İçeridekinin grevi, dışarıdakine uzatılan bir yoldaşlık elidir; dışarıda olana mücadele hafızasını, kültürünü tekrardan hatırlatma, aktarma eylemidir. Kürt kavmini, kadim Kurdistan hakikatiyle daha güçlü buluşturma; kavmin kurtuluşunun ancak ve ancak önderiyle birlikte mümkün olabileceğini gösteren bir pusuladır. Özetle, pusulasız dönemlerin pusulasıdır açlık…

Kurdistan ve Türkiye'deki zindanlarda binlerce siyasi tutsak “Abdullah Öcalan’a Özgürlük, Kürt Sorununa Çözüm” talebiyle 27 Kasım 2023 tarihinde açlık grevine başladı. Açlık grevindeki tutsakların taleplerinin gerçekleşmesi için birçok merkezde de “Adalet Nöbeti” başlatıldı. Ülke deneyiminde açlık grevleri, iktidarların devrimcilere, sosyalistlere, Kürtlere ve toplumsal muhalefete yönelik tasfiye, çökertme politikalarına karşı tutsakların politik özneler olarak tutum alması olarak tanımlanabilir. Bu yönüyle açlık grevi direnişleri, toplumun özgürlük politikasını da savunan bir iradedir; bir özgürleştirme iradesi ve çağrısıdır. 27 Kasım 2023 tarihinde başlatılan açlık grevleri, Türkiye’de uzun süredir faşizmin artan yönelimleri ve toplumun politika hakkını ortadan kaldırmayı hedef alan iktidara karşı bir özgürleşme, özgürleştirme; politikaya dönüş çağrısıdır.
Biyoiktidar, Beden ve Tahakküm
Özgürleştirici ve düzenleyici olarak tariflediğimiz politika ise sadece kaba bir rıza göstermeme hali değildir. Ezilenin politikası, aynı zamanda itiraz halinde olanın her türden egemenlik üretimine karşı etik, estetik, düşünsel ve fiziksel bir alternatif modernite yaratmanın da çabasıdır. Michel Foucault, egemenlerin iktidar üretim ilişkilerinde birbirine bakan iki uçlu denklemden bahseder. Ona göre iktidar ilişkiseldir. Bu ilişkisellik üretiminde “beden” ve “nüfus” birbirine bakan iki ucu temsil eder. Kişiler özneleştirilerek iktidar üreten ilişkilerin içerisine sokulur ve nüfus her daim egemenin hedefi halindedir.
Egemen, herkese nasıl düşüneceğini, hissedeceğini, davranacağını, bileceğini göstererek ve bunu kanıksatarak özneleşme yaratır. Dolayısıyla tahakkümünün ham maddesi bedenlerdir. Bu çağda nüfus ise egemenin tahakküm bütünüdür. Hep hesapta kalır. Sadece “öteki”, “yabancı”, “farklı” olan değil, nüfusun tümü tahakkümün nesnesidir. Tahakküm, gelinen aşamada bir yandan bize öznellikler dayatarak depolitizasyonu, diğer yandan kitlelere içerilmiş bir yılgınlık ve baş eğmeyi örgütlüyor artık.
Bedenin açlığa yatırılması ise öncelikle bedenin iktidar üretim alanının dışına çıkarılmasıdır. Açlık grevleri de kapatılmış, fiziksel olarak sınırlandırılmış olan bedenin, toplumu özgürlük alanına; başka bir ifadeyle sistemin dışına çıkmaya ve kendisini orada var etmeye yönelik bir kurtuluş çağrısıdır. Eriyen beden, güçlenen irade ve özgürlük politikasıyla sağlığını tekrardan kazanan toplumsal bünyedir. Açlık, yurttaşların temel hak ve özgürlük taleplerinin tecrit edilmesine karşı da kuşatma kırıcı niteliğindedir. İçeridekilerin, dışarıdaki bedenler üzerindeki kuşatmayı ve özgürlük alanlarındaki tecridi yaracak bir huruç harekatıdır. Tam da bu nedenle içerdekinin grevi, dışarıdakine uzatılan bir yoldaşlık elidir; dışarıda olana mücadele hafızasını, kültürünü tekrardan hatırlatma, aktarma eylemidir. Kürt kavmini, kadim Kurdistan hakikatiyle daha güçlü buluşturma; kavmin kurtuluşunun ancak ve ancak önderiyle birlikte mümkün olabileceğini gösteren bir pusuladır. Özetle, pusulasız dönemlerin pusulasıdır açlık…
Pusula, en çok da karanlıkta kalanların, yolu bulanıklaşanların ihtiyacı ola geldi. Yolda olanlar, Çöktürme Planı adı altında bir süredir yoldan çıkarılmaya çalışılıyor. Oysaki yolun liderinin temel muhatap alındığı son çözüm sürecinde, ulus devletin krizli alanlarının sönümlendirilmesine ramak kalmıştı. Kriz halindeki ulus (Türklük) ve devlet, 1923’ten beri iktidarcılık, milliyetçilik, dincilik ve cinsiyetçilik üzerinden karakterini inşa ediyor. Bu dört sütun üstüne bina edilen yapı ise kırılgan ve çürük bir şekilde “ayakta” duruyor. Bu hal, sadece kendisini değil temas ettiği her şeyi krizli bir ortamda tutuyor. İşte son Çözüm Sürecinde, yüz yıl önce oyunun dışına çıkarılmış olan “kurucu öteki” kendi hakikatini, kendi diliyle anlatmaya ve anlatısını kamusallaştırmaya başlayınca, Türklüğün ve devletinin krizi, ötelenemez-ertelenemez-idare edilemez hale geldi. Demokratik ulusçuluğun çözüm aklı, devlet ulusçuluğunun krizli halini hem açığa çıkarmıştı hem de ona krizden çıkışın yolunu göstermişti. Bugün güzergahına mayın döşenen o günün yolu, devletin çitlerine hapsedilmiş toplumu, barışa, adalete, eşitliğe ve özgürlüğe taraf kılmıştı. Çözüm Sürecinin normalleştirme zemininde yurttaşların politika alanına dahil olarak özneleşmesi, Gezi ve Kobanê Direnişi’yle kendini yönetmenin ve kendi kaderini tayin etmenin iradesine dönüşmüştü. Ki bu irade, Osmanlı’nın son iki yüz yılını da kapsayan ve Cumhuriyetin inşası ile zirveye çıkan merkezileşmenin tam karşısında konumlandırıyordu kendisini. Bu yönüyle egemenlerin gramerine ve diline yabancı, aykırı bir dili üretiyordu. Bu aykırılık, topluma özgüven, devlete güvensizlik aşılıyordu. Son tahlilde devlet ve yurttaşların çıkarları arasında antagonist bir çelişki vardı. Toplum özgürlüksüz, devlet sömürüsüz yaşayamazdı. Nitekim 2015 yılıyla birlikte örülen “İmralı mutlak tecridi ve Kürt sorununda çözümsüzlük” politikası da sömürgeciliğin, toplumun özgürlük alanına müdahalesi, onu daraltması, teslim alması ve bunu yaygınlaştırması pratiğiydi. Bedenden nüfusa doğru genişleyen bir biyoiktidar ve tabii tahakkümün gerçekleşmesi çabasıydı.

by Carlos Latuff
Beden ve Direniş: Biz de Varız!
O günden bugüne tahakküm politikaları ve toplumsal güçler arasında salınan bir siyasal iklim, ülkenin gündemini belirledi, belirlemeye devam ediyor. Mevzi ve manevra savaşları, kimi zaman toplumsal güçleri kimi zaman ise rejim güçlerini avantajlı kıldı. Bu yenişememe ve askıda kalma durumunda, bir çıkmaz ve kurucu politika üretememe sorunu başat hale geldi. Böylesi bir iklimde, Türkiye ve Kurdistan'daki hapishanelerinde tutsakların açlık grevlerine başlaması, an’a müdahale anlamına da geliyor. Grevler, politika çağrısıyla özgürleşme pratiğini bir kez daha örgütleme girişimi demek oluyor.
Binlerce tutsak, beden ve direniş arasına yerleşerek “Biz de varız!” diyor. Unutma-unutturma aralığında salınan varlıklarını, politika alanının merkezine yerleştirerek, toplumsal güçlere kazandıracak bir hamlenin devrimci öznesi kılıyorlar. “Abdullah Öcalan’a Özgürlük, Kürt Sorununa Çözüm” taleplerini politikayı yeniden kurmanın başlığı olarak gündeme taşıyorlar.
Bedeni, bir direniş alanı olarak güçlü şekilde tekrardan özneleştiriyorlar. “Dışarıda kalanlara” gerçek bir gündemle misafir oluyorlar. Yurtsever tutsaklar her türlü yalıtık, kuşatmaya alınmış, birbirlerine bile ulaşamadıkları bir evrende varlıkları ve politik eylemleriyle tüm nüfusu ilgilendiren bir özgürlük çıkışını yine, yeniden örüyorlar.
Bu yönüyle hapishaneler, tarihsel olarak direniş kültürünü doğal yaşam formuna dönüştürmesi itibariyle, sömürgecinin Kürtler üzerindeki tahakkümünün imkânsız kılınabileceğini de gösterdi. Tahakküm, itaat ettirmek için varlık ararken, varlığın kendisini direnişin öznesi haline getirmek, kurulmak istenen sömürgeleştiren-sömürge ilişkisinin de ters yüz edilmesidir. Bu direniş yıllarında Kürt halkı, zorunlu olarak yer küreye en fazla yayılmış halklardan birisi haline gelirken, anavatanlarını yapay sınırlarla bölen ulus devletlerin zindanlarında da en uzun süre kalan halk oldular. Zorunlu göçün yaygınlığı ve kapatılmanın uzun süreliği, modern zamanların Kürt toplumsal ve siyasal kimliğinin inşasının başat belirleyenlerinden olmaya da devam ediyor. Aynı zamanda kapatılan Kürdün içerde ürettiği düşünsel, ideolojik, politik ve örgütsel direniş kültürü, göç yollarındaki Kürdün bedeninde, yüreğinde, bilincinde kıtaları aşıyor ve dünya halklarıyla tanışıyor. Kürde karşı üretilen soykırımcı, sömürgeci politikalar, nasıl ülke sınırları içerisindeki diğer halkları, anti demokratik bir rejim olarak vuruyorsa; sömürgecilik ve soykırımcılık karşısında Kürtlerin hapishaneler de dahil olmak üzere ahlaki ve politik direnişleri, tüm ezilen kimliklerin faşizme, sağcılığa ve milliyetçiliğe karşı direniş kimliğine dönüşüyor. Özetle İran, Irak, Suriye, Türkiye ulus devletleri, Kürtlerin teslim alınma politikaları bağlamında Kurdistanlılaşıyor, karşısında yükselen Kurdistan direniş kültürü ise evrenselleşiyor. Yerellik ve evrensellik, 21. yüzyılda Kürt ve Kurdistan’ın bir kimliği olurken; teslimiyet ve direniş arasındaki ilişki de bu gerçeğe göre yoğruluyor.

Kürtler ve Tarihin Zaferde Tekerrürü
Açlık grevleri de tarihten günümüze Türkiye ve Kurdistan’da ezilenlerin ortak paydası, zulme karşı direnme ve devrimci özneleşme süreçleri olarak süregeliyor. Elbette bu direnişin payına en çok düştüğü halk, Kürt halkı oldu, oluyor. Bu yönüyle Ortadoğu’nun ülkesi dörde bölünen mazlum halkı Kürtlerin direniş tarihi, açlık grevlerinin de tarihidir. Bu tarihin mihenk taşını da elbette 12 Eylül faşizmine karşı Amed zindanındaki açlık grevleri oluşturuyor. Birileri bugünlerde Esat Oktay Yıldıran’ın ruhunu hortlatmaya çalışa dursun, 12 Eylül zindanlarında toplumsal hafızaya kazınan işkencelere karşı insanlığı savunmak adına açlık grevine giren devrimciler yeni bir yol, insanlığı kurtaracak yeni bir imkân sağladı. Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek, 14 Temmuz 1982’de başlattıkları Büyük Ölüm Orucu eylemiyle, sömürgeciliğin teslim alma uygulamalarına da “dur!” dediler. Böylece zulüm zindanlarındaki insanlık dışı işkenceciler yenildi ve 12 Eylül rejimi halklar nezdinde mahkûm edilerek, bir halkın diriliş tohumuna su verildi.
Aradan geçen yıllar içerisinde toplumu, önderlerini, örgütlü mücadelesini teslim alma politikalarına karşı devrimcilerin hapishanelerdeki özgürleştirici eylemleri ve direnişleri de sürdü, sürüyor.
An itibariyle faşizm günlerindeyiz ve dışarısıyla içerisi arasındaki kuşatılmışlık arasındaki fark algısaldır, aldatıcıdır. Dışarısı içerisidir; içerisi dışarısıdır… O nedenle dışardaki mücadele içerdeki kadar net ve hakikat çerçevesinde olmalıdır, olacaktır. Artık yasa denilen şey de açık, aleni gayri ahlakidir, toplum karşıtıdır.
Gezi, Kobanê “yargılamalarında”, çıkarılan torba yasalarda, gece yarısı karanlığında yayınlanan kararnamelerde bu sivil darbe rejimini apaçık görüyoruz. Sonuç itibariyle ister içerde ister dışarda olalım; hak ve özgürlük alanlarımıza yönelik darbe sadece şiddet yüklü değildir; sivildir ve yasa yüklüdür aynı zamanda. İçinde bulunduğumuz durumdan nasıl mı çıkacağız? Gandhi’nin yıllar öncesinden sarfettiği şu sözleri hatırlamak güçlü bir başlangıç için yeter: “Biz bazı kanunları beğenmediğimiz zaman… acı çekiyor ama kanuna teslim olmuyoruz. Kanunlara ister iyi olsun ister kötü olsun itaat etmek gerektiği yeni çıkan bir uygulamadır. Daha önceleri böyle bir kabul yoktu. Belli kanunları beğenmeyen kişiler ona uymazlar… Vicdanımıza ters kanunlara itaat etmek insanlığımıza aykırıdır.” Sonuç olarak, memleketin hal-i pür melali buyken içerde-dışarda vicdanları ayağa kaldırmak ve direnişi toplumsallaştırmaktan başka çıkar yolumuz da yok. Yol, bedenden nüfusa itaat edenlerin değil; isyan edenlerin, baş kaldıranların yoludur. Başı dik ve onurlu yürüyenlerin yürüyüşü kutlu olsun…
Yayın Tarihi: 17/01/2024