PolitikART
Anı-Hikâye

Bir dedenin kız torun hayali

Sayı: 335
Hüseyin Aykol
Bana “İçeriden” köşeme gelen mektuplardan oluşan bir kitap yazmam sık sık önerilir. Çok kolay yapabileceğim bir şey bu. Ancak kabul etmiyorum; çünkü bu mektuplarda mahpus arkadaşlarımız kamuoyuna iletilmesini istediği sorunlarını yazsa da bir yere kadar bunlar bana özel yazılmıştır.

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi ardından ülkemizde hapse atılan 650 bin kişiden biri de bendim. Türkiye Komünist Partisi (Birlik) yöneticisi olmaktan iki kez gözaltına alındım; ağır işkence gördüm ve iki kez 6 yıl 8 ay hapse mahkûm edildim. Bu dönemde, epeyce cezaevini gördüm: Mamak Askeri, Çanakkale E Tipi, Salihli İlçe, Şirinyer Askeri, Buca Kapalı ve Aydın E Tipi cezaevlerinde tutuldum. (Birkaç yıl önce de Ankara-Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nde 100 gün kadar ‘misafir’ edildim)

Bunları cezaevlerine ne kadar aşina olduğumu belirtmek için yazdım; yoksa gözaltına alınmak, tutuklanmak ‘marifet’ değil. Aslolan ilkelerinden taviz vermeden ve bir şeyler yapmaya çalışarak ‘dışarıda’ kalabilmek, kalmasını bilmektir. Zaten yaptığımızın yasadışı, illegal bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Olup bitenleri anlatmak için yayın çıkarmışız, onları halka dağıtmışız. Neyse…

 

 

‘İçeriden’ köşesi böyle doğdu

Mamak’tan başlayarak kaldığım tüm cezaevlerinin neredeyse hepsinde önce kendi yoldaşlarımın sonra da söz konusu cezaevinin ilgili koğuşundaki, hatta tüm cezaevindeki devrimcilerin temsilciliğini yaptım. Yani cezaevindeki devrimcilerin sorunlarını, cezaevi yönetimi ile konuşan ve sorunları çözmeye çalışan biri oldum. Biraz da bu deneyimlerinden hareketle, son 35 yıldır kurucusu ve yöneticisi olduğum 50’den fazla gazetede mahpusların sorunlarıyla ilgilendim. Neredeyse 20 yıldır yayınlanmakta olan “İçeriden” isimli köşemizin başlangıç noktası da budur.

1990’lı yıllara yaklaşırken, yeni açılan Aydın E Tipi Cezaevi’ndeydim. Orada önce bulunduğumuz odamızın, sonra da tüm cezaevinin temsilcisi olmuştum. Yani devrimci mahpusların sorunlarını cezaevi yönetimine iletiyor ve makul çözümler bulmaya çalışıyordum. Örneğin; cezaevine getirilen mahpusların hangi odalarda kalacağı, mevcut odalardan birinde kalamayacak kadar çok iseler, hangi odanın onlara açılabileceğin cezaevi yönetimiyle müzakere ediyordum.

12 Eylül döneminin en kötü ünlü Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’ndeki mahpusların yargılanmaları tamamlanıp, oradan başka cezaevlerine dağıtılmaları ilk başladığında, bir bölümü de Aydın E Tipi Cezaevi’ne getirilmişti. Aralarında Sabri Ok’un da bulunduğu 20-30 mahpusun kalacağı büyük odayı ben ‘ayarlamıştım’ mesela. Sadece Sabri Ok’la değil, pek çok PKK’li mahpusla o günlerden başlayan tanışıklığımız, benim sonrası dönemlerde görüşçü olarak gittiğim cezaevlerinde de devam etti.

DGM tarafından müebbet hapse mahkûm edilmiş bir arkadaşımız vardı. O, içerideki 30 yılını bitirirken, dışarıdaki çocuğu ise büyür evlenir ve bir bebek bekler. Dede kız olacağını varsaydığı torununa mektuplar yazar, isim bile koyar. Ancak, dedenin kız değil, ikiz erkek torunları olur.

Onların sesinin kanalı olmalıydı

Özgür Basın’ın temellerini attığımız 1990 yılında, cezaevlerinden başlayan bu ve benzeri tanışıklıklar bana büyük yarar sağladı. Yani onlar beni-bizi tanıyor; ben de onları… Siyasi tanışıklık kadar, böylesi insani tanışıklıklar da, birlikte bir şey yapma, birlikte mücadele etmek konusunda önemlidir, yararlıdır.

Gazetelerimizde dışarıdaki ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesini en ayrıntılı şekilde (ama yasaların elverdiği kadarıyla) vermeye çalışırken, bu uğurda cezaevlerine atılmış insanlarımızı da unutmamaya çalışıyorduk. Cezaevlerindeki hak ihlallerini hep haberleştirdik. Ama bu yeterli değildi. Onlara bir kanal açmalıydık. Böylece içerideki arkadaşlarla mektuplaşmaya başladım.

Bu mektuplarda, cezaevlerindeki koşullar anlatılıyordu. Ben onları haberleştirdikten sonra, mektupların orijinallerini İnsan Hakları Derneği (İHD) ve İnsan Hakları Vakfı’na (İHV) iletmeye başladım. Onlar da söz konusu mektuplardaki hak ihlallerini hazırladıkları aylık, yıllık raporlara yazdılar.

 

Aslında mektuplarla tecritten çıktılar

Çoğu müebbet hapis almış ve yargılamaları bittiği için avukatının uğramadığı, uzak bir yere sevk edildiği için ailesinin de kendisini sık sık ziyaret edemediği mahpuslar, bu mektuplarla yaşadıkları tecritten çıkmaya başladı.

Sadece ‘İçeriden’ köşemizde sorunlarına değinilmedi, aynı zamanda gazetelerimizde makaleleri yayınlandı; yazdıkları şeylerin kitap olarak yayınlanmasında aracılık yapmaya çalıştık. Biraz da bu yüzden olmalı ki, gazetelerimizin cezaevlerinde de okunmasına karşı, devlet aklı sürekli kendini ‘geliştirerek’, içerideki okurlarımıza ulaşmamızı engellemeye çalıştı. Nitekim neredeyse 4-5 yıldır gazetelerimiz içeriye giremiyor. Gerekçesi devletten ilan almıyormuşuz!

Otuzdan fazla çeviri ya da telif eseri yayınlanmış biri olarak, bana “İçeriden” köşeme gelen mektuplardan oluşan bir kitap yazmam sık sık önerilir. Çok kolay yapabileceğim bir şey bu. Ancak kabul etmiyorum; çünkü bu mektuplarda mahpus arkadaşlarımız kamuoyuna iletilmesini istediği sorunlarını yazsa da bir yere kadar bunlar bana özel yazılmıştır. Aramızdaki şakalaşmaları veya gönül koymaları herkes anlayamaz. Ya da ne bileyim belki de yanlış anlar :)

 

Toruna günce

Yine de bir kitap yazsaydım, şöylesi anekdotlara yer verirdim herhalde: Müebbet hapse mahkûm edilmiş bir arkadaşımız var. Kendisi Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) yargısı tarafından içeri atılmadan önce evlenmiş biri. Hatta o zaman bir çocuğu olmuş. Mahpus arkadaşımız içeride kalması gereken yılları birer birer bitirirken, dışarıdaki çocuğu ise büyür ve sonunda evlenir.

Mahpus arkadaş, evlenen çocuğunun bir bebek beklediğini öğrenir. Doğmamış bebeğe yazılan mektupları çocuğuna yollamaya başlar. Mektupların kimisi Türkçe ve kimisi ise Kürtçedir. Mektuplar toruna yazılmaktadır ama aynı zamanda tarihe not düşen bir nevi güncedir.

İçeride neredeyse 30 yılına doldurmakta olan dede, torununun bir kız çocuğu olacağını varsaymaktadır; hatta ona doğrudan hitap edebilmek için ona bir isim bile koymuştur. Yazılan bu mektuplara büyük bir anlam veren bir yayınevi, yazarı ikna etti ve bu mektupları bir kitap olarak yayınladı.

Ancak… Dede’nin bir kız torunu değil, ikiz erkek torunları oldu!

 

Not: Bu anekdotu yazmak için izin almadığım için dedenin ismini yazmadım gördüğünüz gibi:) Artık dedenin kim olduğunu da edebiyat tarihçileri bulsun…

 

Yayın Tarihi: 11/02/2025