PolitikART
Bellek

Babamın işkence kayıtları

Sayı: 346
Miheme Porgebol
Türkiye, Kürtlerle bir müzakere sürecinden geçerken 50 yıllık direniş ve savaş sürecinde neler yaşandığını yeniden hatırlamakta fayda var. Çünkü geçmişte yaşananlar bugün neye ihtiyaç duyduğumuzu belirler. Bu pencereden bakınca da üzerinde en çok durulması gereken dönemlerden biri Türk devletinin Kürt halkına, akla hayale sığmayacak zulüm ve şiddet politikalarını uyguladığı 90’lı yıllar olarak beliriyor. Ne yaşandı? Ne kadarını biliyoruz? O gün yaşananlar bugünü nasıl şekillendirdi? Mevcut müzakere sürecinde telafi ve tedavi edilmesi gerekenler nedir? İşte bu sorular anlatmak ve dinlemeyi zorunlu kılıyor. Bu zorunluluktan hareketle kendi ailemden başlayarak dinlemeye ve kaydetmeye başladım.

 

Babam anlatıyor: 

-  “Astsubay tam midemin üzerine bir tekme attı. Olduğum gibi dizlerimin üzerine düştüm.”

 

5 KÖYLÜ, 2 GERİLLA

Soruyorum: Ne oldu? Neden? Baştan anlatsana.

-  Yeni milisin ben olduğumu düşündüler. Oysa öyle bir şey yoktu. Zaten kimin devlet ajanı kimin milis olduğu belli değildi. Herkes hakkında bir şey söyleniyordu. Hatırlıyorum, mercimek hasadını yeni yapmıştık. PKK’nin “Köye kontra inecek, halkımız dikkatli olsun” şeklindeki uyarıları dolaşıyordu kulaktan kulağa. Biz evin önünde mercimek işi yaparken köye bir araba geldi, önümüzden geçti, komşunun kapısında durdu. Rahmetli Birahîm arabanın arkasından koşuyordu. Arabadan biri başını uzatıp Birahîm’e “Yaw sen trafik polisi misin? Nereye gitsek peşimizdesin? Düş peşimizden kardeşim, yoluna git” diyerek kovdu onu. Bu kişilerin gerilla olduğunu biliyorduk. Onlar Birahîm’e öyle bağırınca ben de uzaklaşmanın doğru olduğunu düşündüm. Arabadan inip bana seslendi bir tanesi, “Sen gitme. Seninle bir yere çay içmeye gideceğiz” dedi. Bir köylünün evine gittik. Burada benimle birlikte 5 köylü (Hala hayatta oldukları için isimleri korunmaktadır) ve iki de gerilla vardı. Köylülerden ikisine “Bir şey yapabildiniz mi?” diye sordular. Onlar da “Kime söylediysek çok buluyorlar” diye yanıtladı. Kızdılar, “Yahu siz ne yapıyorsunuz? Biz size kimin gücü ne kadara yetiyorsa dedik. İnsanları mecbur bırakmanızı istemedik.”

Neyse, böyle anlaştılar. Yemek yapıldı, yemek yendi. Bana dönüp “Sen ne kadar vereceksin?” dedi. 

“Benim bir şeyim yok ki.”

“Olduğunda?”

“Yok ki, nasıl olacak?”

“Olduğunda diyorum.”

“Tamam, olduğunda 500 veririm ben de.”

O gece onlar gitti, sabahına köyü asker bastı. Bizi sıraya dizdiler. 

“Gelmişler, yemek yemişsiniz, birbirinize sözler vermişsiniz” dedi asker. Askere kim haber vermiş olabilir? O gün o evdekilerin kim olduğu belli. 5 köylüden biri haber vermiş.  Askerin de ilk hedefi ben oldum. Onlara hiçbir şey olmadı. 

Samanımızı toplamıştık. Bütün o saman yığınlarını açmamı, dağıtmamı istediler. Bir şey saklamış mıyız diye bakıyorlardı. Bana samanı dağıttırırken kahve de istediler, kahvelerini de içtiler. Bir şey bulamayınca sırtımı duvara verip tüfeğin namlusunu göğsüme dayadılar. Sonra eve girdiler, her şeyi dağıttılar. Her şeyi kırıp parçalamıştılar. Yalnızca kahve içtikleri fincanlara dokunmadılar. Sonra da alıp götürdüler beni.

FİNCAN KAHVENİN HATIRI

Soruyorum: Seni ilk o gün mü aldılar?

Yok, bu anlattığım ikincisiydi. Evi de yıktıkları baskındı bu. Samanımızı toplamıştık. Bütün o saman yığınlarını açmamı, dağıtmamı istediler. Bir şey saklamış mıyız diye bakıyorlardı. Bana samanı dağıttırırken kahve de istediler, kahvelerini de içtiler. Bir şey bulamayınca sırtımı duvara verip tüfeğin namlusunu göğsüme dayadılar. Sonra eve girdiler, her şeyi dağıttılar. Her şeyi kırıp parçalamıştılar. Yalnızca kahve içtikleri fincanlara dokunmadılar. Sonra da alıp götürdüler beni. Beni götürdüklerinde askerlerden biri “Komutanım damda yataklar kalmış, onlara da bir şey yapalım mı” dedi. Astsubay “Yok, yeterli bu kadar” deyip izin vermedi. Bak görüyor musun, astsubayın bile bir sınırı varken asker yakmak istiyordu. 

 

BU KADIN KİMİN KARISI?

Bir keresinde de köyde birinin milislik yaptığı ihbarı almışlar, onu arıyorlar. Geldiler köye. İhbar edilen adamın karısını aldılar. Karısını alırsak gelip teslim olur, diye düşündüler. Kadını ve iki çocuğunu alıp köydeki okulun önüne getirdiler. Zaten milisin kim olduğunu da kadının kim olduğunu da gayet iyi biliyorlardı. Sırf işkence olsun diye yapıyorlardı bunu. Köylüleri tek tek alıp kadının karşısına çıkarıyorlardı. Meğerse kadın da kocasını ele vermemek için başka biriyle evli olduğunu söylemiş. Yani milisle evli olduğunu inkar edip başka bir köylünün adını vermiş kocası diye. (Gülerek anlatıyor) Asker köylülerden kadının kimin karısı olduğunu teyit etmelerini istiyordu. Köylüler de kadının yalanını ele vermemek için uğraşıyordu. Sahte koca, kadının çocuklarını kucağına almaya çalışıyordu inandırıcı olmak için ama çocuklar adamın yanında durmuyordu. Adama çocukların ismini sordular, isimleri karıştırdı. En son kadını iki çocuğuyla beraber alıp götürdüler. 3 gün sonra kadın köye döndü, işkence etmişlerdi. Yine de kadın bir şey söylememişti. Milisi de bulamadılar.

Başımıza ne geleceğini bilmeden beklerken “Bana bir yer gösterin oturayım, yoksa kusacağım” dedim. Ne yapıp ettiysem yer göstermediler, ben de kustum. Bizi nezarete götürdüler. Burada birkaç gün kaldık. Somun ekmeği yarıp içine tuz dolduruyor, “Yemeğiniz bu” diye yediriyorlardı. Zaten su da vermiyorlardı. Üstelik yaz mevsimiydi. Birçok insan susuzluktan bayıldı orada.

EKMEK ARASI TUZ

Babam bir şeyler hatırlar gibi, derin ve uzun bir soluk alıyor. Gözlerini, bir şeyleri hatırlamaya çalışır gibi tavana dikiyor, onu ilk aldıkları zamana dair anılarını anlatmaya başlıyor. Bölmemeye çalışıyorum. 

Biz aynı köyden 25 kişi aynı yerde işkence gördük. Dayım da alınmıştı, onunla aynı odada kaldık. Benim midem o zaman da sorunluydu. Ayakta uzun süre durduğumda midem bulanır, kusarım. Bu yüzden dayım hasta olduğumu söyleyip beni bırakmaları için sürekli dil döküyordu. Henüz ortada bir şey de yoktu, işkence başlamamıştı. Başımıza ne geleceğini bilmeden beklerken “Bana bir yer gösterin oturayım, yoksa kusacağım” dedim. Ne yapıp ettiysem yer göstermediler, ben de kustum. Bizi nezarete götürdüler. Burada birkaç gün kaldık. Somun ekmeği yarıp içine tuz dolduruyor, “Yemeğiniz bu” diye yediriyorlardı. Zaten su da vermiyorlardı. Üstelik yaz mevsimiydi. Birçok insan susuzluktan bayıldı orada.

 

YÜZ YILDIR NAMUSUM YOK

- Bir gün gelip “Odanızı yıkayın” dediler. Hepimizi duvarın dibinde sıraya dizdiler, getirip yerlere kirli su döktüler, “Yıkayın” dediler. Susuzluktan öyle bir hale gelmiştik ki, gömleklerimizi o suda ıslatıp dudaklarımıza sürüyorduk. İşkence üstüne işkence gördüğümüz günlerin sonuncusunda beni götürdüler, bir sandalyeye oturttular. Gözümü açtılar. Karşımda sakalı bıyığı gür, iri yarı birini gördüm. İnsanı korkutan bir görüntüsü vardı. “Söyle” dedi.

“Ne söyleyeyim?”

“PKK’lilerin paralarını dolara çevirmişsin.”

“Neyin dolarından bahsediyorsun. Niyetiniz zaten belli ama ispatınız yok. İşkence yapacaksınız, elinizdeyim, yapın.”

Biz böyle konuşurken yan odadan bir kadının bağırışlarını duydum. Kadını işkenceyle, tecavüzle ve yakınlarını öldürmekle tehdit ediyorlardı. “Namusunu hiç mi düşünmedin örgüte katılırken” dediklerini hatırlıyorum. Kadın onlara şöyle cevap verdi: “Alçak herif. Benim namussuzluğum yeni değil, yüz yıldır namusum yok.” Kadının bu sözleri bana cesaret verdi. “Beni mengeneye alsınlar da bu kadına bir şey olmasın, razıyım” diye geçirdim içimden. Kadına ne olduğunu bilmiyorum. 

 

“TUTUN BUNU, GEBERECEK YOKSA”

Sanki sesleri duymamı istiyormuş gibi ara verdi, sonra tekrar sorular sordu aynı kişi. 

“Hiç helikoptere bindin mi?”

“Hayır, binmedim. Ama anlaşılan bindireceksiniz.”

Aldılar, kollarımdan kalaslara bağladılar. Havada asılı kaldım. Bütün ağırlığımı koltuklarım taşıyordu. Kollarım kopacak gibi oldu. “Pervaneyi çalıştırın” dedi biri. Beni bağladıkları düzenek dönmeye başladı. İçimden “Bir yol bulmazsam bunlar beni öldürecek” diye geçirdim. Zaten öldürecekler diye düşündüğüm için küfretmeye başladım. “Kafası gitti herhalde, indirin” dediler. İndirdiler. İki kişi koluma girdi. Ben de belki serbest bırakırlar diye deliliğe vurmaya devam ettim, ağzıma geleni söyledim. Zaten öncesinde soğuk suyla ıslatmışlardı beni, sırılsıklamdım. Beni alıp hücreye attılar. Atarken arkadaşlarıma “Tutun bunu, geberecek yoksa” dediler. Ben sövmeye devam ediyordum. Köylülerden birinin benim halime ağladığını gördüm. İşkenceci gittikten sonra iyi olduğumu söyledim, bilerek deliliğe vurduğumu söyledim. Arkadaşlarım üstlerindeki kuru kıyafetleri çıkarıp bana giydirdiler. 

 

İŞKENCECİ İTİRAFÇILAR

Sonraki akşam, rahmetli İsmail beni dürtüp uyandırdı. Şafak sökmüş ama henüz hav aydınlanmamış. Kalktım, baktım, içeride askeri kıyafet giymiş biri bir o yana bir bu yana gidip geliyor. Birden “Kalkın lan teröristler, sıra dayağınız var” diye bağırdı. “Bismil ovasını bitirdim, şimdi de Silvan ovasını bitirmeye geldim” dedi. Döve döve herkesi geçti, sıra bana geldi. “Sen ne yaptın da buradasın, şimdi de seni dinleyelim. Nasıl PKK’li oldun” dedi.  “Keşke PKK’li olsaydım ama PKK beni kabul etmez. PKK’li olsam buraya düşmezdim” dedim. Dövmedi beni. Benden sonrakileri de dövmedi, çıktı gitti. Rahmetli İsmail, “Muhtemelen itirafçı yapmışlar bunu” dedi arkasından. Ben de öyle düşünüyorum. İtirafçıları işkenceci yapıyorlardı. 

Hepimizin yanında muhtarın avuçlarını açtırdılar. Avuçlarına mermilerden boşalttıkları barutu doldurdular. Sonra o barutu ateşe verdiler. Elleri parçalandı. Sonra da itirafçı oldu. Daha sonra bir köşede öldürüldü. Adı Qado’ydu. Burada kırk küsür de korucu tuttuklarını öğrendik. Silah bıraktıkları için işkenceye alınmışlardı.

AVUÇLARA BARUT DÖKÜP ATEŞE VERDİLER 

Bundan birkaç gün sonra bizi alıp Diyarbakır’a götürdüler. Önce Ergani yolundaki bir  askeri merkeze götürmüşlerdi. Bizi anadan doğma soydular, çırılçıplak aradıktan sonra Ofis’teki polis merkezine, karpuz yükler gibi bir kamyonetin arkasına doluşturarak götürdüler. Burada yaklaşık 20 gün kaldık. Zaten ölü gibiyiz, merdivenlerden yer altında bir yere sürüklediler. Serin ve geniş bir yerdi. Pervane çalışıyordu. Birkaç gün geçirdik burada. 4 farklı köyden tanıdığım insan vardı burada. Hepsi de milislikten getirilmişti. M. Emin diye biri vardı. Komşu köylüleri onun hakkında ifade vermişti. Milisti. Sonra şehit düştüğü haberini aldık. Ayağında Adidas marka bir ayakkabı vardı. Namussuzlar da ayakkabı yüzünden onu “Adidas” diye çağırıyordu. Bir gün yine “Adidas” diye çağırdılar. Bu da “Ne diyorsunuz, ne istiyorsunuz, bizi rahat bırakın!” diye karşılık verdi. Hiç korkmuyordu. Eziyet gördükçe daha büyük görünüyordu gözüme. Bana o gün sorsan “Bu adam dünyaya ölümle boğuşmak için gelmiş” derdim. Yanımızda Adidas’la birlikte alınan komşu köyün muhtarı da vardı, o da milisti. Hepimizin yanında muhtarın avuçlarını açtırdılar. Avuçlarına mermilerden boşalttıkları barutu doldurdular. Sonra o barutu ateşe verdiler. Elleri parçalandı. Sonra da itirafçı oldu. Daha sonra bir köşede öldürüldü. Adı Qado’ydu. Burada kırk küsür de korucu tuttuklarını öğrendik. Silah bıraktıkları için işkenceye alınmışlardı.

Beni koydukları yerde ölü gibi yatan birileri olduğunu gördüm. Cenaze sandım. Sağ olup olmadıklarını kontrol ettim, nefes alıp verdiklerini ancak iyice yaklaşınca fark ettim. Biri ayıldı, “Sağ mısınız?” dedim. “İşte bu kadar sağız” dedi.

“İŞTE BU KADAR SAĞIZ”

Neyse, bir süre sonra bizi Ofis’ten Seyrantepe’ye götürdüler. Seyrantepe’de Lice depreminden sonra yapılan konutlar vardı. Buralara yakın bir yerleri vardı, bizi de buraya getirdiler. Dışarıdan rüzgar, kuş, köpek sesleri geliyordu. Arkadaşlarımızdan birinin “Burası güzel bir yer galiba. Kuş sesleri geliyor, hava da serin” dediğini hatırlıyorum. Sonra ayırdılar bizi. Beni koydukları yerde ölü gibi yatan birileri olduğunu gördüm. Cenaze sandım. Sağ olup olmadıklarını kontrol ettim, nefes alıp verdiklerini ancak iyice yaklaşınca fark ettim. Biri ayıldı, “Sağ mısınız?” dedim. “İşte bu kadar sağız” dedi. İçerisi hiç hava almıyordu. Hücrenin kapısında, sigara ateşi büyüklüğünde yalnızca üç tane delik vardı. Bütün hava buradan giriyordu içeriye. Bitlenmiştik de artık. Neyse 43 günümüzü doldurduk. Bize “Cuma günü mahkemeye çıkıyorsunuz” dediler. Cuma oldu, mahkemeye gittik. İlk beni çağırdılar içeri. Hakim sordu:

Örgütün paralarını dolara çeviriyormuşsun. Onlara yardım ediyorsun.

Ne kimsenin parasını dolar yaptım ne kimseye yardım ettim. Kimseyi de tanımıyorum. Kim olduklarını bilmiyorum.

Başka da bir şey demedi, sormadı. “Beraat” dedi sadece. Çıkardılar beni salondan. 

 

İKİ TAS SÜT, BİR TAS MERCİMEK

Toplamda 43 gün boyunca kimse haber alamadı bizden. Kimse sağ mı yoksa ölü m olduğumuzu bilmiyordu. Yalnızca babam arayıp soruyordu bizi. Silvan’da sorunca “Batman’a götürüldüler” diyorlar. Batman’da sorunca “Silvan’dakiler buraya getirilmez, Bismil’e gidin” diyorlar. Orası başka bir yere yönlendiriyor. Babam da oradan oraya arayıp duruyor. Çıktığımda babamı gördüm, ona doğru yürüdüm. Babam ve halam vardı sadece. Babamın dibine kadar gittim. Tanımadı beni. Halam tanıdı. “Abi, oğlun geldi, burada” dedi. Beni öyle görünce babam sarsıldı. Hemen yanımızda iki kişi bitiverdi. Biri babamın koluna girdi. “Amca oğlunu alıp bir yemek yedireceğiz ona” dediler. Babam “Hayır” dedi, ben de gitmeyeceğimi söyledim. Korkuyorduk çünkü. “Korkmayın, hep beraber gidelim isterseniz” dediler. Korkmayın dediler ama karşı çıkarsak ne yapabileceklerini de bilemediğimiz için korka korka kabul ettik. Yemeğe götürdüler bizi. Önce ılık süt istediler. İki tas süt içirdiler bana. Üzerinden on veya on beş dakika geçtikten sonra bir de mercimek çorbası istediler. Bir tas da mercimek çorbası içtim. Üstüne bir sigaramı da içtim. Sonra babama “Amca hoşça kal, bizden bu kadar” deyip gideceklerini söylediler. Kim olduklarını bilmiyorum, sorduk da söylemediler.

 

Yayın Tarihi: 16/01/2026