şekilde gönderir. Ayrıca her mahallenin girişinde belediyelerin kontrolünde sarı, yeşil ve gri büyük atık depolama alanları vardır.

Evlerde dolan kutular buralara boşaltılır, oldukça düzgün ve temiz olan bu alanlardan, belirli zaman dilimleri içinde belediye araçları gelip bunları alır ve kasaba çeperlerinde bulunan déchetterie dedikleri atık toplama merkezlerine bırakır. Bu merkezlere ayrıca, evlerde kullanım dışı mutfak eşyalarından mobilyaya, kitaplardan CD-DVD’lere, elbiselerden çadırlara kadar aklınıza ne gelirse bırakılır, ihtiyaç sahipleri de gelip rahat bir şekilde bunları edinebilir. Merdo ile yeni evimizi kurarken ev için birçok ihtiyacımızı buradan aldıklarımız ile karşıladık.

 

Özgürlükçü bilinç ve eylem tarzı

Devrim, yalnız kurumları ve ekonomik ilişkileri değil, canlı ya da cansız tüm evrenle girdiğimiz ilişkileri, bilinci, yaşamı yorumlayışımızı, arzularımızı da kucaklamalıdır. Bunun için yalnız ataerkil aileye değil, tüm toplumsal sınıflara ve mülkiyet biçimlerine karşı olan özgürlükçü bir bilinç ve eylem tarzı geliştirilmelidir. Bunlar yapılmayıp, salt insanların bitmek bilmeyen ihtiyaçları çerçevesinde hayata, doğaya, evrene bakıldığı için bugün teknoloji insanlığın bir uzantısı olmaktan çıkmış, insanlık teknolojinin uzantısı haline gelmiştir. Unutmamak gerekir ki, tükettikçe hem insanlık hem doğa tükendi. O sebeple ne kadar az tüketirsek, aşırı tüketimden ne kadar uzak durursak evrendeki karbon ayak izimiz o kadar küçük olur.

Toplum ile doğa ilişkisini değerlendirirken dikkat edilmesi gereken diğer bir şey, doğaya hükmetmenin insanın insan üzerindeki tahakkümünden kaynaklandığını, doğal dünya ile ahenkli bir ilişki kurma yolunun toplumsal dünyanın ahenkli kılınmasından geçtiğini görmemiz gerek. Kapital için çalıştıkça insanlık küçüldü, coğrafyamızda, dünyanın birçok yerinde savaşların temel motivasyonu dünyaya silah satan beş büyük ülkenin hükümranlığıdır. Ulaşım, ısınma hatta yeme içme gibi tüm faaliyetlerimiz ile ürettiğimiz ve tükettiğimiz ürünlerin sayesinde ortaya çıkan karbonun toplamı karbon ayak izimizi oluşturuyor. Karbon ayak izi, kişinin küresel ısınmadaki kişisel payının bir ölçüsüdür. Bu ölçüyü düşürmek için gündelik hayatımıza daha yakından bakmaya ihtiyaç var.

Tıpkı bir kelebek hikayesi gibi bu bölgede çok dillendirilen; “L’hiver venu, les hirondelles s’en vont en Afrique / Kış geliyor, kırlangıçlar Afrika’ya gidiyor,” cümlesine dikkat etmek gerekir. Bir kelebeğin hayat ile macerası, bir kırlangıcın göç yolları da bizim sorunlarımızdır. Soule bölgesi, Portekiz’in diktatörü Salazar’dan, İspanya’nın diktatörü Franko’dan kaçarak gelenlerin yeni yaşam alanları kurdukları bir bölgedir. Tıpkı bu insanlar gibi kırlangıçların da yaşam bölgesidir. Bu bölge aynı zamanda kırlangıçların da göç yoludur. Kırlangıçları, dağlardaki geyikleri, ayıları, kuşları, ağaçları, ormanları düşünmeden, onlarla kucaklaşmadan dört bir tarafımızı saran savaşlardan ve ekolojik yıkımdan çıkmamız mümkün olmayacaktır.

Kırlangıçların özgürce uçmalarını ve göçlere devam etmelerini istiyorsak, daha az tüketeceğiz. Bu sayede, tükettiklerimizin toplamı değil, değerlerimizin ve ürettiklerimizin toplamı olarak, hayata sevgi ile küçük ama değerli bir dokunuş bırakmış olacağız.

 

(1) Özgürlüğün Ekolojisi, Murray Bookchin, Sümer Yayıncılık, İstanbul 2013, syf 20.

(2) Bask’ta bahar başkadır (bianet.org)

(3) Kentsiz Kentleşme, Murray Bookchin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1992, syf 11..

(4) Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan, syf 23

(5) (1) https://www.caue64.fr/wp-content/uploads/2016/03/23-habitat-traditionnel-soule-livret.pdf

(6) (2) Newroz  Independentea.eus https://independentea.eus/erran-nizuen-igorriko-nizuekela-artikulu-bat-newroz-ospakizunari-buruz/

 

Yayın Tarihi: 12/04/2025