Kurumsallaşma ile birlikte sınıflaşma, kentleşme ve devletleşme eş zamanlı olarak ortaya çıktı. Şüphesiz bu yolda en büyük kurumsallaşma olan devlet, toplumdaki doğal gelişiminin sonucu olarak ortaya çıkmamış, aksine toplum karşıtı egemenlerin kendilerini topluma zorla dayatmaları ile varlık göstermiştir.
Devlet aygıtının kökeni aslında insanlık için kısa bir zaman dilimi olan beş bin yıllık bir geçmişe sahipken, devletler tarih yazımında tarihi kendileriyle başlattıkları için devletsiz bir toplum tahayyülü herkes için zor oluyor. Aynı şey devletlerin yaratımı olan hukuk düzenlemeleri için de geçerli. Tam da bu nedenle ilkel topluluklardaki normlar, yakın döneme kadar sosyal bilimciler tarafından araştırılmak yerine, na-mevcut kabul edilmiştir.[1] Toplumsal sözleşme teorilerine göre bizi şiddet ve kaostan “koruyan” devlete bu koruma karşılığında doğal özgürlüklerimizin bir kısmından vazgeçtik. Gelinen noktada devletin şiddet ve kaostan korumak yerine şiddet ve kaos üreten bir aygıt olduğunun anlaşılması ile devlet kuramı ve devletlerin meşruluk iddiasını dayandırdığı hukuk sistemleri sorgulanır hale geldi. Bu yazıda bu sorgulamayı bir ideal çerçevesinde ele alarak; devletsiz ve hukuksuz bir toplum üzerine yapılan fikirsel tartışmalara değinme amacı taşımaktayım. Bunun için yazıyı ilk olarak devletsiz toplumlar olarak adlandırdığımız ilkel ve doğal toplumlarda var olan düzenlemelere, daha sonra devletli toplumlarda var olan hukuka ve en nihayetinde devletin iktidar alanını önceleyen hukuk sisteminden kopuşun izlerini taşıyan Rojava Toplumsal Sözleşmesi’ne dair değerlendirmeler olmak üzere üç kısımda ele almaya çalışacağım;
Yazının ilk kısmı için tarihsel olarak epey geriye; toplumlar tarihinin en başına gitmemiz gerekir. İlk insan topluluklarına baktığımızda bilinçli bir hukuk yaratımından ziyade içinde yaşadıkları doğal yaşamın bir parçası olarak geniş anlamda “doğa hukuku” diye adlandırabileceğimiz bir düzenle yaşadıklarını söyleyebiliriz. Zira orada insanlar arasındaki sorunlardan ziyade doğal yaşamda var olma mücadelesinin getirdiği sorunlar olduğunu, dolayısıyla buna yönelik çözüm arayışlarının olduğunu söyleyebiliriz. Ancak doğal yaşama uyumla birlikte hayatta kalan kişi sayısı arttıkça insanlar arasında çıkan sorunlar çoğalmaya başladı. Bununla birlikte bu sorunlara belli başlı çözüm yolları aranmaya başlandı. İlkel dönemlerde bu çözümler daha çok sorun çıkaran kişiyi topluluktan dışlama veya tecrit etme idi. Yani bugünkü gibi karmaşık hukuk kuralları yoktu; zira belirttiğimiz üzere bu karmaşık kurallara ihtiyaç duyulacak kadar sorun yoktu. Ancak doğa durumundaki topluluklara bakıldığında, bir arada yaşayan kişi sayısının artması ve belli düzenlemelere ihtiyaç duyulması ile yapay hukuk kurallarının yapımından ziyade toplumun politik hafızası olarak da adlandırılan ahlak normlarının geçerli hale geldiğini görüyoruz. Çünkü doğal toplumda öncelenen şey egemenlerin iktidar alanı değil toplumun ihtiyaçlarıydı. Dolayısıyla toplum, ihtiyaçlarını belirlerken kendi kabul ve ret ölçüleri dahilinde kurumsallaşan ahlak kurallarına göre bir toplumsal düzen oluşturmuştu. Söz konusu düzende normun gerçek kaynağı toplumun kendisidir ve uygulayıcılar güç kullanımında bütünüyle kısıtlanmıştır.[2] Doğal toplumlarda farklı topluluklarla ilişki düzeyi sınırlı olduğundan kurallar daha çok içe dönük geliştirilmiştir. Toplumun beslenme ve üreme ihtiyaçlarının yanı sıra bu iki ihtiyacı da kapsayan korunma sorunlarının giderilmesi hep ahlaki kurallarla gerçekleşmiştir. Toplum, kendini korumak ve geliştirmek amacıyla kurallar geliştirmiştir. Bu kurallar, son derece basit olduğu kadar yaşamsal kurallardır. Kural ihlallerinin yol açtığı vahim sonuçlar klan üyelerince deneyimlendiğinden, oluşturulan bu ahlaki kurallara bağlılığın hayati önemde olduğu bilinmekteydi.
Orta Çağ’da kralın egemenlik alanını koruyan hukuk, günümüzde ulus devletlerin kendi iktidarını pekiştirdikleri ve toplumsal alanı daralttıkları bir araç haline dönüştürülmüştür. Bu araç aynı zamanda ulus-devletleri meşrulaştıran bir şiddet mekanizması olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ancak özel mülkiyetin ortaya çıkması ile birlikte toplumda emekçi ve üretim güçlerine sahip olmak isteyen egemenlerin (rahip, şef, savaşçı) emek sarf etmeden birikim yapma isteği büyük bir örgütlenme ve kurumsallaşmanın önünü açtı. Bu kurumsallaşma ile birlikte sınıflaşma, kentleşme ve devletleşme eş zamanlı olarak ortaya çıktı. Şüphesiz bu yolda en büyük kurumsallaşma olan devlet, toplumdaki doğal gelişiminin sonucu olarak ortaya çıkmamış, aksine toplum karşıtı egemenlerin kendilerini topluma zorla dayatmaları ile varlık göstermiştir. Bugünkü hukuk kurallarıyla karşılaşmamız ise devletin ortaya çıkışıyla eş zamanlıdır. Bu bağlamda ilk yazılı hukuk kurallarından biri olduğu kabul edilen Hammurabi kurallarına değinmek yararlı olacaktır. Babil devletinin kralı Hammurabi, kuralları yazılı hale getirmekle kalmamış aynı zamanda bunu somut kurallarla merkezileştirip katı bir bakış açısı kazandırmayı da sağlamıştır. Sümer ve Akad ülkelerini egemenliği altına alarak büyük bir imparatorluk kuran kral Hammurabi bu imparatorluğu tek bir merkezden yönetmek için taşralara kral yargıçlar göndermiş ve bu yargıçların uygulaması için 282 maddeden oluşan Hammurabi Kanunları’nı oluşturmuştur. Bu kanunlarda köleliği, toprak mülkiyetini ve aileyi düzenleyen kurallar yer almaktadır. Görüldüğü üzere Babil’de hukuk düşüncesinin gelişmesinin temelinde krallık iktidarı bulunmaktadır. Bunun yanında batılı toplumlarda da hukuk, kralın/devletin iktidarının talebiyle, onun yararına, ona araç olarak veya onu aklamak için geliştirilmiştir. M. Foucault’ya göre batıda hukuk sistemi, kraliyetin siparişi ile oluşmuş ve bütünüyle kral merkezlidir. Foucault, Orta Çağ’da Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile Roma’nın hukuksal yapısının tamamen parçalanmasını da bunun göstergesi olarak değerlendirir. [3]
Orta Çağ’da kralın egemenlik alanını koruyan hukuk, günümüzde ulus devletlerin kendi iktidarını pekiştirdikleri ve toplumsal alanı daralttıkları bir araç haline dönüştürülmüştür. Bu araç aynı zamanda ulus-devletleri meşrulaştıran bir şiddet mekanizması olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer bir ifadeyle, toplum karşıtı ulus-devletlerin kendilerini topluma zorla dayatmasının meşruiyeti hukuk ile sağlanmaktadır. Bu noktada Walter Benjamin’in hukuk ve devlete ilişkin yerinde analizlerine değinirsek; devleti, şiddet uygulama hakkı olan bir tüzel kişilik olarak ele alan Benjamin’e göre, hukuk da "şiddet tekeli" ile ilişkili bir sistemdir. Hukuk ve şiddet kimi zaman sanılanın aksine birbirlerini dışlayan, birbirlerine karşıt unsurlar olarak tanımlanamazlar. Hukuk, iktidarı ve devleti mistifiye eden bir biçimdir; şiddet hukukun kökeninde yer alır ve ona biçim verir. Bu anlamıyla bir şiddet tekeli olan devlet aynı zamanda tahakkümün ve karar almanın tekelidir. Dolayısıyla hukuk sistemi içinde, toplumun elindeki şiddet, söz konusu hukuk sisteminin "altını oyan bir tehlike" olarak görülmektedir.[4] Benjamin’in belirlemelerinden yola çıkarak hukuk sisteminin topluma karşı iktidara egemenlik alanını kurmak ve korumak amacıyla şiddet tekeli sağladığı söylenebilir. Bu açıdan toplum karşıtı olarak geliştirilen hukuk sisteminin aşılması bunun yerine toplumun etik normlarını esas alan ahlaki toplumun inşası zorunlu hale gelmektedir.
Ulus-devlet hukuk sisteminin aşılması ve ahlaki toplumun inşasında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın, ahlakı politika ile birlikte ele alan bütünlüklü bakış açısı bizlere ışık tutmaktadır. Öncelikle hukuku “ulus-devlet tanrısının ayeti” olarak tanımlayıp hukukun ulus devletin meşruiyetini sağlama yönünü vurgulayan Öcalan’a göre toplumun ahlaki kurallarını da politikadan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Öcalan politika kavramını toplumun özgürlük alanlarını geliştirip anlamlandırması olarak ele alır ve toplumsal ahlakın da ancak özgürlükle mümkün olabileceğine işaret eder. Başka bir ifadeyle, ahlaki normların özgürlük kaynaklı olduğu oranda toplumun kolektif bilincini yansıtacağının belirlemesini yapar. Bu belirlemeden hareketle, ahlak ve politikanın tamamlayıcı bağının olmadığı toplumsal bir düzende devletli iktidar yapılarının hegemonik kurallarının ortaya çıkma tehlikesinin her zaman olabileceğini vurgular.[5]
Öcalan, ahlaki normların özgürlük kaynaklı olduğu oranda toplumun kolektif bilincini yansıtacağının belirlemesini yapar. Bu belirlemeden hareketle, ahlak ve politikanın tamamlayıcı bağının olmadığı toplumsal bir düzende devletli iktidar yapılarının hegemonik kurallarının ortaya çıkma tehlikesinin her zaman olabileceğini vurgular.
Öcalan’ın bize sunduğu ulus-devlet hukuk sisteminden kopuşun ve ahlaki-politik toplum inşasının izlerini ise günümüzde Rojava Toplumsal Sözleşmesi’nde görebilmekteyiz. Sözleşmenin giriş bölümünde “Demokratik Özerk Bölge Yönetimlerinin; ulus-devleti, askeri ve dini anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmediği” vurgulanarak toplum karşıtı ulus devletlerin kendilerini topluma zorla dayatmasının meşruiyetini sağlayan hukuk sisteminin reddedildiği açıkça belirtilmektedir. Yine sözleşmenin başlangıç bölümünde; “Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi – ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, öz savunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler, Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.” şeklindeki düzenlemeyle toplumun ahlaki yapısına dayalı ortak yaşam değerlerinin oluşturulmasının amaçlandığı görülmektedir. Düzenlemede toplumun ahlakına dayalı yaşam değerlerinin özgürlük temelli oluşturulması vurgusu sözleşmede ahlak ve politikanın tamamlayıcı bağının esas alındığını ortaya koymaktadır.
Toplumsal Sözleşme’nin içeriğinde başlangıç bölümüne benzer bir şekilde birçok düzenleme olmakla birlikte Sözleşme’nin 20. maddesinde “Özgür bir şekilde halkın, grupların ve her toplumsal oluşumun kendisini örgütleme hakkı vardır. Baskı, asimilasyon, kültürel soykırım, imha ve sömürgecilik bir insanlık suçudur. Buna karşı topluluklar ve halkların direnme hakkı meşrudur.” denilerek direnme hakkına; Sözleşme’nin 31. maddesinde ise “Öz savunma hakkı kutsaldır ve engellenemez” denilerek öz savunma hakkına değinilmiştir. Söz konusu düzenlemeler ile toplumu bir tehlike olarak gören ve şiddeti tekelinde barındıran ulus devlet hukukunun aksine toplum karşıtı uygulamalar ile toplumun varlığını tehlikeye düşürebilecek her türlü girişime karşı topluma direnme ile öz savunma hakkı tanınmıştır.
Sözleşme’de yukarıda bahsettiğimiz düzenlemelere benzer birçok düzenlemede ulus-devletin iktidar alanını önceleyen hukuk sisteminden kopuşun izlerini görebilmekteyiz. Halihazırda özerk yönetimin bileşeni olan topluluk ve halkaların doğrudan katılımı ile yürütülen tartışmalar ile geliştirilmeye çalışılan Rojava Toplumsal Sözleşmesi ulus-devletin hukuk sistemini aşma noktasında tüm halklara ilham vermektedir. Diğer bir deyişle, Rojava Özerk Yönetimi devletin olmadığı bir toplumda da ahlaki-politik toplum bağlamında kolektif yaşamın kurulabileceğini ve egemenlerin çıkarları yerine, toplumun tümünün korunacağı daha insanca bir yaşama geçişin mümkün olduğunu bizlere göstermektedir.
Dipnot ve Kaynakça
[1] Koçak, Z. (2018, November 27). Hukuk Nedir? / Antropoloji ve Hukuk Karşılaşması, Hukuk Politik
[2] Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, çeviren. Mehmet Sert, Nedim Demirtaş, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1991, s.127
[3] Michel Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir, (çev. Şehsuvar Aktaş), Yapı Kredi Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 2011, s. 40-41
[4] M. Ertan Kardeş, “Walter Benjamin’in Politik Felsefesine Dair Öğeler”, Dar Kapıdaki Mesih: Walter Benjamin ve Politik Felsefesi, , İstanbul, İthaki,2017 s.103-14-105
[5] Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu
Yayın Tarihi: 12/08/2023

