PolitikART
Toplum-Politika

Ali Haydar Kaytan anlatıyor: Öcalan’ın Kürdistan seferi

PolitikART Özel
İsmet Kayhan
Dönemin Kürdistan’ına egemen olan, tam bir mezar sessizliğidir. Bu durumda böyle bir ülke ve halk için bir şeyler yapmak isteyenler imkân arayışına giremezler, çünkü iş yapmak için imkâna bakan, tek bir adım bile atamaz. PKK tarihinden çıkarılacak en temel ders budur. Önder Apo’nun deyişiyle, hayırlı bir işe başlamak için çok fazla imkâna ihtiyaç yoktur. Birkaç doğru sözün iyi duygularla birleştiği yerde, kişi yaptığı işe inanıyor, onun için yaşıyor ve o işin gelişmesine yüksek ilgi gösteriyorsa, gerisi kesinlikle gelir. Nedir bu doğrular? İnsanı sınırlı da olsa kendisi yapan ana topraklara soysuzlar ve haramzadeler gibi ihanet etmemek, sömürgeciliğe ve kapitalizme en ucuz biçimde yem olmaya asla rıza göstermemek!

PKK’nin öncü kurucu kadrolarından Şehit Ali Haydar Kaytan, Kürdistan devrim mücadelesinin ilk yılları ve hareketin kuruluş sürecini anlatıyor. 27 Kasım’da Lice’nin Fis Köyü’nde gerçekleşen kuruluş kongresine kadarki süreci detaylarıyla anlatan Ali Haydar Kaytan, Öcalan’la tanışmasını, onun örgütleme ve yaşam tarzını, ilk kadroların cesaret ve fedakarlıklarını, Kürdistan’da dönemin sosyal ve politik yapısını, Apocuların diğer gruplarla etkileşimlerini ve hareketin ilk şehitlerini kendine has bilgece üslubu ve yorumlama yeteneğiyle tarihe kaydediyor. PKK’nin 40’ıncı kuruluş yıldönümünde kısaltılmış haliyle Yeni Özgür Politika’da yayımlanan söyleşinin tam halini 27 Kasım Ulusal Direniş Günü dolayısıyla PolitikART okuyucusu için hazırladık. 

Bize Öcalan’la nasıl ve nerede tanıştığınızı anlatır mısınız?

Önce ismiyle tanıştım. Fakülte panosuna asılmış bir duyuruda Maliye Bakanlığından burs almaya hak kazanmış 20 öğrencinin adı vardı. Bunlardan biri Abdullah Öcalan’dı. Öcalan soyadı özellikle dikkatimi çekmişti. Biliniyor, kişi içinde şekillendiği toplumsal gerçekliğin özelliklerini yansıtır. Ben de hala canlılığını koruyan bir aşiret yapısından geliyor ve aşiret zihniyetinin etkilerini taşıyordum. Mensubu olduğum aşiret Dersim tertelesinden nasibini almış, tutsak edilip mecburi iskana tabi tutulan aşiret artıkları on yıl sonra yurtlarına geri dönmüşlerdi. Kendi topraklarıyla yeniden buluşan bu insanların katliama ilişkin anıları henüz çok tazeydi. Bir araya geldiklerinde, hep o katliam yıllarında neler yaşadıklarını anlatırlardı. Hikayeleri bitince, hemen her defasında “Allah o günleri bir daha düşmanımıza bile göstermesin” derlerdi. Ben de akıl almaz bir zulüm yüklü bu hikayeleri bir masal dinler gibi dinlerdim. Aşiret gerçeğinde, yaşanan her haksızlığa karşı mutlaka misillemede bulunup öç alma geleneği vardır. Aşiret kavgalarına ilişkin anlatılan hikayelerden bunu da öğrenmiştim. Öcalan soyadının bu kadar dikkatimi çekmesi biraz da bundan olsa gerek. Bu, benim açımdan bir “Öcalan’ın çıkacağına” ve soykırımın intikamını alacağına inanmak isteğiydi.

Öcalan’la Cebeci, Sıhhiye ve Kızılay’a kadar üç saatlik bir yürüyüş yaptınız, o yürüyüşü anlatabilir misiniz?

Önder Apo, fakültede Kızıldere katliamını protesto eylemi yüzünden bir grup arkadaşıyla birlikte 6 Nisan’da tutuklanmıştı. Yaklaşık yedi aylık bir tutukluluk sürecinden sonra bu arkadaşlarımız serbest bırakıldılar. Kesinliğinden emin değilim ama ya güz dönemi sınavlarına giriyorduk ya da yeni eğitim dönemi başlamıştı. Dersten çıktığımda yanıma geldi, selam verip kendini tanıttı. Ben de geçmiş olsun dileklerimi sundum ve kendisini gıyaben tanıdığımı belirttim. Benimle konuşmak istediğini söyleyince “Olur” cevabını verdim. “O zaman biraz yürüyelim” dedi. Çok temkinli hareket ettiği belli oluyor, kimsenin duymaması gereken bir sırrı paylaşıyormuş gibi davranıyordu. Çünkü ‘Kürt’ ve ‘Kürdistan’ kavramlarını kullanmak bile kendi başına tutuklanma nedeniydi. Nitekim daha sonra bize de sıkça ciddi ve anlayışlı olmamız gerektiğini söyleyecekti. Ona göre anlayış ve ciddiyet, bir devrimcinin olmazsa olmaz özellikleriydi. Bunu öncelikle kendi yaşamında uyguluyor ve başkalarını da hal diliyle buna davet ediyordu.

Cebeci’den yola çıktık, Sıhhiye’ye kadar gittik, Kızılay’a geçip oradan tekrar Cebeci’ye döndük. Üç saatlik bir süre geçmişti. Yavaş yürümüştük ve konuşan Önder Apo olmuştu. Bir cümle ile ifade etmeye çalışırsam, bana tarihsel-toplumsal bir gerçeklik olarak ‘insan’ı anlatmaya çalıştığını söyleyebilirim. Kendisinden insanlık tarihini dinlemiştim. Biz o zaman buna toplumlar tarihi diyorduk. En son kapitalizmle birlikte ortaya çıkan gerçekliği, kapitalizmin emperyalistleşmesini ve emperyalizm aşamasının temel özelliklerini ortaya koymuştu. Anlattıklarının içinde Ekim Devrimi özel bir yer tutuyordu. Bu devrim yeni bir çağ başlatmıştı ve çağımız sosyalist devrimler ve ulusal kurtuluş hareketleri çağıydı. Sosyalizm bu çağın en devrimci ideolojisiydi. Sosyalizmin kılavuzluğu, emekçi sınıflar ve ezilen halkları özgürlüğe taşıyacaktı.

Kürdistan sömürge bir ülkeydi. T.C. devleti Kürdistan’da korkunç bir inkâr ve imha politikası uyguluyordu. Kürtler halk olarak yok oluş sürecine sokulmuşlardı. Kürdistan’da gelişen kapitalizm Kürtleri uluslaştırmıyor, tersine yok oluş sürecine ivme kazandırıyordu. Bu gidişata müdahale edip yok oluşu durdurmak, toplumuna bağlı devrimci her insanın en temel yurtseverlik göreviydi.

Bu konuşmada dikkatinizi özellikle çeken neydi?

Kürdistan ve Kürt gerçeği üzerinde durdu; özetle Kürt tarihini anlattı. 19. yüzyılda gelişen Kürt isyanlarına değindi, nedenlerini ortaya koydu. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına, savaşta Kürdistan’ın nasıl parçalandığına ve yeni Türk devletinin nasıl kurulduğuna ilişkin yorumlarını daha iyi anlıyordum. Beni en çok etkileyen husus ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1925-1940 yılları arasında Kuzey Kürdistan’ı nasıl yeni baştan işgal ettiğine ilişkin anlatımıydı. Bizim isyan olarak bildiğimiz bazı çıkışlar, gerçekte Kürdistan’ı parça parça işgal etmek isteyen Türk devletinin başvurduğu provokasyonlara tepki olarak gelişmişti. Osmanlı’nın enkazı üzerinde kurulan yeni devletin Kürdistan’ı aynı anda bir bütün olarak işgal edip egemenliği altına alma gücü yoktu. Kürdistan’ı işgal etmeyi sürece yayması ve parça parça düşürmeye çalışması bundandı. 

En son Dersim soykırımıyla birlikte askeri işgal tamamlanmış, hemen ardından beyaz soykırım dönemi başlamıştı. Kürdistan sömürge bir ülkeydi. T.C. devleti Kürdistan’da korkunç bir inkâr ve imha politikası uyguluyordu. Kürtler halk olarak yok oluş sürecine sokulmuşlardı. Kürdistan’da gelişen kapitalizm Kürtleri uluslaştırmıyor, tersine yok oluş sürecine ivme kazandırıyordu. Bu gidişata müdahale edip yok oluşu durdurmak, toplumuna bağlı devrimci her insanın en temel yurtseverlik göreviydi.

Anlatımının sonuna geldiğinde, bana ne düşündüğümü sordu. Anladığım kadarıyla anlattıklarına katıldığımı söyledim. Özellikle Kürdistan’ın sömürge bir ülke olduğu tespitinin beni müthiş etkilediğini ve ufkumu açtığını ifade ettim. Dersim direnişinde yer almış ve soykırımdan ciddi ölçüde etkilenmiş bir aşiretten gelmeme, yine mecburi iskana tabi tutulmuş bir anne ve babanın çoğu olmama rağmen Dersim’in neden böyle bir vahşeti yaşadığını çözemediğimi, ancak anlattıkları sayesinde şimdi gerçeği daha iyi görebildiğimi belirttim. Gerçekten çok sevinçliydim; görme duyusunu yitirmiş birinin yeniden görmeye başlamasına benzer bir duygu yaşıyordum.

Burada anılarımı anlatmadığımı, tersine bir tarihten söz ettiğimi biliyorum. Tarih denildiğinde birçok insanın aklına ilkin geçmiş gelir ve geçmişi de olup bitmiş ve yalnızca anı değeri taşıyan bir şey olarak anlar. Oysa geçmiş hiç de geçip gitmiş bir şey değildir. Geçmiş, daha doğrusu tarih ‘şimdi’dir. Bu açıdan tarih omzumuzda taşıdığımız bir ‘ölü ağırlığı’ değil, capcanlı bir gerçekliktir.

Dersim soykırımını yaşamış bir aileden gelen biri olarak ‘Kürdistan sömürgedir’ sözü bir anlamda sizi köklerinizle mi buluşturdu?

Bütün bunları bana anlatan akranım sayılacak genç bir devrimciydi. Ben bir yıllık üniversite öğrencisiydim ve devrimcilikle üniversitede tanışmıştım. O zamana kadar devrimciliğe ilişkin öğrendiklerim bölük pörçüktü. Buna karşılık bu gencecik insanın anlatımında muazzam bir bütünlük ve sistematiklik vardı ve bu yönüyle insanı olağanüstü etkiliyordu. Ben de anlattıklarının büyüleyiciliğine kapılmıştım. Şunu özellikle belirtmeliyim: Anlamak kişinin yorum gücünün derinliğine bağlıdır. Yorumlama gücünü kullanmadan anladığını söylemek, kopya çekmek gibi bir şey olsa gerekir. Mürşidiniz size ihtiyacınız olan gıdayı verir. Başka bir yerde ifade ettiğim gibi, aldığınız gıdayı olduğu gibi ‘yutmak’ yerine, sevgi değirmeninde öğütmek durumundasınız. Gıda ancak o zaman sizi girdiğiniz yolda yürütecek bir enerjiye dönüşebilir. Gıda tanelerini sevgi değirmeninden geçirmeyen kimse sağlıklı beslenemez. Yorum dediğim budur.

Burada anılarımı anlatmadığımı, tersine bir tarihten söz ettiğimi biliyorum. Tarih denildiğinde birçok insanın aklına ilkin geçmiş gelir ve geçmişi de olup bitmiş ve yalnızca anı değeri taşıyan bir şey olarak anlar. Oysa geçmiş hiç de geçip gitmiş bir şey değildir. Geçmiş, daha doğrusu tarih ‘şimdi’dir. Bu açıdan tarih omzumuzda taşıdığımız bir ‘ölü ağırlığı’ değil, capcanlı bir gerçekliktir. Böyle bir anlayış bize tarihe müdahale etme, başka bir deyişle falsifikasyonları giderme şansı tanır. Zihniyetteki dönüşümü bu çerçevede ele almak en doğrusudur. Tarihimizi daha doğru yorumladıkça zihniyette de büyük gelişme sağlarız. 

O dönem açısından kendimi toplumsal gerçekliğinden uzaklaşmış ve yolunu şaşırıp kaybolmuş birine benzetiyorum. Daha öncesinde solculukla tanışmış olmam bu gerçeği değiştirmiyor. Aranan bendim, arayan ise Önder Apo’ydu. O gelip beni buldu, beni kendi köklerimle buluşturdu, karanlıktan çıkarıp aydınlıkla tanıştırdı. Bu karşılaşma anını böyle değerlendiriyorum. 

1973 yılı Newroz’una girmiştik. Bir tatil günüydü. Önder Apo’nun istemiyle bir otobüse binip Ankara dışına çıktık. Toplam altı kişiydik. Bir süre sonra otobüsten inip çam ağaçlarının bulunduğu bir alana doğru yürüdük. Daha sonra hepimiz bir ağacın altında oturduk. Gittiğimiz alan sanırım bir mesire yeriydi. Biz beş insan birbirimizi tanıdığımız halde, ilk kez bu biçimde bir araya geliyorduk.

Çubuk’ta bir ağacın altında yapılan ilk toplantı bir dönüm noktası. Bu toplantıyı önemli kılan neydi?

Dönem 12 Mart darbesi dönemiydi. Önder Apo ile tanıştığım günlerde darbeciler hala iş başındaydı. Faşist baskılar devam ediyordu. Ancak Önder Apo bu koşullarda üniversite öğrencisi Kürt gençleriyle bireysel düzeyde ilişki kurup görüşlerini anlatmayı sürdürüyordu. 1973 yılına girildiğinde, ilişki kurup görüşlerine kazandırdığı gençlerin sayısı beşi bulmuştu. Elbette Kemal Pir ve Haki Karer’i bunların dışında tutuyorum. Bu iki ölümsüz devrimci genç, bizlerden önce Önder Apo ile tanışan ve görüşlerini paylaşan arkadaşlardı. Onlar bizde olduğundan daha yüksek bir kavrayış gücüne sahiplerdi. Ne var ki her ikisi de Türkiyeliydi. Önder Apo ise Kürdistani bir devrimci grup oluşturma çabası içindeydi. Türkiyeli devrimcilere, “Gelin, bizim grup örgütlenmemize katılın” diyemezdi. Hepimizden önce kendileriyle tanışmış olduğu halde, bu yüzden bu iki arkadaşı sözü edilen toplantıya çağırmamıştı. Ama onlar grubun asli üyeleri gibi davranıyorlardı.

1973 yılı Newroz’una girmiştik. Bir tatil günüydü. Önder Apo’nun istemiyle bir otobüse binip Ankara dışına çıktık. Toplam altı kişiydik. Bir süre sonra otobüsten inip çam ağaçlarının bulunduğu bir alana doğru yürüdük. Daha sonra hepimiz bir ağacın altında oturduk. Gittiğimiz alan sanırım bir mesire yeriydi. Biz beş insan birbirimizi tanıdığımız halde, ilk kez bu biçimde bir araya geliyorduk.

Sıradan bir işe girişmiyor, yok oluş sürecine alınmış bir halkın tarihin karanlıklarında yitip gitmesine müdahale ediyorduk. Bu son derece onurlu ve tarihsel bir görevdi, sorumluluğu ağırdı. Bu sorumluluğun bilinciyle hareket etmeliydik. Bunun için de görevlerimize tutkuyla sarılmalıydık.

Böyle bir toplantının olacağını bekliyor muydunuz?

Bu tamamen Önder Apo’nun fikriydi. Yerimize oturduğumuzda kendisi hemen sistematik değerlendirmesine başladı. Diğerlerimiz dinleyici durumundaydık. Bu kez yaptığı değerlendirme geçmiştekine göre daha da kapsamlıydı ve dolayısıyla bizler de biraz daha aydınlanmış oluyorduk. Açıkça ifade etmesek de Önder Apo ile aramızda bir çeşit öğretmen-öğrenci ilişkisi vardı.

Değerlendirmede ortaya konulanlar elbette yabancısı olmadığımız gerçeklerdi. Hepimiz yapılan değerlendirmede dile getirilen görüşleri daha önce de dinlemiştik. Bu görüşleri kabul ettiğimize göre, bunlar artık ortak görüşlerimiz olacaktı. Önder Apo bu toplantıda bizim için döneme göre kapsamlı bir teorik çerçeve çizmişti. Bu çerçevenin içini doldurmak ve bunun için de büyük bir araştırıcının ruh haliyle hareket etmek her birimiz için temel görev oluyordu. Zaten Ankara’da geçen bu birkaç yıllık süreci daha sonradan araştırma ve inceleme dönemi olarak adlandıracaktık. Nitekim Önder Apo da artık bir devrimci grup olduğumuzu, grubu nicelik ve nitelik olarak büyütmek gibi bir görevimizin bulunduğunu vurgulamıştı. Bundan böyle her birimiz hem kendimizi eğitip geliştirecek hem de kazanacağımız yeni elemanlarla grubumuzu büyütecektik. Sıradan bir işe girişmiyor, yok oluş sürecine alınmış bir halkın tarihin karanlıklarında yitip gitmesine müdahale ediyorduk. Bu son derece onurlu ve tarihsel bir görevdi, sorumluluğu ağırdı. Bu sorumluluğun bilinciyle hareket etmeliydik. Bunun için de görevlerimize tutkuyla sarılmalıydık.

Tamamen aleyhte seyreden tüm elverişsiz koşullara rağmen, Kürdistan’ın ve Kürt halkının özgürlüğü için bir grup olarak hareket etme kararlılığına ulaşması, bu toplantıyı önemli kılan temel özelliktir. Devrimler için hep objektif koşulların olgunlaşmasından söz edilir. Örneğin kendiliğinden de olsa halkın belli bir hareketliliği vardır. Toplumun huzursuzluğu eylemine de yansımaktadır. Aydınlar arayış halindedir. Oysa dönemin Kürdistan’ına egemen olan, tam bir mezar sessizliğidir. Bu durumda böyle bir ülke ve halk için bir şeyler yapmak isteyenler imkân arayışına giremezler, çünkü iş yapmak için imkâna bakan, tek bir adım bile atamaz. PKK tarihinden çıkarılacak en temel ders budur. Önder Apo’nun deyişiyle, hayırlı bir işe başlamak için çok fazla imkâna ihtiyaç yoktur. Birkaç doğru sözün iyi duygularla birleştiği yerde, kişi yaptığı işe inanıyor, onun için yaşıyor ve o işin gelişmesine yüksek ilgi gösteriyorsa, gerisi kesinlikle gelir. Nedir bu doğrular? İnsanı sınırlı da olsa kendisi yapan ana topraklara soysuzlar ve haramzadeler gibi ihanet etmemek, sömürgeciliğe ve kapitalizme en ucuz biçimde yem olmaya asla rıza göstermemek!

PKK birkaç kelimeden ibaret bir doğrunun ve umut bile sayılmayacak bir duygunun hareketi olarak doğmuştur. Bu toplantıyı anlamlı kılan, ilk adımların bu tarzda atılmış olmasıdır. En büyük imkân insanın kendisidir; onun iyi duyguları ve doğru düşünceleridir; bunlara dayanarak pratiğe girmeye cesaret etme iradesini göstermesidir. Bilgelerin deyişiyle her ne ararsanız kendinizde arayacaksınız; şifayı bile hastalığın içinden çıkaracaksınız. Maddi imkanlar ve silahlara, dış güçlere ve desteklerine değil, öz gücünüze dayanacaksınız. Zayıflığınız ve güçsüzlüğünüzü ileriye doğru adım atmamanın nedenlerine değil, gelişme ve güçlenmenizin gerekçelerine dönüştüreceksiniz. İmkanların çoğu zaman başa bela getirdiğini unutmayacaksınız. Bunlar bu tür koşullarda böyle bir adımı atma cesaretini gösteren Önder Apo’nun özellikleri olduğu kadar, aynı zamanda Apoculuğun özgür yaşam ve mücadele felsefesinin vazgeçilmez ilkeleridir.

1975 yılına geldiğimizde, grubun aktif eleman sayısı yirmi beşi buluyordu. İçlerinde Mazlum Doğan ve Mehmet Hayri Durmuş gibi son derece nitelikli genç devrimciler de vardı. Kendimizi Kürdistan Devrimcileri olarak tanımlıyorduk.

Peki Ankara’daki gruplaşmanın bir benzeri Kürdistan’da nasıl oluşturuldu?

Ankara, Çubuk yakınlarındaki toplantıdan 1975 yılı sonbaharına kadar grup çalışmalarının merkezi durumundaydı. Önder Apo’nun Dev-Genç geleneğini yeniden canlandırma çabası ADYÖD’ün kapatılmasıyla bir bakıma sekteye uğramıştı. Ciddi bir parçalanmayı yaşayan sol hareket adeta kırk yamalı bohçayı andırıyor, her gün nerdeyse yeni bir grup doğuyordu. Aynı şekilde THKP-C militanları Önder Apo’nun hareketi toparlama çabalarına yeterli bir ilgi göstermemişlerdi. Cezaevinden çıktığında bu iki temel görevi başarmaya çalışan Önder Apo, her iki hususta da içten ciddi engellerle karşılaşmıştı. Bu arada Kürdistan’a özgü gruplaşma belli bir düzey kazanmıştı. 1975 yılına gelindiğinde, grubun aktif eleman sayısı yirmi beşi buluyordu. İçlerinde Mazlum Doğan ve Mehmet Hayri Durmuş gibi son derece nitelikli genç devrimciler de vardı. Üç yıllık araştırma ve inceleme süreci grubun teorik çerçevesini daha da zenginleştirmiş, grup üyelerinin kendilerine güvenini arttırmıştı. Bunlarla yeni mücadele döneminin gerektirdiği adımlar atılabilirdi.

Solun mevcut gerçekliğine bakıldığında, solda birlik yaratma çabalarıyla daha fazla oyalanmanın boşa kürek sallamak anlamına geleceği açıkça görülüyordu. Yapılması gereken şey, tümüyle grup çalışmalarına yüklenmekti. Grubumuzun varlığı artık iyice görünür bir hal almıştı.

O dönem dikkat çekici bir etkinlik oldu. Ankara’daki Dersim Gecesi… Bu gecenin Apocu grubun belirginleşmesindeki önemi nedir?

Dersim Gecesi’ne on binin üzerinde insan katılmıştı. Gecede salona astığımız pankartlardaki sloganlarımız hemen herkesin dikkatini çekmişti. Diğer gruplardan farkımızı görüp “Bunlar da kim?” diye sorunlara, gruplaşmamız konusunda biraz bilgi sahibi olanlar ‘Apocular’ biçiminde cevap vereceklerdi. Böylesi bir adlandırmayı reddetmesek de biz kendimizi Kürdistan Devrimcileri olarak tanımlıyorduk. Grubun tüm üyeleri yüksek öğrenim gençliğinin örgütlendirilmesinde oldukça aktif bir rol oynamışlar, bu zeminde kaldıkları müddetçe gelişen paramiliter faşist yapılara karşı en önde mücadele etmişler, belli bir pratik deneyimden geçmişlerdi.

 

Dikmen’deki toplantıda kimler vardı? 

Yanılmıyorsam, Dikmen toplantısı 1975 yılı sonbaharında gerçekleşti. Toplantıya 25 civarında bir arkadaş grubu katılmıştı. Grubun belli bir kararlılığa sahip tüm üyeleri toplantıda hazırdı. İçlerinde Mazlum Doğan ve Mehmet Hayri Durmuş gibi arkadaşlar da vardı. Önder Apo toplantı öncesinde Kemal Pir ve Haki Karer ile konuşmuş, kendilerini grubun yeni yöneliminden haberdar kılmak istemişti. Bu arkadaşlar da kendisine grubun Kürdistan’a dönüş eyleminde bireysel olarak yer almak istediklerini söylemişlerdi. Bu istemleri olumlu karşılanınca Kemal ve Haki arkadaşlar da toplantıya katılım sağladılar. 

Bütün bu süreçlerde ileriye doğru atılan her adımın öncelikle Önder Apo tarafından düşünülüp kararlaştırıldığını ve ardından diğer arkadaşların ortak kararına dönüştürüldüğünü belirtmem gerekir. Dikmen toplantısına gitme ve bu toplantıdaki kararlaşma da böyledir.

Dikmen toplantısının önemi, grubun Kürdistan’a dönüşünü karar altına almasındadır. Antep, Urfa, Amed, Dersim, Elazığ, Bingöl, Ağrı, Kars ve Mardin gibi kentler ilk elde çalışma yürüteceğimiz yerler olacaktı. Botan ise başlangıçta geri planda kalmıştı.

Dikmen toplantısının önemi nedir?

Dikmen toplantısının önemi, grubun ana topraklara dönüşünü karar altına almasındadır. Tabii bu öyle plansız ve programsız bir dönüş olmamıştı. Öncelikle kent merkezleri temel çalışma alanları olarak belirlenecekti. Çünkü buralar gençliğin en yoğun şekilde yaşadığı alanlardı. Gençlik içinde kapsamlı bir çalışma yürütmeden ve gençliğin en ileri unsurlarını gruba kazanmadan topluma açılmak mümkün olmayacak ve sonuç vermeyecekti. Antep, Urfa, Amed, Dersim, Elazığ, Bingöl, Ağrı, Kars ve Mardin gibi kentler ilk elde çalışma yürüteceğimiz yerler olacaktı. Botan ise başlangıçta geri planda kalmıştı. Belirlenen kentlerde kısa sürede Ankara’dakine benzer bir grup oluşumuna gidecektik. Kararlaşmamız böyleydi.

Kürdistan’da sistemli bir çalışmaya yönelmemiz 1975 yılı sonunda başlamıştı. Ancak Dersim’de ilk katılımlar 1973 yılı sonunda gerçekleşmişti. Kürdistan’a dönüş kararını aldığımızda, Dersim’de bir gruplaşmamız zaten vardı.

Kürdistan’a ilkin kimler gitti?

Dikmen Toplantısında ilk kez Önder Apo’nun yardımcısı olacak iki arkadaşı seçtik. İlki Haki Karer arkadaştı. O zamana kadar grubu yöneten Önder Apo’ydu. Şimdi iki yardımcıyla yönetimimizi güçlendirmiş oluyorduk. Gruptan kimlerin hangi alana gideceği bu toplantıda gündeme gelmedi. Toplantıda öncelikle çalışma yürütmemiz gereken yerler tespit edilmişti. Buralara gidiş, bu işe gönüllü olarak talip olacaklara bağlıydı. Kim nereye gideceğini Önder Apo’ya söylüyor, ardından harekete geçiyordu. Haki arkadaş ilk etapta Adana-İskenderun hattında çalışmayı seçip yola çıktı. Kemal Pir ve Cemil Bayık arkadaşlar birlikte Antep’te çalışmayı seçtiler. En önemli çalışma alanımız burası olacaktı. Çünkü Maraş, Adıyaman, Urfa ve kısmen Malatya’ya yönelik çalışmalar da yine buradan bu arkadaşlar tarafından yürütülecekti. Aynı anda olmasa da Mazlum arkadaş Batman’a, Hayri arkadaş Bingöl’e, Duran Kalkan arkadaş Amed’e geçtiler. Ben Dersim’de çalışıyordum. Yine Kars ve Ağrı yöresine çalışmak üzere giden arkadaşlar vardı. 

Kürdistan’da sistemli bir çalışmaya yönelmemiz 1975 yılı sonunda başlamıştı. Ancak Dersim’de ilk katılımlar 1973 yılı sonunda gerçekleşmişti. Kürdistan’a dönüş kararını aldığımızda, Dersim’de bir gruplaşmamız zaten vardı.

Kemal Pir ve Mazlum Doğan gibi arkadaşlar güçlü propagandacılardı. Katılımın yoğun olduğu tartışma toplantılarında, bu arkadaşlar etkili propagandalarıyla bir anda onlarca kişinin beynini ve yüreğini fethedip saflarımıza çekebiliyorlardı. Yıl sonuna doğru çalışma yaptığımız her bölgede nicelik olarak Ankara’dakini aşan bir gruplaşmanın oluştuğu görülüyordu.

Dersim’i ayrıca konuşmak istiyoruz. Ancak biz Kürdistan'a dönüş süreciyle devam edelim… 1976’da Kürdistan’daki ilk örgütleme çalışmalarını anlatabilir misiniz?

1976 yılı Kürdistan’ın birçok kentinde gençlik içinde çalışmaya başladığımız ve beklentimize denk gelişmeler sağladığımız bir yıldı. Dikmen Toplantısında çalışma yürütmeyi öngördüğümüz tüm kentlerde çalışma yürüten arkadaşlarımız vardı. Sosyal şovenizme ve her türden milliyetçiliğe karşı yürüttüğümüz ideolojik mücadele etkili oluyor, gençliğin grubumuza meyletmesine yol açıyordu. Bizim talihsizliğimiz, diğer gruplara göre çok daha gecikmeli bir biçimde Kürdistan’a giriş yapmış olmamızdı. Türkiye sol hareketinin bilinen temel grupları 12 Mart darbesi öncesinde Kürdistan’da çalışma yürütmüşler, birçok Kürt kentinde gençliğin büyük kesimini etkileri altına almışlardı. Aynı durum Kürt ilkel ve küçük burjuva milliyetçi grupları için de geçerliydi. Onlar da esas olarak KDP’ye ve DDKO’nun mirasına dayanıyorlardı.

İdeolojik arayış ve ideolojik netliğe ulaşma bu dönemin temel özelliğiydi. Devrimci Gençlik Hareketinin mirasına dayandığını söylese de hemen her grup bir gazete veya dergi çıkararak işe başlıyordu. Bu anlamda her sol grup bir bakıma yeni sayılırdı. Dolayısıyla bu dönem sadece bizim için değil, bir ölçüde tüm gruplar için bir ideolojik mücadele dönemiydi. Fazla üretken ve sonuç alıcı olmasa da ideolojik tartışmalar oldukça yoğundu. Okullar, dernekler ve kahve gibi mekanlarda yapılan tartışmalar yoğun bir izleyici kitlesini çekebiliyordu. Etkili propagandacılar bu süreçte büyük rol oynuyorlardı. Kemal Pir ve Mazlum Doğan gibi arkadaşlar güçlü propagandacılardı. Katılımın yoğun olduğu tartışma toplantılarında, bu arkadaşlar etkili propagandalarıyla bir anda onlarca kişinin beynini ve yüreğini fethedip saflarımıza çekebiliyorlardı. Yıl sonuna doğru çalışma yaptığımız her bölgede nicelik olarak Ankara’dakini aşan bir gruplaşmanın oluştuğu görülüyordu. O günün koşullarında Kürdistan belki de yaşam emaresi bulunmayan kupkuru bir çöle benziyordu. Ama çöl su ile buluştuğunda, yaşamın sürdüğünün işareti olan vahalar doğuyordu.

Bunun Kürtlerin inkârı ve imhası üzerine kurulu T.C. devletinin ve onun derin güçlerinin dikkatini çekmemesi mümkün değildi. Gruba yönelik saldırılar giderek tırmanıyordu. Ajan provokatörler devredeydi. Sosyal şoven, ilkel ve küçük burjuva milliyetçi güçler ideolojik mücadele zeminini ortadan kaldırmak için şiddete başvuruyorlardı. Bu saldırıların arkasında derin devlet ve özel savaş aygıtları vardı. Saldırıları boşa çıkarmanın en etkili yöntemi kadroları politikleştirmek ve ortaya çıkarılan devrimci potansiyeli örgütlemekti. Saldırıların giderek tırmandığı bir dönemde sadece ideolojik mücadele vermekle yetinilemezdi.

Başkalarını savunmak istiyorsan, öncelikle kendini savunacaksın! Bunun için de örgütlenecek, düşmanın saldırılarını böyle boşa çıkaracaksın! Örgütselliği en temel karakteristik özelliğin haline getireceksin! Mevcut potansiyeli iyi işleyerek hızla öncü bir örgütün inşası temelinde değerlendireceksin! Önder Apo’nun bundan sonraki adımları bu çerçevedeydi. 1977’de yaptığımız yazılamalarda duvarlara şu sloganı yazmıştık: “Aydın, Mahir, Haki! Halk Savaşı Yolunda İleri!”

PKK, 1977’yi Apocu Hareket için bir dönüm noktası olarak değerlendirir. 77 yılı neden dönüm noktasıdır?

1977’yle başlayan dönem bu anlamda politik mücadele dönemiydi. Politik alan pratikleşme, örgütlenme ve örgütlü eyleme geçme alanı oluyordu. Dolayısıyla saldırılara karşı en etkili tedbir örgütlenmekten geçiyordu. Başlangıç döneminin amatör grup ilişkileriyle bu saldırıları göğüsleyip boşa çıkarmak imkansızdı.

Önder Apo’nun aynı yılın baharında çıktığı Kürdistan seferi, bir yönüyle sömürgeci güçlerin olası tasfiye amaçlı yönelimlerine karşı bu doğrultuda gereken tedbirleri almayı hedefliyordu. Önder Apo bu seferi sırasında gruplaşmamızın olduğu her yerde kapsamlı toplantılar yapmış, ideolojik birliğimizi pekiştirmiş, kendini politik kadrolar haline getirmenin gerekliliğine dikkat çekmişti. Karakoçan’daki toplantıya ben de katılmıştım. 1 Mayıs günüydü. Taksim’deki 1 Mayıs Mitinginde kırka yakın insan katledilmiş, Önder Apo, “Bu katliamın bize dönük bir yönü olabilir mi?” diye sormuştu. Sezgileri çok kuvvetliydi, müthiş bir öngörü yeteneğine sahipti. Kendisinin izlendiğinin ve izleyenlerin yaptıklarından dolayı kendisine öfke duyduklarının farkındaydı. Bu da her an Taksim’dekine benzer bir saldırı geliştirebilecekleri anlamına geliyordu.

Önder Apo son toplantılarını Antep’te yapmış, oradan Ankara’ya geçmişti. Bu son toplantının üzerinden birkaç gün bile geçmeden Haki Karer arkadaş Antep’te katledilmişti. Faşist sömürgecilik bu katliamla Hareketi ve Önderliğini uyarıyor, “Çıktığınız tehlikeli yoldan geri dönmezseniz aynı akıbete uğrarsınız” mesajı veriyordu. Haki arkadaştan önce Aydın Gül, şehadetinden sonra ise Mahir Can katledilmişlerdi. Özellikle Haki’nin şehadetiyle Hareket ciddi bir kararlaşma sürecine girecek, hemen herkes kendini savunmanın ne denli önemli olduğunun farkına varacaktı: Başkalarını savunmak istiyorsan, öncelikle kendini savunacaksın! Bunun için de örgütlenecek, düşmanın saldırılarını böyle boşa çıkaracaksın! Örgütselliği en temel karakteristik özelliğin haline getireceksin! Mevcut potansiyeli iyi işleyerek hızla öncü bir örgütün inşası temelinde değerlendireceksin! Önder Apo’nun bundan sonraki adımları bu çerçevedeydi. 1977’de yaptığımız yazılamalarda duvarlara şu sloganı yazmıştık: “Aydın, Mahir, Haki! Halk Savaşı Yolunda İleri!”

Gözlemlerime dayanarak diyebilirim ki, istediği kadar boynuna sosyalist yaftası geçirsin, kimliğine ve kültürüne ilgisiz sözde Kürt solcusu, bir Türk sosyal şoveninden çok daha fazla Kürt gerçeğine düşmanlıkla dolu olacaktır. Solculuk bu tipin ihanetini örten bir maske işlevi görür. Maskesinin düşürülebileceği düşüncesi bile onu çıldırtıp saldırganlaştırmaya yeter.

Aydın Gül, hareketin Dersim’deki hareketiniz ilk kadrolarından biriydi, aynı zamanda ikinci şehidi… Aydın Gül neden katledildi?

Aydın arkadaş o zaman Dersim’de Yapı Meslek Lisesi’nde okuyan bir öğrenciydi, ciddi gelişme gösteren kadro adaylarından biriydi. Sol bir grubun mensubu olduğu iddia edilen bir kişi tarafından 8 Mart 1977’de kurşunlanarak katledildi. Grup olarak Ali Doğan’dan sonra ikinci şehidimizi veriyorduk.

Şovenizmin milliyetçiliğin en saldırgan biçimi olduğunu biliyoruz. Sosyal şovenizm bu anlamda sosyalizm sosuna bandırılmış saldırgan bir milliyetçilik olarak değerlendirilebilir. Türkiye solu da sosyal şoven bir karakter taşıyordu. Bu tür bir solun Kürdistan’da ulusal inkarcılığı örgütlemesi kaçınılmazdı. Türkleştirme politikası ve bunun ürünü olan ulusal gerçeğine yabancılaşma da bunun için elverişli bir zemin sunuyordu. Bu politika başarısız kalmış olsaydı, sosyal şoven bir solun Kürdistan’da taban bulması asla düşünülemezdi. Gözlemlerime dayanarak diyebilirim ki, istediği kadar boynuna sosyalist yaftası geçirsin, kimliğine ve kültürüne ilgisiz sözde Kürt solcusu, bir Türk sosyal şoveninden çok daha fazla Kürt gerçeğine düşmanlıkla dolu olacaktır. Solculuk bu tipin ihanetini örten bir maske işlevi görür. Maskesinin düşürülebileceği düşüncesi bile onu çıldırtıp saldırganlaştırmaya yeter. Nitekim ideolojik mücadelemizin ulusal inkarcılığı ve ihaneti deşifre ve teşhir etmesi bu kesimleri çok daha saldırgan bir hale getirmişti. 

Herkes kendi malını iyi tanır derler ya, faşist devletin ve onun özel savaş güçlerinin de imalatçısı oldukları bu tipin patolojik ruh halini iyi tanıdıklarına ve dolayısıyla kendisini çok iyi kullandıklarına inanıyorum. Yani bu saldırıları sadece sosyal şovenizme bağlamak ve onunla açıklamak, tek başına saldırıların içyüzünü anlamamıza yetmez. Sorun bunların bilinçli ajanlar olmaları da değildir; birer devşirme olarak kullanılmaya elverişli özellikler taşımalarıdır. Devlet bunları sol güçler arasında çatışmalar yaratmakta kullandı. Grubumuza katılanların büyük çoğunluğunu solcu gruplardan kopanlar oluşturuyordu. İdeolojik mücadele buna imkân sunuyordu. Oysa çatışmalar ideolojik mücadele zeminini ortadan kaldırıyor, her grubun saflarında kemikleşmeye yol açıyordu. Grubumuz nicelik olarak büyür ve niteliksel gelişme sağlarken, diğer gruplar sürekli bir erozyon yaşıyor ve küçülüyordu. Böyle bir çatışma ortamı toplumu da olumsuz etkiliyordu. Aydın Gül arkadaşın bu yüzden katledildiği ve katliamın devletçe yönlendirildiği kesindir.

Aydın arkadaş gelişmeye açık bir gençti, iyi bir kadro adayıydı. Katledildiğinde Ankara’dan Dersim’e geliyordum. Cenaze törenine yetişmiştim. Kemal Pir arkadaş da buradaydı. Cenaze törenine birlikte katıldık. Cenazeyi kent merkezinden alıp sessiz, sloganların atılmadığı bir yürüyüşle Gazik Mahallesine götürdük ve burada yüksek bir yerde, bir tepenin üzerinde toprağa verdik. Arkadaşlarımız daha sonraları buraya ‘Aydınlar Tepesi’ adını vereceklerdi. Törene kalabalık bir topluluk katılmıştı. Sessiz ve slogansız yürüyüş farklı ve biraz da ürkütücü bir hava yaratıyordu. Böyle bir yürüyüş bir ilkti ve bilinçli bir tercihin sonucuydu. Bu katliama cevabımızın sloganlar atarak değil başka türlü olacağını anlatmak istemiştik.

Nisan ayında başlayan ‘Kürdistan Seferi’nin ilk durağı Serhat illeri olmuş, ilk toplantılar Kars ve Ağrı’da yapılmıştı. Ardından Bingöl, Karakoçan, Dersim, Elazığ, Amed, Urfa ve son olarak Antep toplantıları gerçekleştirilmişti. Sefer hedefine ulaşmıştı. Bu, deyim yerindeyse bir ideolojik fetih eylemiydi; kalplerin ve kafaların fethedilmesini, fethedilen kalpler ve kafalara özgür yaşam aşkının yerleştirilmesini gerçekleştiren bir eylemdi.

Dikimevi’nde yapılan toplantıda Öcalan’ın ‘Kürdistan Seferi’ne başlaması kararı alındı. Bu seferi tarihsel olarak nasıl tanımlarsınız?

1976 yılındaki çalışmalarımızı biraz aktarmıştım. Henüz işin başında olmamıza rağmen grubumuzun gelişme göstereceği netlik kazanmıştı. Gruba sürekli yeni üyeler katılıyordu. Diğer gruplar gibi bir gazete veya dergimiz yoktu. Bu tür araçların bizi erkenden deşifre edeceğine ve grubun denetlenmesine vesile oluşturacağına inanıyorduk. Düşmanın gruptakileri ‘örgüte üyelik’ten tutuklayıp yargılamasına hizmet edecek veriler sunmamak için çaba harcıyorduk. Bu durumda çalışma yürüten her arkadaşımız birer ayaklı gazete gibi hareket etmek zorundaydı. Biz bir Önderlik Hareketiydik, hepimiz Önder Apo’nun görüşlerini benimsemiş ve onun düşünceleri etrafında bir araya gelmiştik. Her arkadaşın Önderliğin düşüncelerini kavrayışı aynı değildi. Her arkadaş bu görüşleri başkalarına doğal olarak ancak kavradığı kadarıyla aktaracaktı. 

Önder Apo Kürdistan’da bir yılı bulan çalışmaları değerlendirmek üzere bir toplantı yapmaya karar vermişti. Her çalışma alanından gelen temsilcilerin katıldığı bir toplantıydı bu. Bir yılbaşı gecesinde Ankara’nın Dikimevi semtindeki bir evde bir araya geldik. Havalar soğumuştu ve soba yanıyordu. Önder Apo görüşlerini yazılı hale getirmişti. Bir toplantıya ilk defa yazılı bir belge sunuluyordu. Olası bir polis baskını durumunda belgeleri sobaya atacaktık. Toplantı için yılbaşı gecesini seçmemiz de tedbirlerin bir parçasıydı. Öncelikle çalışmalara ilişkin özet raporlar sunuldu. Öteki toplantılarda olduğu gibi burada da Önder Apo kapsamlı bir değerlendirme yaptı. Toprağa ilk tohumlar atılmış ve kök bağlayacakları netlik kazanmıştı. Toplumun gruba ilgisi de olumluydu. Her şey özünde çalışma yürüten arkadaşların niteliğine bağlıydı. Sonucu ne yaptığının derinliğine bilincinde olan ve kendisini iradeleştiren öncü kadrolar belirleyecekti.

Önder Apo’nun ‘Kürdistan Seferi’ bu toplantıda kararlaştırıldı. Önder Apo çalışma yaptığımız ve grupsal gelişme sağladığımız her alana gidecek, buralarda gruba dahil edilen herkesin katıldığı toplantılar yapacaktı. Harekete katılan her militan adayının hareketin görüşlerini doğrudan Önder Apo’dan duyması son derece önemliydi. İdeolojik birliğimizi böyle sağlayıp sağlamlaştıracaktık. Çünkü ideolojide netlik ve ideolojik birlik her şeyin başında geliyordu. Başka gruplarla aramızda farklılık oluşturan da aslında buydu. İdeolojik netlik, ilkesel davranmak ve düşündüğü gibi yaşamak Apoculuğun varlık koşulu gibiydi. Toplum da bu noktada Apocuların farkını görüyordu. Kanımca her toplumda böyledir: İnsanlar sizin ne konuştuğunuzdan çok ne yaptığınıza ve nasıl yaşadığınıza bakar, buna göre ya sizi benimser ya da reddederler. Eğer söyledikleriniz ile yaşamınız arasında bir uyumsuzluk varsa, doğruları en çarpıcı haliyle ortaya koymanız bile ciddi bir etki yaratmaz. Belirleyici olan, hal diliyle konuşmak ve kendini hal yolu olarak ortaya koymaktır.

Nisan ayında başlayan ‘Kürdistan Seferi’nin ilk durağı Serhat illeri olmuş, ilk toplantılar Kars ve Ağrı’da yapılmıştı. Ardından Bingöl, Karakoçan, Dersim, Elazığ, Amed, Urfa ve son olarak Antep toplantıları gerçekleştirilmişti. Sefer hedefine ulaşmıştı. Bu, deyim yerindeyse bir ideolojik fetih eylemiydi; kalplerin ve kafaların fethedilmesini, fethedilen kalpler ve kafalara özgür yaşam aşkının yerleştirilmesini gerçekleştiren bir eylemdi. Bu aşamada sayısı belli insanları kapsamına alan bu eylem giderek bütün bir halkı kucaklayacak ve sonuçta özgür yaşamakta sonuna kadar kararlı bir halk gerçeğinin doğuşuna götürecekti.

Fis toplantısından önce Elazığ’da da yapılan bir toplantı var. Bu toplantı kongreye hazırlık mıydı?

Grup döneminde yapılan, ama üzerinde fazla durulmayan, önemi gerçekten büyük bazı toplantılar vardır. Bunlardan biri 1978’de, Kuruluş Kongresi öncesinde Elazığ’da yaptığımız toplantıdır. Bu toplantıya katılan arkadaş sayısı Kongredeki delegelerin sayısından fazlaydı diyebilirim. Kemal Pir arkadaş da aynı toplantıda hazır bulunmuştu. O zaman onay görmüş bir örgüt programımız vardı, ancak bunun nasıl bir örgütlenmeyle hayata geçirileceği belirsizdi. Elazığ’daki toplantı bu belirsizliğe son vermeyi amaçlıyor, bu açıdan kongreye hazırlık gibi bir nitelik taşıyordu. Hepimiz bir öncü örgüte ihtiyacımız olduğuna içtenlikle inanıyorduk. Öncü örgütten söz edildiği zaman herkesin aklına gelen yapılanma elbette bir devrimci partiydi. Fakat sıra karar vermeye geldiğinde, pek çok arkadaş ihtiyatlı davranmayı seçiyordu. Bu örgütün parti olmasını en ateşli şekilde savunan kişi Mazlum Doğan arkadaştı. Toplantıda programı sahiplenecek örgütün ‘Kürdistan’ın Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği’ olmasında karar kılındı. Kongreye bu kararla gidecektik.

Aslında PKK bir çocuğun isyanıyla başladı. PKK’nin bir Önderlik Hareketi olarak doğduğunu söylenir. Burada eksik olan, bu başlangıçların Önder Apo’nun yaşam ve mücadele pratiğiyle bağlantısının yeterince kurulamamasıdır. Kanımca her iki başlangıç da yedi yaşından itibaren doğruyu arayış yürüyüşüne çıkan Önder Apo’nun bu yürüyüşte katettiği aşamalardır, meşakkatli hakikat yolculuğunda onun içinden geçtiği kritik dönemeçlerdir.

Ve 1978’in 27 Kasım’ı... Fis’te PKK’nin kuruluş toplantısı... O günü anlatabilir misiniz?

Bize kongreye Dersim’den iki delegenin katılacağı ve bunları önceden belirlememiz gerektiği söylenmişti. Bu iki delegeden biri de bendim. Çağrıldığımız zaman diğer kişiyle birlikte Amed’e gittik. Karşılayanlar bizi merkezden alıp Fis Köyü’ne götürdüler. Burası daha önce gitmediğim bir yerdi. Ancak toplantının yapıldığı evin sahibinin çocuklarından birini önceden tanıyordum. Bu arkadaş Seyfettin Zoğurlu’ydu. Dersim Öğretmen Okulu’nda okurken kendisiyle ilişki kurmuştum. 1976’da Apocu Harekete katılmıştı. Kongre hazırlıklarından sorumlu olan iki arkadaştan biriydi. Diğeri sanırım Duran Kalkan arkadaştı. Her ikisi de Amed’de faaliyet yürütüyordu. Bu iki arkadaş bir bakıma toplantıya ev sahipliği yapıyorlardı.

İlk defa bu kadar kapsamlı bir gündemle bir toplantı gerçekleştiriyorduk. O zamana kadar istisnasız tüm toplantılarımızı Önder Apo yönetmişti. Bu defa kendisi çok fazla söz alıp değerlendirme yapacağını, bu yüzden toplantıyı bir başka arkadaşın yönetmesi gerektiğini söyledi. Tek kişilik divan olarak toplantıyı yöneten M. Hayri Durmuş arkadaş oldu. Toplantıda Önder Apo’nun üzerinde yoğunlukla durduğu konunun kadro gerçeği olduğunu hatırlıyorum: Profesyonel devrimci kadrolar olmadan, daha doğrusu her arkadaş kendisini böyle bir kadro haline getirmeden, kendini bir devrimci örgüt olarak adlandırmak ciddi bir değer ifade etmeyecekti. Parti adını alıp da gereklerini yerine getiremezsek, herkesi kendisine güldüren birer palyaço durumuna düşecektik. Burada bir halkın kaderini belirleyecek tarihsel bir adım atıyorduk. Bu tür tarihsel anlar ve adımlar tarihsel kişilikler istiyordu. Bu da bağımsızlık ve özgürlük davasına tutkuyla bağlanmayı, kendini iradeleştirmeyi, zayıflıklarını güce dönüştürmeyi ve kendini geliştirmede sınır tanımamayı gerektiriyordu. Şimdiye kadarki pratiğimizde de kanıtlandığı gibi başarıyı da başarısızlığı da kadrolar belirleyecekti. Gerekli olan, başarı ve zafere kilitlenmiş bir kadro gerçeğini kendinde gerçekleştirebilmekti.

Önder Apo’nun değerlendirmelerini en özet haliyle böyle ifade edebilirim. Yanılmıyorsam 23 delegeydik. İçlerinde o zamana kadar görmediklerim de vardı. Daha sonraları Önder Apo bu bileşimi üç kategori biçiminde ele alıp değerlendirecekti. Birinci kesim, Önder Apo’nun tarzına ve temposuna ayak uydurmak için yoğun çaba harcayan arkadaşlardan oluşuyordu. Mazlum ve Hayri arkadaşlar bu kesimdendi. İkinci kesimde art niyetli ve kariyerist tipler vardı. Şahin Dönmez bunların başında geliyordu. İyi niyetli olan, ama kendisini bu tür tarihsel anlara cevap olabilecek konuma getirmemiş arkadaşlar ise üçüncü kesimi meydana getiriyordu. Birinci kesimdekiler nadasa bırakılmış bereketli toprak gibiydi. Ekincinin bu toprağa ektiği tohumlar hasat zamanı geldiğinde bire yüz, bire bin ürün verecekti. Ortada kalanlar yetersizlikleriyle boğuşurken, art niyetliler değişik zaman aralıklarıyla ihanete doğru yol alacaklardı.

Aslında PKK bir çocuğun isyanıyla başladı. PKK’nin bir Önderlik Hareketi olarak doğduğunu söylenir. Burada eksik olan, bu başlangıçların Önder Apo’nun yaşam ve mücadele pratiğiyle bağlantısının yeterince kurulamamasıdır. Kanımca her iki başlangıç da yedi yaşından itibaren doğruyu arayış yürüyüşüne çıkan Önder Apo’nun bu yürüyüşte katettiği aşamalardır, meşakkatli hakikat yolculuğunda onun içinden geçtiği kritik dönemeçlerdir. Grup oluşturmaya yönelme, ideolojik inşa kararlılığının ifadesi olup özgür yaşamın zihniyet alanında fethedilmesini anlatır. Partileşme adımı ise özgür yaşamı bir hayal olmaktan çıkarma ve bu yaşamı ete kemiğe büründürüp var kılma iradesini sergileme, bu uğurda kararlı adımlarla yürümeye cesaret etmedir; “Niçin yaşam?” sorusunu yanıtladıktan sonra “Nasıl bir yaşam?” sorusuna da cevap olma, kendini pratikte cevap haline getirme, yani hal yolu olarak ortaya koymadır.

En başta çocukların dünyasını karartan kapitalist modernite dünyasının insanı için anlaşılmaz olsa da çocuk yedi yaşından başlayarak evreni, dünyayı, yaşamı ve insanı anlamak ister. Derin hayal güçleriyle nasıl bir dünyanın içinde yer aldığını ve ne tür bir yaşama mahkûm edilmek istendiğini sorgulamaya başlar. Çocuğun huzursuzluğu, gerilimli ruh hali, yalnızlığa mecbur bırakılması, ailesiyle ve toplumsal çevreyle çatışması özünde bu sorgulamaya denk düşer. Kendisinden katılması beklenen ve bu temelde hazırlandığı mevcut toplumsal yaşam, çocukta derin öfkeye yol açan ve arayışa yönelten esas olgudur. Çocuk kesinlikle bu yaşama dahil olmak istemez. Bu yüzden ilk kavgası kendisiyle anası arasında geçer. Çünkü kendisini bu yaşama göre hazırlamaya çalışan anasıdır. Ana, toplumsallaşmanın esas oluşturucu gücüdür.

Bu gerçeği Önder Apo’nun çocukluğunda en çarpıcı haliyle görebiliriz. Hem ilk ve şiddetli şekilde çatıştığı hem de mücadele yaşamında esas alacağı tarzın temel ilkelerini öğreneceği bir Ana’ya sahip olması Önder Apo için bir şans olmuştur. Çözümlendiğinde, anasıyla çatışmasının toplumsallık üzerinde geliştiği görülür. Ana kendi çocuğunu toplumsal yaşama katılması için hazırlamak isterken, çocuk aslında katılacağı bir toplumun olmadığının farkındadır. Ananın toplumu çoktan dağıtılmıştır. Böyle bir durumda ananın çabalarına olumlu karşılık vermek, bir bataklığı yaşam alanı olarak seçmekten farksız olacaktır. Çocuk Öcalan’ın isyancı duruşu, “Ben bu bataklıkta yer almayacağım, bu kirli sularda yüzmeyeceğim, ben sizin gibi yaşamayacağım” çığlığıdır. Bu son derece müthiş bir ret çıkışıdır, bir bütün olarak modernist uygarlık yaşamına karşı bir başkaldırıdır. Önder Apo’yu başkalarından ayıran ve kendisini ‘yol, hayat ve hakikat’ olarak var etmesini sağlayan öncelikli unsur, “Ben böyle yaşamayacağım” kararlaşmasıdır. Burada asıl görmemiz gereken şey, yaşama ihanet etmiş herkese inat, bir çocuğun yaşamı ne denli yücelttiğidir. O bize yaşamı her türlü değerin üstünde tutmamız gerektiğini söyler.

Dersim, devrimci grubumuzun kendisine ilk taban bulduğu yerlerin başında yer alıyordu. Dersim’de ilk katılımlar 1973 yılı sonunda gerçekleşmişti. O zamanlar Dersim nüfusunun çok önemli bir kesimi mecburi iskanı yaşamış insanlardan oluşuyordu. Hepsi soykırımın canlı tanığıydı. Soykırımın anıları gerçekten çok tazeydi

Ankara’dan Dersim’e gittiğinizde soykırımın anıları hala tazeydi. Soykırımın canlı tanıkları vardı. Orada hareket nasıl karşılandı? 

Dersim’in devrimci grubumuzun kendisine ilk taban bulduğu yerlerin başında geldiğini söylemem gerekir. Bilindiği üzere Kürdistan’da sistemli bir çalışmaya yönelmemiz 1975 yılı sonunda başlamıştı. Ancak Dersim’de ilk katılımlar 1973 yılı sonunda gerçekleşmişti. Kürdistan’a dönüş kararını aldığımızda, Dersim’de bir gruplaşmamız zaten vardı. Grubun ilk üyeleri, tatil dönemlerinde gittikleri yerlerde gençleri kazanmak için çalışma yürütüyorlardı. Dersim’de yapılan da buydu ve bu çalışmayla birçok genci grubumuza kazanmayı başarmıştık. Genel kanının aksine, Dersim gençliği daha işin başında harekete yüksek bir ilgiyle yaklaştı. Buradaki temel sorun, soysal şovenizmi aşamamış solun neredeyse tüm gençliği etkilemiş olmasıydı.

O zamanki Dersim nüfusunun çok önemli bir kesiminin mecburi iskanı yaşamış insanlardan oluştuğunu hiç unutmamak gerekir. Sadece içlerinden birkaçı değil, bu insanların hepsi soykırımın canlı tanığıydı. Benim mensubu olduğum aşiretin gerçekliği de böyleydi. T.C. devleti mecburi iskana son verdiğinde, belli sayıdaki insan dışında herkes yeniden kendi topraklarına dönmüş, adeta yaşamı yeni baştan inşa etmeye girişmişti. Ben sürgünden bu dönüş sonrasında yaşananları tufandan çıkan Nuh ve etrafındakilerin sıfırdan başlayarak hayatı yeniden kurmalarına benzetirim. Ana topraklara ve kültürel köklerine bağlılık olmadan böyle bir yönelim içine girmek mümkün olabilir mi? Bu insanlarda köklü bir yurtseverlik ve kendi değerlerine bağlılık vardı. Soykırımın anıları gerçekten çok tazeydi. Bir araya gelen insanların sohbetlerinin temel konusu tertele sürecinde ve sürgün koşullarında yaşadıkları olaylardı. Ben kendim bunun tanıklarından biriyim. Akıl almaz acılar, hüzünler ve göz yaşlarıyla yüklü bu sohbetleri asla unutamam.

Şehir ve kasaba merkezlerindeki durumu Dersim’in genel durumundan ayırmak gerekir. Bu merkezler kendini inkâr etmenin gelişme gösterdiği yerlerdi. Önder Apo’nun deyişiyle kışla kültürünün etkin olmaya başladığı alanlardı. Alana girişi yapan sol da -belki de arzusu hilafına- bu kültürün gelişmesine katkıda bulunmuştu. Kemalizmin bu merkezlerdeki etkisinin yoğunluğunu sadece asimilasyon kurumlarının faaliyetine bağlamak eksik olur. İnkâr ve imha politikasını görmezden gelen solun bundaki sorumluluğu da ağırdır. Sol bu zeminde farkında bile olmadan ulusal inkarcılığı besledi, gençliğin yurtsever duygularını törpüledi, pozitivist bir anlayışla toplumsallığın dağılmasına hizmet etti. Tarihin ve geleneğin önemini ve değerini görmedi, anlamından habersiz davrandı. Bu anlamda beyaz soykırım politikasına hizmet etti.

Köylerde durum nasıldı?

Dersim’in kırsal alanlarında durum çok daha farklıydı. Sömürgeci kültürün buralardaki etkisi zayıftı. Daha o zaman kent merkezinden çıkıp Dağ Mahallesini geçerek Vanariç köyüne giden yola girdiğimde rahatlar, “Sömürgecilik aşağıda kaldı” derdim. Kent merkezinin yabancılaşma kokan havası boğucuydu. Vanariç, alanda gruba ilk katılanlardan Hamili Yıldırım arkadaşın köyüydü. Kırda hâkim olan komünal demokratik yaşam özellikleriydi. Toplumsal dayanışma ve paylaşma oldukça güçlüydü. Nitekim Önder Apo da Dersim’e gittiğinde, “Buradaki halk kültürü mutlaka yaşatılmalı” dediğini belirtir. Dolayısıyla Dersim’de arzu edilen gelişme ortaya çıkarılamamışsa, bunun nedenlerini o zamanki toplumsal zeminin olumsuzluklarında değil, başlangıçta burada çalışma yürüten kadroların yetersizliklerinde aramak gerekir. Bundan en başta kendimi sorumlu gördüğümü belirtmek isterim.

 

Böyle bir zeminde örgütlenmek zor olmadı mı?

Kuşkusuz soykırım nedeniyle topluma sinmiş olan büyük bir korku vardı. İnsanlar yeni bir soykırımla yüz yüze gelmekten büyük korku duyuyorlardı. Kürt kimliğinden ve Kürtlerin özgürlüğünden söz ettiğimiz zaman, “Bizi bir kez daha mı kırdırmak istiyorsunuz?” diyenlerle de karşılaşıyorduk. Diğerleri ise “Gerçekten bu kez başaracağınıza inanıyor musunuz?” diye soruyorlardı. Kürt’ü kendine ait her şeyden kaçmaya zorlayan akıl almaz bir soykırım terörüne maruz bırakılmış kılıç artığı insanlardan bundan daha farklı davranmalarını beklemek, gözünü gerçeklere kapamak demektir. Zalimi en vahşi haliyle tanıma, ancak zalimle mücadelenin başarısı konusunda ağır bir inançsızlığı yaşama dönemin Dersim toplumunun ruh halini özetliyordu diyebilirim. Bunu tümüyle olumsuz bir ruh hali gibi görmek yanlıştır. Devrimcilere düşen de bu ruh halini aştırmak ve toplumda özgür yaşama tutkusunu yeniden canlandırmaktı. Nitekim sıradan bir çalışma bile gençliğin arayış halindeki en kararlı unsurlarını grubumuza katmaya yetmişti. 

Sakine arkadaştan önce de Dersim’de bir kadın grubumuz oluşmuştu. Hatta en çok kadınlar gruba katılım sağlıyordu. Bir kez daha ısrarla vurgulamak isterim: Ciddi ve anlayışlı bir öncülük olsa ve özlemlerine cevap olmaya çalışsaydı, Dersim kadınlarından muazzam bir özgürlük ordusu kurulabilirdi.

Dersim’de örgütlenen ilk Apocular kimlerdi?

Özellikle genç kadınların gruba ve görüşlerine ilgisi muhteşemdi. Henüz kendine ad bile koymamış bir gruba bu biçimde ilgiyle yaklaşmaları, onlardaki özgürlük arayışının gücüne tekabül ediyordu. Bu kadınların sembolü elbette Sakine Cansız arkadaştı. Sakine arkadaştan önce de Dersim’de bir kadın grubumuz oluşmuştu. Hatta en çok kadınlar gruba katılım sağlıyordu. Bir kez daha ısrarla vurgulamak isterim: Ciddi ve anlayışlı bir öncülük olsa ve özlemlerine cevap olmaya çalışsaydı, Dersim kadınlarından muazzam bir özgürlük ordusu kurulabilirdi. Azime Demirtaş da bu değerli genç kadınlardan biriydi ve mücadelemizin Besê Anuş’tan sonra ilk kadın şehidi olma onuruna erişti. Metin Turgut, Hüseyin Eroğlu, Murat Yüksel, Celal Aşkın, İbrahim Kaplan, Hasan ve Yusuf Kuş kardeşler, Cahit Dayan, Aytekin Tuğluk, Haydar Alpaslan, Kazım Demirtaş ve daha birçok devrimci genç bu dönemin en seçkin militan simalarıydı. Bir süre sonra çalışmalara katılan Musa Kazım Aydın yoldaşı da büyük bir saygıyla anmam gerekir. Kendisi Aşık Daimi’nin oğluydu. Dersim’deki gelişmeleri öğrenince eli boş gitmemek için bir arkadaşıyla birlikte banka soymuş, parayı getirip arkadaşlara teslim etmiş ve öyle katılım sağlamıştı. Bunların hepsi birer kahramanlık abidesiydi.

 

İlk şehit Ali Doğan Yıldırım. Dersim’deki cenaze töreninde konuşma da yaptınız… O anı anlatabilir misiniz?

Ali Doğan arkadaş Ankara’da Tuzluçayır’da gruba katılmıştı. Kemal Pir arkadaş Tuzluçayır’da faşistlere karşı ciddi bir direniş geliştiren gençlerin varlığından haberdar olunca, okulu terk edip kendileriyle ilişki kurmaya çalışmıştı. Ali Doğan arkadaş mahallenin savaşçı gençlerinden oluşan antifaşist bir grubun içindeydi. Kemal Pir arkadaş uzun uğraşlardan sonra Rıza Altun arkadaşın çekip çevirdiği bu grubun tüm elemanlarını harekete katmayı başarmıştı. Bunların hemen hepsi Kürdistan’dan göç edip buraya yerleşmiş Alevi Kürt-Türkmen ailelerin çocuklarıydı. Yine bunların hemen hepsi kısa bir süre sonra Kürdistan’a dönüş eylemine katıldı. Eylemci kişilikleriyle tanıdığım bu arkadaşlardan birçoğu kahramanca savaşarak şehit düştü.

Ali Doğan arkadaş bir kaza kurşunuyla ağır yaralanmış, Hacettepe Hastanesine kaldırılsa da kurtarılamamıştı. Ailesi cenazesini alıp Erzincan üzerinden Dersim’e götürmüştü. O zaman Duran arkadaş, Kesire Yıldırım ve ben de Dersim’e hareket ettik. Paramız yetmediği için ancak Elazığ’a kadar bilet alabilmiştik. Kesire’nin Elazığ’da tanıdıkları vardı. Onun temin ettiği parayla Dersim’e ve oradan Pirdosur’a geçtik. Hemen hemen cenazeyi getirenlerle aynı anda alana ulaştık. Ali Doğan’ın köyünün adı yanılmıyorsam Mazra Sure’ydi. Cenaze töreni buradaydı. Dersim ve ilçelerinden arkadaşlar da gelmişlerdi. Yine yöredeki halk törene ciddi bir katılımda bulunmuştu. Arkadaşlar törende benim konuşmamı uygun buldular. Kaza kurşunuyla da olsa, grubun ilk şehidini vermesinin anlamı büyüktü. Mücadele büyük bedeller ödeyerek zafere doğru yürüyecekti. Hepimiz bu mücadeleye bedel vermeye hazır olmalı, gerektiğinde canımızı vermeyi göze almalıydık. Konuşmam sanırım Türkçeydi, ama sloganlarımızı Kirmanckî atmıştık.

Cenaze töreni tamamlandığında kalabalık dağıldı. Törene katılan arkadaşlarla ayak üzeri konuşup onları da gönderdik. Duran arkadaş, Kesire ve ben o akşam köyde kaldık. Ali Doğan arkadaşın akrabalarına misafir olduk. Benim Dersim’den olduğumu fark etmişlerdi, ama neresinden ve kimlerden olduğumu bilmiyorlardı. Aşiretimi, köyümü ve ailemi sormuşlar, ben de cevap vermiştim. Ali Doğan’ın aşireti ile benim aşiretim arasında 1938 öncesinde ciddi çatışmalar yaşanmış, her iki taraftan öldürülenler olmuştu. Buna karşılık bizler birbirimizle yoldaş olmayı seçmiştik. Bu durumdan etkilenen sadece ben değildim. Oradaki insanlar da ciddi bir etkilenmeyi yaşıyorlar, bunda yaratılacak ulusal birliğin ipuçlarını görüyorlardı.

Ali Doğan arkadaşın sanatçı özellikleri de vardı, saz çalıyor ve şiir yazıyordu. Mezarını yaptırmış ve mezar taşına kendi şiirinden şu dizeleri yazdırmıştık:

 

“Umuda kavga verdik

Ve kavgaya ölü verdik ki

Yeni doğan bebeler

Uğramasın sömürüye”

 

Ne ağlarsın benim zülfü siyahım

Kazım Aydın (Cem), PKK’nin Dersim’deki ilk militanlarındandı. İstanbul’da doğmuştu. Devrimciliğe İstanbul Ortaöğretim Kültür Derneği’nde başladı. Kürdistan Devrimcileri’yle tanışması da burada olur. 1978 sonlarında Dersim’e gelerek Apocu Harekete katılır. Kazım Aydın, herkesi şaşırtan bir katılım yapar; bir arkadaşıyla birlikte banka soyar, paraları da getirip Apoculara teslim eder. PKK’ye katılımını eylemle yapan ilk Apocudur.

Kazım Aydın’ın ilk görev yeri Bingöl’dür. Faşistlere karşı amansız bir mücadelenin liderliğini yapar. Bingöl’den sonra Dersim’deki askeri ve örgütsel çalışmalarda yer alır. Dersim’de sosyal şoven çevrelere karşı yoğun bir ideolojik mücadele içinde olur. Asker, polis ve faşistlere karşı geliştirilen neredeyse tüm eylemlere katılır.

1980’de yakalanır ve askere gider. Askerde kendisi hakkında tutuklama kararı çıkarıldığını öğrendiğinde bu kez silahıyla birlikte firar eder. Dersim’e döner. Erzincan ve Dersim ilçelerinde silahlı birlikler içinde faaliyet yürütür. Kasım 1981’de Pülümür’ün Kirmeş köyünde çıkan bir çatışmada yaralı esir düşer. 

Kazım, Metin, Murat ve diğer yoldaşları, Kırmeşe'de bir evde yemek yerken evin sahibi ve onun genç kızıyla birlikte bir baskında hunharca katledildiler. Şimdi boşaltılmış olan o köy bir zamanlar gerillayı sakladı ve bir de ‘Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım’ türküsünü… Kazım Aydın, efsanevi halk ozanı Aşık Daimi’nin oğluydu. 

Yayın Tarihi: 28/11/2025