PolitikART
Bellek

Bir Balkanlar turu

Sayı: 321
Neslihan Cangöz
Belgrad’ın turistik olmayan bölgelerinde bir yanda modası geçmiş evler, eski fakat çok sayıda tenis kortu, yine eski ama tıkır tıkır çalışan, bütün şehri kat eden tramvaylar, troleybüsler var. Diğer yanda etrafı çevrilmiş çok büyük alanlarda devam eden otel, iş merkezi ve konut inşaatları. Yerel rehbere göre tüm bu yatırımları Ortadoğu sermayesinin ülkeye gelmeye başlamasına borçlular.

Türkiye’de Balkan yarımadasında yer alan ülkelere yönelik turlar çok revaçtaymış meğer, diğer gezginlerle tanışınca ve tur otobüslerinden aynı dili konuşan turistler olarak oluk oluk inince anladık. Tabii bu ilgi hem bu ülkelerle olan tarihi ve kültürel bağlarımızdan hem de vizesiz, yakın ve dolayısıyla göreceli olarak ucuz olmasından kaynaklanıyor belli ki. Güneydoğu Avrupa da denilen bu coğrafi bölgeye genellikle Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya ve Sırbistan dâhil ediliyor ve turların büyük bölümü de genellikle yedi günde altı ülke şiarıyla hareket ediyor. Biz de Bulgaristan, Romanya ve Hırvatistan hariç kalan ülkeleri hızlı da olsa gezdik. Demek ki Yugoslavya dağılmamış olsaydı bütün bölgeyi serbestçe gezip sadece Arnavutluk’a girerken pasaport kontrolünden geçecektik.

İlk durak Sırbistan’ın başkenti Belgrad, Sırpça söylenişiyle Beograd yani beyaz şehir idi. Belgrad da içinden geçen nehirle ikiye bölünen şehirlerden. İleride Tuna ile birleşen Sava nehri şehrin eski ve yeni yakasını ayırıyor. Tarihi kent merkezinde kocaman bir park ve Osmanlı döneminden kalmış oldukça büyük bir kale var. Bölge Kalemegdan diye adlandırılıyor zaten. Kalenin İstanbul Kapısı, Sırp asıllı sadrazam Sokullu Mehmet Paşa Çeşmesi ve Damat Ali Paşa türbesi gibi tur katılımcılarını heyecanlandıran tarihi eserler de burada. Ki bu heyecanı gezi boyunca örtük veya açık pek çok yerde göreceğiz. Yani milliyetçi, İslamcı, muhafazakârlar için Osmanlının gücüyle böbürlenme imkânı sağladığı ölçüde kıymetli, görülmeye değer bulunan tarihi eserlere yönelik ilgiyi. Yine Kale’de Sırpların I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kazandıkları zaferin anısına dikilmiş,  adına Pobednik dedikleri Belgrad Zafer Anıtı var. Kalenin terasından görülen iki nehrin kavuşması ve uzaklardaki şehrin silueti ise nefis.

Şehrin turistik olmayan bölgelerinde bir yanda modası geçmiş evler, yani tek veya birkaç katlı önü mutlaka bahçeli küçük apartmanlar, eski fakat çok sayıda tenis kortu (tenis ve futbol en yaygın sporlardan), yine eski ama tıkır tıkır çalışan, bütün şehri kat eden tramvaylar, troleybüsler var.

Diğer yanda etrafı çevrilmiş çok büyük alanlarda devam eden otel, iş merkezi ve konut inşaatları. Yerel rehbere göre tüm bu yatırımları Ortadoğu sermayesinin ülkeye gelmeye başlamasına borçlular.

İkinci gün otobüsle Sırbistan’dan Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. İki şehir arasındaki 400 km’lik mesafe en az sekiz saat sürüyor. Yol iki şeritli, virajlı ve dar. Daha sonra başka şehirlere giderken de göreceğimiz gibi Balkanlar’ın tamamı neyse ki henüz gidiş geliş 10 şeritli devasa otobanlarla tanışmamış. Neyse ki diyorum çünkü yollar ırmakların, nehirlerin, ormanların arasından kıvrılarak ilerliyor.

Nobel ödüllü İvo Andriç’in Drina Köprüsü isimli eserine konu olan Mimar Sinan’ın eseri köprü de aynı güzergâhta, Vişegrad şehrinde bulunuyor, ancak 2003 yılından itibaren trafiğe kapalı olduğundan, çelikten yapılmış, estetik değeri olmayan hatta çok çirkin başka bir köprüden geçiyoruz. Bu kadar güzel bir güzergâhta, savaş sırasında yaşananları düşünerek ağıt gibi Boşnak türküleri eşliğinde ilerlerken, Saraybosna’yı görecek olmak yüreğimi daraltıyor. Hele bir de yol kenarlarında bunca yıl sonra bile duvarları kurşun izleri ile dolu, terk edilmiş evler görmek iyice ağır geliyor. Neler yaşanmış olabileceği üzerine bin türlü senaryo…  

Dersimizi çalışmayı ihmal etmedik ama. Bosna Savaşı’nı sona erdirmek üzere imzalanan Dayton Anlaşması’na göre ülkenin savaş halindeki üç halkının, Sırp, Hırvat ve Boşnak’ların ayrı ayrı seçtikleri üç kişinin dönüşümlü Devlet Başkanlığı yaptıkları ve Temsilciler Meclisi içerisinden başbakanı seçtikleri bir sistem var. En azından siyasi temsilcileri uzlaşmak zorunda bırakan bir sistem kurulmuş. Sistem dediğime bakmayın, karmakarışık bir yapı aslında. İki entite, yani Sırp Cumhuriyeti ile Bosna Hersek Federasyonu ve içinde 10 kanton, 10 kantonunda 16 ayrı parlamento, 13 hükümet var. Sokağın bir tarafı Sırp Cumhuriyeti’ne, karşı tarafı Bosna Hersek Federasyonu’na ait olabiliyor. 

Başkent Saraybosna savaştan sonra büyük ölçüde imar edilmiş. Ama ana caddelerden geçerken yüksek katlı apartmanlara şöyle bir bakmak, üç yıldan fazla süren kuşatma sırasında açılan ateşin izlerini görmeye yetiyor. Şehrin merkezindeki bazı binalarda ise yaşananların unutulmaması için özellikle kurşun izleri kapatılmamış.    

Kentin tarihi merkezinde 200 metre çapındaki bir alanda cami, katolik kilisesi, ortodoks kilisesi ve havra bulunuyor. Yerel rehber, savaşa kadar olan uzun yıllar boyunca Boşnak, Sırp ve Hırvatların barış içinde bir arada yaşadığının kanıtı olarak gezdiriyor şehrin kalbini. Ama işte milliyetçi Sırp sniperların katliam yaptıkları Pazar yeri, Baş çarşı da bu bölgede.

Saraybosna'nın merkezinde, şehrin mihenk noktalarından birisi Ebedi Ateş anıtı. Anıt, İkinci Dünya Savaşı sırasında ölenleri anmak için Tito tarafından yaptırılmış. Hatırlanacağı üzere Bosna Hersek, savaştan önceki 50 yıl, Federal Yugoslavya’nın parçası olan sosyalist bir cumhuriyetti. Anıtın alevleri o zamandan bu yana sadece kuşatma sırasında sönmüş.

Savaş sırasında üç yıl boyunca kuşatma altında olan şehre, keskin nişancılara yakalanmadan temel ihtiyaç malzemelerinin, cephanelerinin sokulması ve giriş çıkışın sağlanması amacıyla havalimanına ulaşmak için bir tünel inşa edilmiş. Yaşlı bir kadına ait, havalimanının yanı başındaki bir evin bahçesinden kazılan 800 metrelik tünele Umut Tüneli demişler. Bu tünel şimdi savaştan geriye kalan bazı malzemelerin sergilendiği, savaşa ait görüntülerin gösterildiği, fotoğrafların sergilendiği bir müze olmuş.

Bu arada Saraybosna ile değil ama tura katılanlarla ilgili bir anekdotu aktarmalıyım: Memleketimizin turistleri Boşnakların Türk olduğunu düşünüp onlarla Türkçe konuşmaya çalıştı, konuşamadıklarını görünce çok şaşırdılar. Ama nasıl olur, caminin yanındaki börekçi bile bilmiyor!

Şimdi yaklaşık 2.5 saat süren bir yolculuktan sonra Mostar’a varacağız. Yol boyunca yine yemyeşil, sık ormanları ve nehirleri seyrederek ilerliyor,  arada durup çeşmelerden akan suyu içmek için mola veriyoruz. Bu arada gezdiğimiz tüm şehirlerde musluktan akan su içilebiliyordu ve çok güzeldi.

Mostar, Bosna-Hersek'te Hersek bölgesinin en büyük şehri ve Bosna-Hersek Federasyonu'na bağlı Hersek-Neretva Kantonu'nun idarî merkezi. Şehir Neretva Nehri'nin kıyısında yer alıyor ve meşhur Mostar köprüsü de burada. Bu arada Mostar, Boşnakça ve Slav dillerinde köprü anlamına geliyormuş. Köprüye daracık, arnavut kaldırımı taşlı sokaklardan gidiliyor. Ve ilk kez daha önce sayısız fotoğrafını gördüğüm bir eseri fiziken gördüğümde bu muymuş demedim, köprü düşündüğümden de güzeldi!

Sadece eskiden damat adaylarının atladığı köprüden şimdi gençlerin para karşılığı gösteri için atlaması üzücüydü.

Mostar’dan sonraki durak yine kıvrımlı dağ yollarından geçerek ve sınır kapısında bekleyerek altı saat sonra vardığımız Kotor ve Budva idi. Karadağ’da (Montenegro) bulunan bu iki küçük sahil kasabası deniz, güneş, kum tatili ve Romalılar döneminde yapılan kaleleri ve kale içindeki daracık sokakları, küçük dükkânları ile gezenleri kesinlikle memnun eder.

Yine sınır kapıları ve bu kez Arnavutluk’un başkenti Tiran’dayız. Şehrin yerel rehberinin Enver Hoca eleştirilerini dinleyerek otobüsün içinden hızlıca “bakıyoruz” şehre. Son otuz yılda 1.7 milyon kişi ülkeyi terk etmiş ve 2021 verilerine göre nüfus azalmaya devam ediyormuş. Şehre girişte göze çarpan, ne satıldığı belirsiz küçük dükkânlar (belki çok şey?), 70’li yıllar estetiğiyle giyinmiş kadınlar, eski model arabalar ile bir noktada hayat yavaşlamış izlenimi veriyor. Merkezde ise ölçüler büyüyor; büyük bakanlık binalarının önünden, ucunda gösterişli başkanlık sarayı bulunan devasa bulvarlardan geçiyoruz. Turdan ayrı geçirdiğim yarım günlük zaman diliminde ise ilkin şehrin içinde inşa edilmiş sığınaklardan birini ziyaret ettim.

Enver Hoca Arnavutluk Halk Cumhuriyeti’nin 1946’dan öldüğü yıl olan 1985’e kadar başkanıydı. Bu süre içerisinde, bu iki kutuplu dünyada, neredeyse paranoyak bir biçimde ülkesinin Yugoslavya, Nato ve Varşova Paktı üyesi ülkeler tarafından saldırıya uğrayacağı korkusuyla ülke çapında 173.371 beton sığınak (aslında mevzi) inşa ettirmiş, yani km ye ortalama 5.7 adet sığınak düşüyormuş. Enver Hoca “Bir an bile uyanıklığımızı gevşetirsek veya düşmanlarımıza karşı mücadelemizi azaltırsak, hemen sizi ısırıp zehirleyen yılan gibi saldırırlar” düsturuyla sivillerin de militarize edilmesini istemiş.

Yaklaşık üç milyonluk bir nüfustan 800.000 kişi düzenli olarak silahlı kuvvetlerde, sivil savunmada ve silahlı gençlik birimlerine kadar savunmada görev almış. Özetle ülkenin kıt kaynakları mantara benzeyen betona gömülmüş ve bir kere bile kullanılmamış!

İkincisi ise ismine kanıp gittiğim House of Leaves adlı müze idi. Türkçeye Yapraklar Evi olarak çevrilen, aynı adlı çok tuhaf, harikulade ve zor bir roman vardı. Ama Yapraklar Evi’nin romanla hiç ilgisi olmadığı gibi, aslında Arnavutluk gizli servisinin müze haline getirilmiş binasıydı!

Sözkonusu binanın dış cephesinin yapraklar ile örtülü olmasından dolayı Yapraklar Evi (House of Leaves) olarak biliniyormuş. 31 odası olan iki katlı bina, 1931 yılında Arnavutluk’un ilk özel kadın doğum kliniği olarak açılıyor. Alman işgali esnasında gestapo tarafından kullanıldıktan sonra, 1991’de rejimin çöküşüne kadar Sigurimi’nin yani Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti Gizli Servisi’nin müdahale merkezi olarak kullanılıyor.

2017 yılında açılan ve “o dönem dinlenen, izlenen, tutuklanan, yargılanan, mahkum ve idam edilen masum insanlara ithaf edilmiştir” denilen Müze, 2020 yılında yılın Avrupa Müzesi ödülünü alıyor.

Gezinin kalan kısmında Arnavutluk’tan Kosova’ya ve sonra Kuzey Makedonya’ya geçip Ohrid, Üsküp ve Manastır şehirlerini gezdik. Bosna Hersek ile beraber, Müslüman nüfusun yoğun olduğu bu şehirlerde neredeyse her tarihi eserin duvarına iliştirilmiş bir TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon ajansı) plaketi vardı. Osmanlının tarihsel kültürel mirasına ve İslam’a vurgu yapan bir güç stratejisi bölgede son sürat devam ediyor anlaşılan.

Gezi boyunca bazen kolayca, bazen çok bekleyerek, bazen iki saat arayla, sayısız sınır kapısından geçtik. İki metre ötede tavukların gezdiği (illa olacaksa böyle olsun) sınır kapıları da vardı, heybetli, ciddi olanları da. Ancak başka bir ülkeye geçtiğinizi fark etmeniz bu kapılar olmasa imkânsız demeyelim ama çok zor. Ayrıca her yeni ülkede/şehirde rehberler ilkin nüfus dağılımı bilgisi veriyorlar, yüzdesiyle birlikte Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar, Arnavutlar veya Arnavutlar, Sırplar, Hırvatlar… gibi.

Bir ülkede çoğunluk olan etnik topluluk diğerinde ikinci sırada mesela. Ve biliyoruz ki Yugoslavya’nın dağılması ve Bosna Savaşı’ndan sonra etnik kimlikler açısından bir arada yaşama zorlaşmış ve her bir ülkenin azınlığını kırılgan hale getirmiş. Balkan ülkelerinde nüfus sayımları sadece nüfus sayımı değil gibi görünüyor.  

Kitap önerisiyle bitireyim; ilki Ivo Andrić’in Drina Köprüsü, ikincisi Arnavut yazar İsmail Kadare’nin kendine piramit yaptırmak istemeyen bir firavunun hikâyesini anlattığı Piramit adlı eseri ve üçüncüsü yine Arnavutluk’tan Lea Ypi’nin Özgür: Her Şey Parçalanırken Büyümek adlı anı kitabı. Enver Hoca dönemini içeriden bir gözle görmek, anlamak için birebir.

Yayın Tarihi: 19/10/2023