PolitikART
Anı-Hikâye

Aynı sularda boğuluyoruz birbirimize değmeden

PolitikART Özel
Roza Alkan
Her iki kardeş de boğuldu. Biri suda, biri karada. Geride esnafın eğlendiği şarkılar kaldı. Aradan tam kırk yıl geçmiş ama kadının hâlâ bir eve ihtiyacı var. Bir yurda. Bir kadına kırk yıl boyunca başını sokabileceği bir ev vermeyen bu dünyayı yakmalıydık.

Mascha Schilinski Bir Düşüşün Tınısı adlı filminde Almanya’nın yaklaşık yüz yıllık tarihini dört farklı kuşak aracılığıyla anlatıyordu. Hayat görünüşte aynı çiftliğin etrafında dönse de zamanın akışını arka fonda sessizce akan Elbe Nehri sayesinde fark ediyorduk, çünkü dört kuşakta da kadınların maruz kaldığı istismarın, erken gelen ölümün, şiddetin, acının yansıması nehirde kendini buluyordu. Filmin 1. ve 2. Dünya Savaşı’na denk gelen bölümünde cesetlerle doluydu nehir. Özellikle de kadın cesetleriyle. 60’larda iki Almanya arasında sınırdı, günümüze yakın olan bölümde ise insanların sadece yüzdüğü bir yerdi ama orada bile ölüm ve istismar genç kadınları rahat bırakmıyordu.

Bir nehir üzerinde ülkenin tarihi kolaylıkla okunabilir. Veya geçtiği bölgenin. Kıyısında büyüdüğüm Murat Nehri’nden biliyorum bunu. Ve yine ona olan sevgimden dolayı dünyadaki tüm nehirleri dost bildim. Elbe, Mississippi, Nil, Asi, Loire, Ota… En çok da Elbe’yi. Borchert idi Elbe benim için. Onun o kısacık yaşamının ve hikâyelerinin hep yanı başındaydı Elbe. Kapıların Dışında adlı eserinin de akıp durmuştu. Eserin savaştan dönen ama hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulmayan kahramanı Beckman son çare olarak Elbe Nehri’ne atlıyordu ama nehir onu kabul etmeyip kıyıya bırakıyordu. İlk defa geçen baharda gördüm Elbe’yi. Kıyısında oturdum, sessizce akıyordu. Hatta aktığından bile emin olamadım. Öylece duruyordu sanki. Söyleyecek bir şeyi kalmamıştı. Bilmem gerekeni Borchert aracılığıyla iletmişti zaten. Bana içini döken Murat’tı. Kıyısında olan biten her şey bir şekilde ulaşıyordu bana.

***

Rabia sevdiğim bir kadın. Çocuklarımız arkadaş. Bir sabah, bir vesileyle kapısını çalıyorum. Israrla içeri buyur ediyor beni. Karşı koyamıyorum. Oysa çok gecikmeden arkadaşlarıma katılmam lazım, yıllar sonra ilk defa nehirde yüzeceğiz. Yüzmeyi öğrendiğimiz, ailelerimizden gizli gizli yüzdüğümüz nehir. Cehennem gibi bir temmuz. İçerisi çok sıcak. Balkona geçiyoruz. Mutfağın içini de görebilen bir balkon. Mutfağın orta yerinde genç bir kız yatıyor yüzüstü. Gözüm takılıyor, istemsizce izliyorum. Rabia fark ediyor, “İyi değil” diyor.

“Tuhaflaştı aniden. Annesi de böyle olmuştu, sonra tümden delirdi.”

Yaşadıklarından bahsediyor annesinin. “Dayı” diye hitap ettikleri bir yakının kızıymış. Kimsenin saygıda kusur etmediği, toplumda ağırlığı olan bir kişiymiş “Dayı”

“Dayı”nın ölürken bile tüm akrabalara “Almayın evinize, onu da çocuklarını da almayın evinize” diye sıkı sıkı tembih ettiğini; kardeşlerinin, akrabalarının bu yüzden kadınla konuşmadığını anlatıyor. Çünkü babasının şerefini iki paralık etmiş, çünkü ailenin şerefini iki paralık etmiş. Rabia “mecburen” almış birkaç kez evine. Dışarda dünya iyisi, aklı başında, muteber erkeklerin evde yaptığı zulmü ilk defa duymuyorum. Sessizce dinliyorum, hikâyenin ucunun bir şekilde bana da değeceğinden habersiz.

Telefonunu çıkarıp bir video izlettiriyor bana Rabia.

Orta yaşlı bir kadın. Eline mikrofon verilmiş. Birbiriyle alakasız sözcüklerle uydurduğu bir şarkıyı söylüyor sokağın ortasında. Şarkı uyduruk ama o büyük bir ciddiyetle söylüyor. Mekân değişiyor ama kadın şarkı söylemeye devam ediyor. Alkışlayan, gülüşen erkekler, esnaf. Alkışlar arttıkça uyduruk şarkının temposu da artıyor. Belli ki bambaşka bir alemde yaşıyor kadın. Ve bu durum insanları çok eğlendiriyor. İnsan garip bir yaratık. Başkasının felaketini, düşüşünü, zayıflığını kolayca eğlenceye çevirebiliyor. Yetmiyor, sosyal medyada paylaşıp etkileşim için kullanıyor.

“Kızın annesi bu” diyor.

Her şeyin ama her şeyin etkileşim malzemesi haline getirilmesine alıştık nicedir. Çocuklar, hayvanlar, müvekkiller, hastalar, acılar, ölümler ve daha bir sürü. Mahremiyet kimsenin umurunda değil. Normalleşti artık herkesin en kuytu yerlerine pat diye girmek. Ama bu kadının istismarı beni daha çok yaralıyor, yüzü tanıdık çünkü. Daha önce gördüğüme o kadar eminim ki.

Arkadaşlarıma yetişmek için çok vakit kaybetmeden ayrılıyorum Rabia’nın evinden.

“Su seviyesi çok yükselmiş, muhtemelen baraj kapakları açıldı,” diyor arkadaşım. Girmeye cesaret edemiyoruz. Geçen ay sular aniden yükselince günler sonra nehirden ölüsü çıkan genç adamı anıyoruz. Öncekileri, daha öncekileri, çok daha öncekileri.

Eve gelince kadının videolarını tekrar tekrar izliyorum. Başka videolarını da buluyorum. Aynı istismar devam etmiş. Anneme gösteriyorum, ona da tanıdık geliyor. Çıkartamıyoruz ama. Günler sonra nereden hatırladığımı buluyorum nihayet. Yok diyor annem, en fazla beş yaşındaydın, hatırlaman zor. Hatırlıyorum ama. Bir ceza gibi hatırlıyorum unutmam gereken her şeyi. Annem ikna olmuyor aynı kişi olduğuna. Sebebini tahmin edebiliyorum. Çekilen çilenin bir yerde bitmesi gerektiğini düşünüyoruz ikimiz de. Kıssalar, menkıbeler, mitolojik hikâyeler, geçmiş yaşantılar böyle fısıldamış kulağımıza. Buradan güç almışız her zaman. Eyüp varabilmiş Mısır’a, Yusuf kuyudan, Yunus balığın karnından çıkabilmiş, Odyesseus ülkesine dönmüş. Oysa dünyayla ilgili bildiğimiz her şey havada kalıyor ne zamandır. Bir yerlerde son bulsun acı, dünya güzel yüzünün de olduğuna ikna etsin bizi diye bekliyoruz. Olmuyor, kafasına göre dönmeye devam ediyor.

 ***

Genç ve güzel bir kız gelmişti bize. Nehrin öte tarafındaki köylerden birinden.

“Zirvesinde tek bir ağacın olduğu o tepe olmasaydı köyünü görebilirdik buradan,” demişti nenem.

O ağaç yok artık ama tepe duruyor hâlâ. Durmasaydı köyün artık olmadığını görebilecektik. Hatta yıllar önce köylülerin toparlayabildiği üç beş denkle oradan kaçarcasına çıktığını, çıkarıldığını görebilecektik. Duruyor tepe, duruyor iyi ki. Tepeyi bile yerinde bulamadığın olabiliyor zira. Ben bulamamıştım. Yaylaya gitmiştik bir yaz çocukken. Oturup aşağıdan geçen çayı izlediğim, müthiş bir enerjisi ve rüzgârı olan bir tepe vardı. Tarihin bir yerinde mezarlıktı belki de, çünkü o enerjiyi sadece mezarlıkta hissedebiliyorum. Birkaç yıl önce çok bunalınca gidesim tuttu. Yorucu bir yolculuktan sonra vardım bir zamanlar yayla olan o yere. Ama tepe yoktu. Yol yaparken iş makineleriyle parça parça indirmişler. Dere kurumuş, yaşayanlar göçmüştü. Şimdi arabasıyla o yoldan geçenler bilebilir mi orada bir zamanlar yaşamın olduğuna?

Lacivert bir elbisesi vardı kızın. Simsiyah uzun saçları, bembeyaz teni, perçemi, iri gözleri. Çok güzeldi. Kardeşiyle birlikte gelmişlerdi. Kız on yedi, kardeşi on dört yaşındaymış. Öyle denilmişti sonradan. Kardeşi daha çok ilgimi çekmişti. Sarı saçlı, soluk tenli. İri gözleri sürekli bir boşluğa bakar gibi bakardı. Ve yüzünden düşmeyen tebessümü. Bir insan nasıl her şeye, her an gülerek bakardı? Müthiş bir merhamet uyandırmıştı bende. Şu an çocuklarıma karşı duyduğum o çok güçlü hissi adını bilmediğim o genç adama karşı hissetmiştim ilk. Anaçlık diyorlar. Çocuğu olsun olmasın bütün kadınlarda var. Her yaştaki kadında.

Kim olduklarını ve evimize neden geldiklerini anlamamıştım başta. Ama evdeki fısır fısır konuşmalardan, hoşnutsuzluktan ters bir şeylerin olduğunu hissedebiliyordum. Günler sonra iki atlı adam nehri geçerek geldi. Evdeki gerilimin dozu iyice artmıştı. Atlarını kapımızdaki elma ağacına bağlayıp içeri girdiler.

“Götürüp zarar vereceksiniz, almanıza izin vermem,” dedi nenem.

“Hayır” dedi, renkli gözlü iri kıyım olan. “Bizi rezil etti, akıl fukarası kardeşini de kandırıp getirmiş, senin hatırın için karışmayacağız yine de,” dedi. Çok oturdular mı, bilmiyorum. Kalkarken her biri bir kardeşi arkasına bindirip atlarıyla nehri geçip gittiler. Atların nehri kolayca geçip gitmelerini hep çok ilginç bulmuşumdur. Her yer yoldu onlar için. Nehri geçene kadar bakmıştım arkalarından. Bizim atlarımız yoktu. Eski bir kelek vardı, bir de Tajdin. Kelek çok defa batmıştı, kimse binmek istemezdi pek. Tajdin daha güvenilirdi. Yüzme bilmeyenleri sırtlayıp karşıya geçirirdi. Dünyanın en enteresan vazifesiydi zannımca. Şikâyetçi değildi kimse ama. Kadınların kikirdeyip “Tajdin bizi omzunda taşıdı” deyişini hatırlıyorum. Nehrin böldüğü flörtleri hatırlıyorum, bağladığı erotik hikâyeleri. Ama en çok da ölümleri. Suya kapılıp gelmeyenleri, ölü bedenleriyle dönenleri, bile isteye kapılanları…

Neneme verdikleri sözü tutmamışlar. Karışmışlar kıza, çok fena hem de. Elden ayaktan düşmüş yediği dayaktan dolayı, günlerce yataktan kalkamamış. Yatak derken öyle yorgan, döşek gelmesin akla. Sere serpe, odanın ortasında, öylece. Vücudundaki morluklar geçsin diye yeni kesilmiş hayvan postuna sarmışlar sonra. Öldürmek istememişler ama hayatta kalmasını da istememişler. Evimizde günlerce konuşuldu kızın gördüğü eziyet. Üzüldüler götürülmesine izin verdikleri için. Özellikle de nenem. Sorduğum hiçbir soruya kimse dönüp yanıt vermiyordu, hatta azar yiyordum ama kendi aralarındaki konuşmalardan kızın zaten yediği dayaklardan bıkıp usandığı için kaçtığını öğrenmiştim. Çok geziyormuş. Buymuş suçu. Küçük bir köydeki gezmeden ne olurdu ki? Üstelik hepsi birbiriyle akrabaymış. Kardeşini doğururken ölmüş kızın annesi. Sonrası üvey anne, üvey kardeşler. Üvey anne dolduruyor biraz da babayı denilmişti. Babalık da garip. Birlikte yaşadıkları kadından olan çocuklarını severler sadece. Gördüğüm bütün örnekler hep böyleydi. Aksine inanmam, olsa da vardır içinde erkeksi bir sinsilik.

Sonbaharın son günleriymiş, kız daha tam ayaklanamamış bile yediği dayaktan. Kardeşi nehrin sularına kapılmış. Bulunamamış cesedi. Kimsenin doğru dürüst aradığını da sanmıyorum. Kardeşinin acısı yetmemiş gibi dayağın dozu iyice artmış, çünkü nehre o alıştırmış güya çocuğu. Oysa tek derdi kardeşiyle kendine bir yurt bulmakmış. O kadar çaresizmiş ki. Sadece adını duyduğu birinin evine kaçıp sığınacak kadar çaresiz.

Aynı sularda boğuluyoruz birbirimize değmeden

Yuva ararken tek başınaymış artık. Bir yabancı geçmiş köyden sonra. Takılmış peşine kız. Yalvarmış, beni de götür diye. Götürmüş adam. Evli olduğunu bile söylememiş adam. Eziyettin tillahının bundan sonra başlayacağını bilememiş kız. İki yıl sonra vücudunda hem adamın hem ilk karısının attığı dayağın izi olacağını ve bebeğinin elinden alınıp kapının önüne konulacağını bilmiyormuş. Dönebileceği bir yerin, gidebileceği bir yerin olmayacağını da.

Yıllar sonra dul, iyi kalpli yaşlı bir adam çıkmış karşısına. Evlenmiş yeniden. İnsan muamelesi görmüş ilk defa. Önceki iki kocasından olan ve memleketin farklı yerlerindeki yetiştirme yurtlarında yaşayan çocuklarını alabilmiş yanına. Çok sürmemiş huzuru. Bir gün ansızın ölüvermiş adam. Adamın çocukları çıkarmış evden onu. Ne varsa almışlar elinden. Başlamış yine açılmayan kapılar günleri. Sokaklar, çaresizlik. Çocuklar gitmiş birer birer. En son aklı da terk etmiş onu. Kimseler görmemiş uzunca bir süre. Sonra bahsettiğim videolarla…

Rabia’ya uğruyorum yine. Kadınla yıllar önceki karşılaşmamdan bahsediyorum. Şaşırıyor. Tıpkı nehirler gibiyiz biz de Rabia. Yollarımız da kaderlerimiz de kesişiyor bir yerde. Aynı sularda boğuluyoruz birbirimize değmeden.

Öfkeliyim. Çok hem de. Dünyaya, neneme, kendime.

“Sana da Rabia. Sana da. Hayatını bin türlü haksızlıkla savaşarak geçirdin, zorba bir dayının karşısında mı silahsız kaldın,” diyorum. İçerliyor bana. Gözleri doluyor. Arada çocuklarıyla haberleşiyormuş. Erkekler bir şekilde idare ediyormuş. Ama kız, diyor, aniden diyor, aklını yitirdi diyor. Evet, hakikatten aniden olmuş, durduk yere delirmiş ana ve kızı. Halbuki ne vardı delirecek? Ne vardı parça parça ölecek? Alt tarafı koca dünyaya sığdırılmamıştınız.

Her iki kardeş de boğuldu Rabia. Biri suda, biri karada. Geride esnafın eğlendiği şarkılar kaldı. Geride annesinin bahtını devralan genç bir kadın daha kaldı. Aradan tam kırk yıl geçmiş ama kadının hâlâ bir eve ihtiyacı var. Bir yurda. Bir kadına kırk yıl boyunca başını sokabileceği bir ev vermeyen bu dünyayı yakmalıydık. Yakmadık, keyfince dönmeye devam ediyor.

 

Yayın Tarihi: 29/10/2026