PolitikART
Toplum-Politika

Algoritmaların mekanı ya da yeni dolaşım rejimleri

Sayı: 348
Eylem Özbuğanlı
Sistemlerin kendisi niyet sahibi olmasa da beslendikleri veri setleri tarihsel güç ilişkilerini ve kültürel hiyerarşileri yansıtır. Aynı zamanda hangi içeriğin öne çıkacağını belirleyen teknik mimari de belirli anlatıları güçlendirir. Böylece teknoloji ile ideoloji birbirinden bağımsız iki alan olmaktan çıkıp, karşılıklı olarak birbirini yeniden üreten bir döngü yaratır.

Yapay zekanın gündelik hayatın merkezine yerleşmesi, meseleyi teknik kapasite ve verimlilik konuşmalarının ötesine taşıdı. Bu teknolojinin hangi bilgi rejimleri içinde üretildiği ve hangi ideolojik izleri taşıdığı sorusu günümüzde daha da çok konuşulur halde. Çünkü yapay zeka yalnızca herhangi bir hesaplamayı yapan nötr bir araç değil artık. İnsan tarafından üretilen verinin ve dolayısıyla bu tarihsel önyargılarının da taşıyıcısı konumunda.

Bugün kullanılan dil modelleri ve içerik üreten sistemler, genellikle internetten toplanmış metinler, görseller ve kültürel ürünlerle eğitiliyor. Ancak internetin hiçbir zaman eşit temsile dayalı, nötr bir arşiv olmadığını çoğunlukla unutuyoruz. Özellikle Anglo-Amerikan dijital kültürü, küresel veri havuzlarında belirgin bir hegemonya yaratıyor. Bu durum, verili politik dillerin ve ideolojik çerçevelerin “evrenselmiş” gibi yeniden üretilmesine yol açıyor. “Tarafsız teknoloji” fikri tam da bu nedenle herkesçe giderek daha fazla sorgulanır halde.

Kimi kullanıcıların platformda kullanılan yapay zeka asistanı Grok ile zaman zaman Kürt meselesi üzerine belirli başlıkları daha görünür hale getirip tartışma yarattığı gözlemlenebilir. Bu tür tartışmaların kendisi bile dijital mekanın nasıl politik bir mücadele alanına dönüştüğünü gösteriyor.

Son yıllarda Batı’da artan beyaz üstünlükçü ve etno-milliyetçi söylemlerin dijital platformlar aracılığıyla küresel dolaşıma girdiği biliniyor. Bu yayılma çoğu zaman klasik-alışılmış propaganda biçimleriyle değil; ironi, mem kültürü ve “şaka” üzerinden estetikleştirilere ve seyreltilerek gerçekleşiyor. Açık ideolojik metinler yerine yarı ironik ve çok katmanlı içerikler tercih ediliyor. Bu strateji, ilk bakışta üretimlerin zararsız görünmesini sağlayıp, zamanla da normalleşmesine zemin hazırlıyor. Dil, sembol ve referanslar bağlamdan koparılıp ideolojik yön görünmez hale getiriliyor. Ama bu durum ideolojik yükümlülüğü ortadan kaldırmıyor.

Bu içeriklerin sınırları aşan dolaşımı, dijital platformların algoritmik mantığıyla doğrudan ilişkili. Dikkat ekonomisi, en çok etkileşim üreten içerikleri öne çıkarıyor. Provokatif, kutuplaştırıcı ve duygusal yoğunluğu yüksek mesajları bu nedenle daha hızlı yayıyor. Aşırı uç söylemler, özellikle “mizah” kılıfına büründüğünde, platformun kurallarını aşmadan geniş kitlelere ulaşabiliyor. Yapay zeka ve yapay zekayı barındıran sistemler, bu içeriklerle beslenen ekosistemin bir parçası olduğu için yeterli denetim ve eleştirel süzgeç olmadığında aynı kalıpları yeniden üretme riskini taşıyor.

Küresel ölçekte ses getiren büyük veri sızıntıları ve elit ağlara ilişkin skandallar dijital kamusal alanda derin bir güvensizlik iklimi yaratıyor. Bu güvensizlik ortamı, karmaşık toplumsal sorunları basitleştiren ve sorumluluğu belirli gruplara yükleyen radikal anlatılar için verimli bir zemin oluşturabiliyor.

Bu tartışmayı somutlaştıran güncel örneklerin başında, X platformunda günbegün yaşanan tartışmalar gelir. Kimi kullanıcıların platformda kullanılan yapay zeka asistanı Grok ile zaman zaman Kürt meselesi üzerine belirli başlıkları daha görünür hale getirip tartışma yarattığı gözlemlenebilir. Bu tür tartışmaların kendisi bile dijital mekanın nasıl politik bir mücadele alanına dönüştüğünü gösteriyor. Tartışmalar, Türkiye’deki tarihsel siyasi ve ideolojik fay hatlarının, silikon vadisinin “ne olursa olsun yeter ki etkileşim olsun” mantığıyla harmanlandığını açıkça ortaya koyuyor. Çünkü mesele, her seferinde yalnızca hangi içeriğin doğru ya da yanlış olduğu değil, hangi konuların kimin akışında, hangi yoğunlukta ve hangi çerçeveyle karşılarına çıktığına odaklanıyor.

Türkiye bağlamında Kürt meselesi tarihsel olarak yüksek politik gerilim taşıyan bir alan olduğu için, algoritmik görünürlükteki küçük kaymalar bile hızla kimlik temelli tartışmalara dönüşebiliyor. Bu durum, algoritmaların teknik bir sıralama mekanizması ile işlemesinin ötesinde, farklı toplumsal kesimlerin tanınma ve meşruiyet mücadeleleri ile toplumsal barışına zarar veren bir mekanizma haline geldiğini gösteriyor. Bu da bir savaş alanına dönüştüğü anlamına geliyor.

Algoritmalar, hangi içeriklerin görünür olacağına, hangilerinin arka plana itileceğine karar vererek dijital kamusal alanın sınırlarını çiziyor. X platformundaki bir tartışma, tıpkı 1980’lerin kentsel planlama anlayışında mahalleleri ana yollardan koparan o devasa beton bariyerler gibi, kamusal alan içinde keskin ayrımlar yaratan bir bariyere dönüşüyor.

Küresel ölçekte ses getiren büyük veri sızıntıları ve elit ağlara ilişkin skandallar -kamuoyunda geniş yankı bulan “Epstein dosyası” etrafındaki tartışmalar bunun en somut ve yakın örneklerinden biri- dijital kamusal alanda derin bir güvensizlik iklimi yaratıyor. Bu güvensizlik ortamı, karmaşık toplumsal sorunları basitleştiren ve sorumluluğu belirli gruplara yükleyen radikal anlatılar için verimli bir zemin oluşturabiliyor. Komplo çerçeveleri ile aşırı sağ söylemlerin kesiştiği bu alan, algoritmik dolaşım sayesinde sınırları aşıyor.

Bu noktada Ramazan Çeper’in “Mekansal Irkçılık” başlıklı çalışmasının, dijital çağda ırkçılığın nasıl yeniden örgütlendiğini anlamak için güçlü bir teorik zemin sunduğunu düşünüyorum. Çeper, ırkçılığın yalnızca bireysel nefret ya da açık söylemler üzerinden değil; mekanın planlanması, sınırların çizilmesi ve görünmez ayrımlar aracılığıyla üretildiğini özellikle vurguluyor. Mahalleler, ulaşım hatları, konut politikaları ve kentsel dönüşüm pratikleri, ayrımcılığı gündelik hayatın doğal bir parçası haline getiren yapısal düzenekler olarak işlev görür. Bu çerçeve, “tarafsız” olduğu varsayılan mekanın aslında ideolojik tercihlerle kurulduğunu gösterir.

Bugün benzer bir sürecin dijital alanda yaşandığını söylemek mümkün. Sosyal medya platformları, arama motorları ve yapay zeka temelli içerik üreten sistemler yalnızca bilgi dolaşımını hızlandıran araçlar olmaktan çıkıp aynı zamanda yeni bir dijital mekan rejimi inşa ediyor. Algoritmalar, hangi içeriklerin görünür olacağına, hangilerinin arka plana itileceğine karar vererek dijital kamusal alanın sınırlarını çiziyor. X platformundaki bir tartışma, tıpkı 1980’lerin kentsel planlama anlayışında mahalleleri ana yollardan koparan o devasa beton bariyerler gibi, kamusal alan içinde keskin ayrımlar yaratan bir bariyere dönüşüyor. Bazı sesleri dijital gettonun içerisine hapsederken bazılarını ana caddeye zorla çıkarıyor. Bu, bir nevi dijital imar yolsuzluğudur. Bu perspektiften bakılınca algoritmalar, Çeper’in tarif ettiği kentsel planlama mantığının dijital karşılığı gibi çalışmakta.

Çeper’in mekansal ırkçılık çerçevesi, ayrımcılığın çoğu zaman açık nefret söylemiyle değil, gündelik hayatın “doğal” görünen düzenekleri içinde üretildiğini hatırlatır: Ki bugün bu düzeneklerin önemli bir bölümü dijital platformların ve algoritmaların mimarisi içinde kuruluyor.

Aşırı sağ ve ırkçı söylemlerin ironi, mizah ve “internet esprisi” formunda dolaşıma girmesi, bu dijital mekansallaşmanın en çarpıcı örneklerinden biridir. Nasıl ki mekansal ırkçılık şehirlerde görünmez sınırlar yaratıyorsa, dijital platformlar da ideolojik olarak yüklü içerikleri normalleştiren görünmez eşikler üretiyor. Anglo-Amerikan aşırı sağ internet kültüründen türeyen mem ve söylemlerin Türkiye özelinde yerelleşmesi, yalnızca kültürel bir aktarım değil, algoritmik olarak organize edilmiş bir dijital mekanın sonucudur. Bu süreçte küresel söylemler yerel fay hatlarıyla kesişerek melez bir politik dil üretiyor.

Burada temel soru şudur; ki bu son zamanlarda yaygınlaşan bir sorudur: Yapay zeka ideolojik midir yoksa ideolojilerin aynası gibi bir işlev mi görüyor? Muhtemelen ikisi birden. Sistemlerin kendisi niyet sahibi olmasa da beslendikleri veri setleri tarihsel güç ilişkilerini ve kültürel hiyerarşileri yansıtır. Aynı zamanda hangi içeriğin öne çıkacağını belirleyen teknik mimari de belirli anlatıları güçlendirir. Böylece teknoloji ile ideoloji birbirinden bağımsız iki alan olmaktan çıkıp, karşılıklı olarak birbirini yeniden üreten bir döngü yaratır.

Türkiye bağlamında mesele yalnızca dışarıdan ithal edilen dijital kültür öğeleri değil, bu söylemlerin burada neden karşılık bulabildiği ve hangi toplumsal gerilimlerle temas ettiğidir. Küresel aşırı sağın kullandığı mizah, ironi ve mağduriyet anlatısı, yerel eşitsizlikler ve kimlik tartışmalarıyla kesiştiğinde daha geniş bir dolaşım alanı bulabilir. Bu nedenle dijital alandaki ideolojik akışları yalnızca “kültürel ithalat” olarak değil, yerel bağlamla kurdukları ilişki üzerinden okumak gerekiyor.

Sonuç olarak yapay zeka tartışması, teknik ilerleme başlığının çok ötesinde bir kültürel ve politik meseleye işaret etmekte. Hangi verinin “gerçeklik” olarak kabul edildiği, hangi anlatıların görünür kılındığı ve hangilerinin marjinalleştirildiği soruları, artık yalnızca medya çalışmalarının değil teknoloji tartışmalarının da merkezindedir. Çeper’in mekansal ırkçılık çerçevesi, ayrımcılığın çoğu zaman açık nefret söylemiyle değil, gündelik hayatın “doğal” görünen düzenekleri içinde üretildiğini hatırlatır: Ki bugün bu düzeneklerin önemli bir bölümü dijital platformların ve algoritmaların mimarisi içinde kuruluyor.

Bu nedenle yapay zeka, yalnızca yeni araçları kullanma becerisi olmaktan çıkıp aynı zamanda dijital mekanda hangi ideolojik izlerin dolaşıma sokulduğunu, hangilerinin görünmez kılındığını fark edebilme yetisi haline geliyor. Aksi halde algoritmalar, fark ettirmeden mevcut eşitsizlikleri ve faşizmi yeniden üretmeye devam edecek. Dijital kamusal alan, görünürde nötr ama fiilen hiyerarşik bir düzen olarak işlemeyi sürdürecektir.
 

Yayın Tarihi: 22/03/2026