Yanık Çarşı'dan mı ne, bir parka almıştım hiç unutmuyorum, eve geldim poşetin içinde yırtık pırtık bir şey, kazıklamış beni resmen adam. Ertesi gün, çarşının eskisi bir terzi arkadaş devreye girdi, gıcır gıcır bir parka geldi elime. Bir de bir not: Biz onun 'talebe' olduğunu bilmemişiz, özür dileriz!
Böyle geriye doğru dönüp bakınca, insan milattan öncesinden söz ediyormuş gibi oluyor. Gerçi bu 'Milat' meselesi biraz karışık bir iş. İsa'nınki baki ama herkesin de kendi miladı var yani. Hatta kişisel hayatlarımızda bile vardır; biriyle tanışmak, yeni bir kente, ülkeye gitmek gibi...
Neyse işte, o zamanlar, öyle zamanlar.
Belleğim beni yanıltmıyorsa eğer, 1975 sonları filan olmalı. Sakarya Mühendislik'te bir yıl boyunca "zabah-ağşam" dayak yedikten sonra can havliyle kapağı attığım Ankara Siyasal'ın keyfini çıkarıyorum. Forumlar, devrimci abiler, yürüyüşler filan, en sevdiğim ortam!
Arkada Cumhuriyet Yurdu var, birkaç arkadaş onun merdivenlerinde oturuyoruz bir gün öyle. Zayıf, baya bıyıklı ve uzunca boylu bir adam önümüzden geçip içeriye girdi. Pek öğrenciye de benzemediği için merak ettim, sordum "Kim bu?" diye. "Ya bu işte şey" dedi biri, "Tuzluçayır'da filan bunlar; Mahir Çayan'ın fikirlerini Kürdistan'a uygulamak istiyorlar." Hafif küçümseyici bir ses tonu vardı söylenenlerde ama insan benim gibi müzmin bir Çayan sevdalısı olunca, "fikirler", "uygulamak" gibi sözcükler kulağa pek hoş geliyor. Bir zaman takılı kaldı aklımda.
Geçti gitti o vakit öyle. Sonra, Körhat zamanları geldi. O zamanlar neredeyse bütün arkadaşlarım, adeta abone olmuşlar gibi Diyarbakır Eğitim Enstitüsü'nü yazıyorlar tercihlerinde. Ben de yazdım hatta; sonradan "oğlum sen kekemesin, öğretmen yapmazlar" dediler de vazgeçirdiler. Diyarbakır'dan vazgeçemedim ama. Sonradan "Kasabalılar" diye bilinecek olan tayfanın hepsi orada. Demiryoluna yakın, sanırım Bağlar'ın uzantısı olan Körhat diye yoksulun yoksulu bir mahallede öğrenci evleri var. "Talebe" sözcüğünün sihirli bir anlamı var o zamanlar; doğrudan "devrimci" anlamına geliyor. Yanık Çarşı'dan mı ne, bir parka almıştım hiç unutmuyorum, eve geldim poşetin içinde yırtık pırtık bir şey, kazıklamış beni resmen adam. Ertesi gün, çarşının eskisi bir terzi arkadaş devreye girdi, gıcır gıcır bir parka geldi elime. Bir de bir not: Biz onun 'talebe' olduğunu bilmemişiz, özür dileriz!
Körhat, daha da ötesi... Bir arkadaşın babası gelmiş bir gün memleketten, herifi gün boyunca süründürmüş mahalle. Tipini sevmemişler adamın, n'olur n'olmaz diye 'talebelerin' evini göstermiyorlar bir türlü. Okula gelip de buldu oğlunu adam; öyle bir yer.
O küçücük evdeki hararetli tartışmalarımızı hatırlıyorum; bazıları sonradan şehit düşmüş arkadaşlarımla bağrışır çağrışır, sonra yine kucaklaşırdık. Bu arada surlara neredeyse bitişik bir yerde TÖB-DER binası var, orasını hiç sormayın, yıkılıyor! Bi sürü grup tartışıyor, ver ediyorlar birbirlerine. Şehre o zamanlar ağırlıklı olarak DDKD çevresi hâkim gibi görünüyor; iyi insanlar mutlaka, Türkeş olayları yeni olmuş daha, herkes elinden geleni yapmış o günlerde ama bize biraz aristokrat görünüyorlardı DDKD'liler, belki de aile yapıları öyleydi. İrili ufaklı başka Kürt grupları da var şehirde. Henüz pek zayıf olan Apocuların ise ortamlarda "Baglar'ın p*çleri" diye anılıp aşağılandığını hatırlıyorum. Biz pek öyle bakmıyorduk ama. Şirin diye az konuşan ilginç bir çocuk vardı, okuldan sanırım, ara sıra Körhat'taki eve gelip giderdi; arkadaşlar onun "Apocu" gruptan olduğunu söylemişlerdi. Ciddi birine benziyordu.
Tuhaf zamanlar. Bir şey hatırlıyorum mesela; ortamı anlatmak açısından iyi bir örnek: Eğitim Enstitüsü'nde boykot var, kar altında halay çekiliyor avluda. Ben o zaman da halay özürlüyüm, kenardan izliyorum. Halay başı sesleniyor: "Ki Zava? Ki Zava?" Halay cevap veriyor: "Devrimci zava!" Sonra soru değişiyor: "Ki Bûke? Ki Bûke?" Halay yine cevap veriyor: "Faşist Buke!" 17-18 yaşındayım, çok gencim, çok acemiyim ve Allah benim belamı versin, erkeğim; pek hoşuma gidiyor bu şeyler. Yıllar sonra düşünüyorum da, bunu şimdi aklından geçireni kadın hareketi ibret olsun dile Keçiburcu'ndan sallandırır yani. İnsanlar bazen nereden nereye gelindiğini unutuyor, o yüzden anlatıyorum bunu.
Neyse işte. Sonra yıllar ilerliyor. Biz yavaş yavaş elimizi ayağımızı çekiyoruz Diyarbakır'dan. Kafamızda "seksiyon örgütlenmesi' gibi şeyler de oturmuyor hiç. Soruyorum arkadaşlara, "Bizim orada görülecek bir işimiz yok" diyorlar. Bir de biz zaten ağırlıklı olarak Balkan kökenli bir ekibiz; yani o coğrafyada örneğin X hareketinde olduğu gibi iddia sahibi olacağımız Dersim benzeri bir kent filan da yok. Olsa da fark etmez. Çünkü artık, "ayrı örgütlenme" ama mümkünse "ortak mücadele" fikrine daha yakınız. Kafamızda gelecek açısından iki koldan gelen yürüyüşün "Ortak Komutanlık", "Koordinasyon Komitesi"nde bir araya gelmesi gibi çok doğru ve çok iyi fikirler var. Neden olmadı filan gibi şeyleri bu yazı itibarıyla şimdi tartışmak anlamsız; o bir iç muhasebenin konusu ama bunların o dönem için iyi fikirler olduğunu hâlâ düşünüyorum. Sonraları cezaevindeyken benzeri bir fikrin FKBC girişimiyle yapılmak istendiğini ama malum nedenlerle akim kaldığını kimi ziyaretçilerimizden öğreniyoruz.
Cezaevi günleri geliyor sonra. Herkes yan yana. Benim bulunduğum cezaevlerinde başlangıçta KÖH'ün çok fazla elemanı yok, sonra sonra sürgünlerle sevklerle iç içe geçmeler oluyor.
BBC dinleyip Diyarbakır ölüm orucunu ve yaşamını yitirenleri öğreniyoruz; ama hâlâ ırmaklar çok ayrı ayrı akıyor. Ve sürecin belli bir noktasında, bir Ağustos akşamı haberlerde Eruh ve Şemdinli'de olup bitenleri duyuyoruz. 12 Eylül'ün yoğun karanlığından sonra ilk kez bu düzeyde bir karşılık çıkıyor ortaya.
Özal, "bir avuç eşkıya" gibilerden olayı küçültmeye çalışıyor ama haberlerin ayrıntılarında ve satır aralarında ciddi bir hazırlık belirtileri var. O anda koğuşta olan siyasal hareketlerde belki olumlu ama biraz da başka türlü bir hava var. Yani biraz da önyargıların etkisiyle bunun "gelip geçici bir durum" olduğu fikri hâkim gibi. Bu arada yeni tutuklanan arkadaşlarımızdan biri uyarıyor bizi: "Oğlum adamlar bunun için yıllardır hazırlanıyor; iş büyük, siz bakmayın millete."
Birkaç yıl sonra başka cezaevlerinde olaya bizzat katılmış olanlarla karşılaşınca, bu işin 1982'den beri planlandığı ve hazırlık yapıldığını daha iyi ve daha birinci ağızdan öğreniyoruz. 1982'de ülkeye giren ilk grupların çektikleri eziyeti, "iş yapmayın, sadece örgütleyin, zemin yaratın" gibi talimatlara uygun davranırken yaşadıkları sıkıntıları öğreniyorum. Konuştuğum bir arkadaş, sonradan hareketin kalesi olan bazı köylerden bahsederken, "İlk gittiğimizde yüzümüze tükürmüşlerdi" diyor ve soğuktan donanları anlatıyor hüzünle. Hep Yaşar Kemal'in iki türlü "İnce Memed" portresi geliyor aklıma. Öyledir ya hani; Çukurova köylüsü İnce Memed zora düştüğünde "Döne'nin çıplak, cılız, fukara oğlu" derken, Abdi Ağa'nın konağını bastığında söylem değişir: "Boyu desen iki metre vardır, kartal gibi kayaların üstünden uçar..."
Yani demem o ki, gücün önemini, gücü göstermenin anlamını fark ediyor insan. Aynı arkadaşım uyarmıştı o günlerde; "Kürdistan'ın sömürge olduğu gerçeğini bunlar keşfetmedi ki; o daha önceden söylenmişti zaten. Sorun ona karşı ne yapılacağı sorunuydu ve onu gösterdiler."
Gele gele işler bugünkü noktaya geldi işte. Beğenen vardır beğenmeyen vardır, elbette herkes KÖH'ün fikriyatını ve politikalarını benimsemek zorunda değil tabii ki ama küçük bir öğrenci grubundan bugüne gelinmiş olması, mutlaka bir siyaset dersidir. Okuyucu fark etmiştir, bu yazı derin tahliller yapma amacını gütmüyor; bölük pörçük hatırlamalar ve kritik dönemeçlerle ilerliyor; daha derin çözümlemeleri mutlaka öncelikle hareketin çeşitli düzeyleri yapıyorlardır ve yapıyorlar zaten. Ama Türkiye devrimci hareketinin (genel olarak solu kastetmiyorum) Kürt hareketi ile olan ilişkisi her zaman karmaşık ve bir ölçüde de kompleksli oldu. Yani bir tarafta kendini büyüterek devasa bir noktaya gelmiş bir güç var, diğer yanda buna denk düşmeyen bir tablo. Bu, zor bir denklem elbette. Anlamaya çalışıyorum. Kürt hareketi, kişisel yüzlerce gözlemime dayanarak söylüyorum, kendi dışındaki güçleri genel olarak fiziksel çaplarına göre değerlendirmedi. Muhtemelen kendi küçük ve cılız olduğu günleri de unutmadığı için, bir umutla irili ufaklı gruplarla temas kurdu, mümkün olduğunca dengeli davranmaya çalıştı. Ancak dengesizlik yine de dengesizlik olarak kaldı ve psikolojik etmenler de politikaya kısmen dahil oldu. Zaman içinde, ya çok fazla -kendi varlığını Kürt varlığına armağan edecek kadar fazla!- Kürt hareketiyle iç içe geçme tutumu ya da soğukluk biçiminde durumlar ortaya çıktı. Her iki durumda da Kürtlerle olan ilişki, Türkiye devrimci hareketinin bölüklerine özel bir 'büyüme' getirmedi. Büyük bir kitlesel güç ile kurulan pozitif ya da negatif ilişki, amiyane tabirle konuşursak diğer tarafa bir şey 'yazmadı.' Bu bir sorun.

Yani demem o ki, gücün önemini, gücü göstermenin anlamını fark ediyor insan. Aynı arkadaşım uyarmıştı o günlerde; "Kürdistan'ın sömürge olduğu gerçeğini bunlar keşfetmedi ki; o daha önceden söylenmişti zaten. Sorun ona karşı ne yapılacağı sorunuydu ve onu gösterdiler."
Kendimi Türkiye devrimci hareketinin 'eleştirmeni' noktasında görmüyorum ben. Haddime düşmez diye düşünüyorum. En kabaca söyleyebileceğim şey, Türkiye devrimci hareketinin, kendi bağımsız yolunu yaratma konusunda bir problem yaşadığıdır. İşin içine legal siyaset, partiler, memlekette altı ayda bir yapılan seçimler filan girdiğinde bu problemin daha da derinleştiğini düşünüyorum. Çok daha açık konuşayım; Ben, Türkiye devrimci hareketinin X bölüğünün Kürt hareketi ile mesafeli, hatta abartıyorum, soğuk bir yerden bile gidebileceğini, bunun meşru olduğunu düşünüyorum. Olabilir, bir yol çizersiniz, yürürsünüz; söylenenlere kulağınızı kapatır kendinizi büyütürsünüz ve bunu yapabilirseniz, günün sonunda -Kayahan'ın romantik lafını kullanayım- "yolu sevgiden geçenler buluşurlar." Yani o ilişkinin başka bir biçimi yeniden kurulur o zaman. Bu 'yol' konusunda -itiraf edeyim- ben de kesinleşmiş görüşlere sahip değilim; bunu kabul ediyorum ama bugünkü halin de bir yere varmadığını düşünüyorum.
FKBC sürecini her hatırladığımda belli siyasi karakterlere karşı içimin nefretle dolmasını bu yüzden engelleyemiyorum. Bu yüzden kendi siyasi çevremin de günahlarına da -kendi günahlarımı da katarak- tahammül gösteremiyorum. Venceremos marşında "Geçmişe ağlamak fayda vermez" diyor, biliyorum, bilmem mi hiç. Ama bu toprakların geleceğini sakatlayan şeyleri unutmak da ağırıma gidiyor.
Bir de 1991 yılı... Nasıl bir paradokstur ki, benim de içinde olduğum binlerce insan, bugün başımıza bela olan TMY'nin (Terörle Mücadele Yasası) bir geçici maddesinin AYM tarafından iptaliyle dışarıya çıktı. AYM filan danışıklı döğüştü; Özal o maddelerin iptal edileceğini bal gibi biliyordu.
Bir pazarlık yapıldı; 125'ten yargılananlar, yani Kürtler kalsın, diğerleri çıksın denildi. Tam Türkçe'siyle söyleyelim, "eşitlik ilkesi Kürtleri kapsamasın" denildi. Daha da Türkçe olsun; hali hazırda başımıza bela olanlar kalsın, daha az bela olabilecekler çıksın.
O kapılardan çıktık biz. Kapıda sarıldı bana Sabri, "Sıkma canını" dedi, "zindandan bir kişi bile çıksa iyidir."
Ağır yüktür. Türkiye devrimci hareketini bilmem; ben o yükün altından kalkamadım daha.
Umarım bir gün Kayahan haklı çıkar; içim rahatlar biraz.
Yayın Tarihi: 15/01/2024
BBC dinleyip Diyarbakır ölüm orucunu ve yaşamını yitirenleri öğreniyoruz; ama hâlâ ırmaklar çok ayrı ayrı akıyor. Ve sürecin belli bir noktasında, bir Ağustos akşamı haberlerde Eruh ve Şemdinli'de olup bitenleri duyuyoruz. 12 Eylül'ün yoğun karanlığından sonra ilk kez bu düzeyde bir karşılık çıkıyor ortaya.