Çoban Kulübesi sadece baba-oğul çatışmasını anlatan bir roman değil; aileye, toplumun yozlaşan değerlerine sert bir tokat, ayakta kalma, var olma mücadelesi. Sert ama muzip.
Tim Winton geçen yaz keşfettiğim Avustralyalı bir yazar. Yüz Yayınları’ndan çıkan Dönüş isimli eserini okumuş ve hakkında Parşömen Kitap’a bir yazı yazmıştım.* (Parşömen Kitap’ın sessiz sakin, öylece kapanmasını kabullenemiyorum bir türlü, bırakacağı çoraklık kolay kolay yeşermez.) Son yıllarda beni en çok heyecanlandıran kitaplardan biriydi Dönüş. Küçük bir kasabada yaşayan yılgın, yalnız, yenik bir avuç insanın iç içe geçen yaşamlarını anlatıyordu Winton. Öykülerdeki yaşam, uzaktan gördüğüm Aborijinlerin kanı üzerine kurulan müreffeh Avustralya’ya pek uymuyordu. Bir yeryüzü cenneti olarak inşa edilen, bu uğurda yerlileri katletmekte sakınca görmeyen, 1973’e kadar ülkeye ‘zenci’ almayan Avustralya’dan bahsediyorum. Beyazların gözüne, ayaklarına dolanan, onları rahatsız edebilecek her şeyin ortadan kaldırıldığı bir Avustralya’da kimse acı çekemez, yenilemez, yorulamaz sanıyordum. Apo Kerim’den devraldığım bir saflık. Şehre gitmek için köyümüzün ağasıyla yola çıkan, ağanın el kaldırdığı otobüs durmayınca şaşkınlıkla “Wıyyy, Sait Ağa, sen elini kaldırınca tren durur sanırdım” diyen Apo Kerim.
Dönüş’ün üzerimde bıraktığı etkiden dolayı Tim Winton’ın Konu Kitap’tan, yine Seda Çingay Mellor çevirisiyle çıkan Çoban Kulübesi isimli romanına büyük bir hevesle başladım. Roman Jaxie Clackton’ın Kuzey’e doğru tek başına yaptığı bir araba yolculuğu ile başlıyor. Dönüş kitabından da anladığım kadarıyla Avustralyalıların cenneti kuzeydedir. Yaşamak isteyen kuzeye gidiyor. Geriye dönüşlerle, yavaş yavaş Jaxie’nin kim olduğunu ve bu yolculuğa neden çıktığını öğreniyoruz.
Jaxie, 16 yaşında, küçük bir kasabada yaşayan oldukça sorunlu bir ergendir. Babası zorbanın tekidir; kendisine eziyet eder, döver, aşağılar. Babasının ölmesi için durmadan dua eder.
“Siktir olup ölseydi de beni rahat bıraksaydı. Tanrı varsa niye bir kere olsun doğru olanı yapmıyor?” (s.18)
Jaxie için dünyada Tanrı’nın yapabileceği tek doğru vardır: Babasının ölmesi. İlginçtir pek de barışık olmadığı Tanrı duyar onu. Bir gece, yediği dayaktan sersemlemiş halde eve geldiğinde babasının tuhaf hatta komik sayılabilecek bir kazayla öldüğünü görür. Sevinmesi gerekirken panikler, çünkü kazadan çok cinayete benzeyen bir ölümdür. Kasabalıların bu ölümde onun parmağı olduğunu düşünmelerinden korkar. Bu düşünce için çok fazla gerekçeleri de vardır.
“Yürüyüşümün ilk günlerinde bir şeyi iyi biliyordum. İlk panik dindikten sonra yola devam etmemi o sağladı. Ben oydum. Ayakta kalandım. Hâlâ öyleyim. İster şansın yüzüme gülmesi deyin ister dualarımın cevap bulması. Bir mucizenin ardından ben buradayım işte.”
Tüm dünyada oldukça yaygın olan, karısını ve çocuğunu acımasızca döven baba figüründen Avustralya da mahrum kalmamış. Baba, zorbalığını eşit bir şekilde pay eder her ikisine. Annesinin ölümünden sonra ise tüm yük Jaxie’ye kalır. Anne yıllarca gördüğü eziyete rağmen gidemez. Annelerin gidemeyişinin gerekçeleri de her yerde hemen hemen aynıdır:
“Annem beni onunla bırakmaktan kaçınmıştı. Tek başıma. Bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Uzakta bir yerde olduğu her gün, bu gerçek tepesinde sallanacaktı. Kanuna başvurmasa, sadece ortalıktan kaybolsa bile güvenliğinin neye mal olacağını ve bedelini kimin ödeyeceğini biliyordu. Doğrusu zaten ağzıma sıçılıyordu ama annem kaçsaydı katlanmak daha kolay olabilirdi. O zaman ölesiye dayak yemenin bir anlamı olurdu. Onu suçlamazdım, fedakarlığın, kendini kurban etmenin ne demek olduğunu bilmediğim günlerde bile suçlamazdım onu… Annemin kaçmasını istiyordum, kaçsın diye ona yalvardım, bu doğru ama annem gidemeyeceğini söyleyince sevindim, bu da doğru.” (s.29)
Anne oğul yıllarca tüm kasabanın gözü önünde dayak yer ancak kimseden ses çıkmaz. “Kocasıdır, döver” mantığı dünyanın tüm sınırlarını aşmıştır adeta. Kültüre, inanca hatta sanat ve bilime dahi çarpmadan.
“Annemin yardıma ihtiyacı olduğunda hiçbir komşu koşmamıştı. Kimse polisi aramamıştı. Kasabamızda bol miktarda yüce görüş vardı ama iş Shirley Clackton’ı kurtarmaya gelince koca ilçede tek bir taşaklı bulunmazdı.” (s.30)
Jaxie ile ara ara otobüsleriyle kasabaya gelen misyonerler ilgilense de Jaxie’nin Tanrıyla, onun vaatleriyle, öte alemle işi yoktur. Daha doğrusu öte alemin Jaxie’ye söyleyebileceği pek bir şey yoktur.
“Belki İsa aşağı, İsa yukarı laflarını bırakıp otobüslerine binmeme izin verselerdi beni hemen oracıkta kurtarabilirlerdi. Gideceğimden değil, düşünmem gereken bir annem varken olmazdı zaten ama ne şekilde kurtarılmaya ihtiyacım olduğunu bilselerdi çenelerini kapatıp bir şey öğrenebilirlerdi.” (s.31)
Toplum, din, devlet, aile bir çocuğun kurtuluşunu hep yanlış yerde aradı. Verdikleri hiçbir reçete çocuğu yoksulluktan, istismardan, mutsuzluktan kurtarmaya yetmedi. Okulda tüm gün aç kalan bir çocuğun manevi danışmana ihtiyacı olmaz, yoksulluktan, umutsuzluktan kırılan bir çocuğa cennet bir şey ifade etmez, iyi bir okul kazanmak, başarılı olmak sadece aile için bir şey ifade edebilir çoğu zaman.
Babasının ölümünden sonra, suçun üzerine kalacağından korkan Jaxie yanına bir su şişesi, bir tüfek, birkaç konserve alarak apar topar evden kaçar. Amacı çok sevdiği ama bir araya gelmelerinin yasak olduğu Lee’ye ulaşmaktır. Zaten koca evrende başka kimsesi de yoktur. Yürüyerek yola çıkar.
“Yürüyüşümün ilk günlerinde bir şeyi iyi biliyordum. İlk panik dindikten sonra yola devam etmemi o sağladı. Ben oydum. Ayakta kalandım. Hâlâ öyleyim. İster şansın yüzüme gülmesi deyin ister dualarımın cevap bulması. Bir mucizenin ardından ben buradayım işte. Ben, orospu çocukları, ben!”
Jaxie, kendini uçsuz bucaksız Avustralya kırsalında bulur. Kırsalda Aborijin gibi yaşar. Onu hayatta tutan, modern Avustralya’nın birikimi değil, yüzlerce yıllık Aborijin bilgi ve tecrübesidir. Batılı talancı çekirgelerin küçümsediği, ilkel bulduğu bilgi ve tecrübe.
Jaxie oldukça sert mizaçlı ve küfürbaz bir gençtir. Çevirmenin bazı küfürleri nasıl ustaca çevirebildiğine hayret ettim okurken. Yaşadıkları göz önünde bulundurulunca Jaxie’nin kibarlıktan ödün vermeyen, ince, zarif bir ergen olması da beklenemezdi.
“Bana daima boktan bir şeyler yapılırdı her Allah’ın günü, öyle olunca insan eninde sonunda dur ulan, esas benim başkalarına bir şeyler yapmam gerek diye düşünmeye başlıyor.”
Evet, esas bizim bir şeyler yapmamız lazım. Biz; ezilen, sömürülen, ötekileştirilen, yok sayılan.
Jaxie, kendini uçsuz bucaksız Avustralya kırsalında bulur. Kırsalda Aborijin gibi yaşar. Onu hayatta tutan, modern Avustralya’nın birikimi değil, yüzlerce yıllık Aborijin bilgi ve tecrübesidir. Batılı talancı çekirgelerin küçümsediği, ilkel bulduğu bilgi ve tecrübe.
Koca kırsalda yalnız olduğunu sanırken sürgünde olan bir rahiple karşılaşır. Her ne kadar yeryüzünde muhatap olmak isteyebileceği en son kişi bir rahip olsa da birbirlerine iyi gelirler. Rahibin suçu nedir bilmiyoruz ama dışlanmış, yalnız iki insanın koca kırsalda karşılaşmaları, mecburen yakınlaşmaları kitabın en can alıcı noktalarından biri. Acının en olmadık insanları bir araya getirme, yakınlaştırma gibi bir gücü var. Yalnızca acı başarabilir bunu.
Özellikle kırsalda geçen bölümleri okurken sık sık Google’a bakmam gerekti, çünkü bahsettiği pek çok ağaç ve kuş türünü daha önce duymamıştım. Müthiş heyecanlandırdı beni bu durum. Kırk iki yıllık yaşamıma rağmen hala varlığından haberdar olmadığım ağaçlar ve kuşlar varmış. İnsanların dünyası küçük ama ağaçların, kuşların dünyası hala kocaman. Yazarın bu kocaman ve vahşi dünyanın tüm detaylarına bu denli hakim olması da çok etkileyici. Sanırım Winton, okuru çarpan sert üslubunu bu vahşi doğaya borçlu.
Yeni Zelandalı yazar Nina Mingya Powles’ın Livera Yayınları’ndan çıkan Küçük Su Kütleleri isimli kitabında da o bölgeye özgü, daha önce hiç duymadığım ağaçların varlığından bahsediliyordu. Özellikle de çocukluğunun geçtiği evin bahçesinde yöreye has, sarı çiçek açan bir ağaca çokça değinmişti.
Aynı ağacı yıllar sonra Londra’da bir evin bahçesinde gördüğünü anlatır. O ağacı görmek için defalarca o evin yanından geçer. Çocukluk geçip gittikten sonra bile onu oluşturan parçalar hayat boyu karşımıza çıkmaya, bize bir daha asla sahip olamayacağımız bir hayatı hatırlatmaya, bizi hüzünlendirmeye devam eder. Avlumuzdaki dut ağacı, geceleri rüzgarın evimize taşıdığı mısır koçanlarının sesi, ilkokulda kullandığımız silginin kokusu…
O ağacın Londra’ya gidişinin altında tabii ki Kaptan Cook vardır. O ağacın ve daha pek çok şeyin. Günümüzde olan ve olmayan pek çok şeyin altında. 1768’de astronomik çalışmalar için Kraliyet tarafından Avustralya ve Yeni Zelanda’ya gönderilen Kaptan Cook yalnızca astronomik incelemelerle dönmedi ülkesine. Beraberinde pek çok farklı alanlara ait veri de taşıdı. Misal; antropolojik, zoolojik, botanik…
Avustralya ve Yeni Zelanda’ya has bir ağaç ve Orta Doğu’ya ait bir yapının kalıntıları İngiltere’de rahatlıkla buluşabilmiş, buluşabiliyor, buluşabilecek.
Çoban Kulübesi sadece baba-oğul çatışmasını anlatan bir roman değil; aileye, toplumun yozlaşan değerlerine sert bir tokat, ayakta kalma, var olma mücadelesi. Sert ama muzip.
Jaxie’nin varışını göremeyiz ama yolculuğunun büyük bölümüne tanıklık ederiz. En azından ülke içinde kaçıp sığınacağı bir ‘kuzey’ var. Biz yola çıkmaya kalkışırsak onlarca sınırı aşmamız gerekir. Onca sınırdan sonra hiçbir yere varamamamız da olası, balıkçıların ağlarına takılmamız da, Ege’nin, Akdeniz’in bir kıyısına vurmamız da.
Üstelik kaçıp saklanabilecek zorba bir babadan daha fazlasına sahibiz.
Yayın Tarihi: 24/07/2023