PolitikART
Bellek

90’lardan günümüze değişmeyen mekan siyaseti

Sayı: 346
Berivan Güneş
Gettoyu bir araya gelen bir halk topluluğu olarak tanımlamak eksik kalır. Kürt gettosu, devletin Kürtler üzerindeki yüzyıllık inkâr, asimilasyon ve bastırma politikalarının kent mekânında somutlaşmış halidir. Buralarda yaygın biçimde görülen polis baskınları, kimlik kontrolleri, GBT taramaları, sokak güvenlik noktaları gibi uygulamalar da bunu ispatlar niteliktedir. Öte yandan Kürt gettoları yalnızca yoksulluğun değil, bir kimliğin, kültürün ve hafızanın da savunusuydu. Kürt gettosunda yaşayan halk kimliğinin yaşatılması, dayanışma kültürünün sürdürülmesi, devlet baskına karşı kolektif bir savunma mekanizmasının geliştirilmesi için mücadele etti. Bu mücadele gettoyu şekillendiren başat unsura dönüştü.

1980’li yılların sonu ve 1990’lı yıllar Kürdistan’da yoğun çatışmaların yaşandığı bir süreçti ve bu dönemin en sert sonuçlarından biride zorunlu köy boşaltmaları olmuştur. Devletin güvenlikçi politikaları sonucunda 3 bine yakın köy yakılıp yıkılmış, dönemin insan hakları savunucularının açıklamalarına göre bir ila 3 milyon arasında insan göç etmek zorunda bırakılmıştır. Zorunlu köy boşaltmalarıyla birlikte ortaya çıkan göç olgusu hem mekânın fiziksel tahribatına hem de sosyolojik ilişkilerin yerle bir olmasına yol açmıştır.

Köy boşaltmaları esasında devletin mekân siyasetinin de bir sonucudur. Bu süreçte binlerce köy, mezra ve tarımsal alan kullanılmaz hale gelmiş, geleneksel köy mimarisi dokusu yok edilmiş, insansızlaştırılan bu bölgelerde ekolojik tahribat artmış, tarım alanlarının yakılması sonucu doğa politik bir araç haline getirilmiş, sınır bölgelerinde yasaklı mayınlı bölgeler ve karakol inşaatlarıyla beraber mekân militarize edilmiştir. Dünyada daha önce örneği olmayan “güvenlik barajları” inşa edilmiş, dört parça Kürdistan’da yaşayan halkın arasına akarsularla sınırlar çizilmiştir. Bütün bunların toplamına baktığımızda yakılanın yalnızca bir ev olmadığı; bir halkın hafızası, kimliği ve binlerce yıllık mekân sürekliliklerinin tahrif edildiğini görürüz. Devlet politikalarının amacı açıktı: halkı mekânsal olarak dağıtmak, siyasal olarak etkisizleştirmek ve mekânsal tahakküm kurmak.

Kürt halkının göç ettiği kentler tesadüfi değildi; tarımsal üretim deneyimleri, emek yoğun sektörlerde ihtiyaç duyulan işgücü açığı, metropollerde daha önce yerleşmiş akraba ve hemşeri ağlarının sağladığı dayanışma mekanizmaları göçün yönünü belirleyen başlıca dinamiklerdi.

Doğdukları topraklardan zorunlu bir ayrılış…

Kürt halkı, 90’larda evlerinin ateşe verildiği, köylerinin yerle bir edildiği, üretimle var oldukları toprakların ise “güvenlik” gerekçeleriyle ellerinden alındığı bir gerçeklik ile karşı karşıya bırakıldı. Ölüm ile yaşam arasında zorla bir tercih yapmaya itilen halk, çareyi yaşadıkları yerleri terk ederek kentlere sığınmakta buldu. Kürt halkının göç ettiği kentler tesadüfi değildi; tarımsal üretim deneyimleri, emek yoğun sektörlerde ihtiyaç duyulan işgücü açığı, metropollerde daha önce yerleşmiş akraba ve hemşeri ağlarının sağladığı dayanışma mekanizmaları göçün yönünü belirleyen başlıca dinamiklerdi.

Göç eden nüfusun önemli bir bölümü, üretim biçimlerinin benzerliğinden dolayı Çukurova bölgesi (Mersin’de Gündoğdu ve Demirtaş bölgeleri, Adana’da Gül Bahçesi, Dağlıoğlu, Yüreğir bölgeleri) ve Ege’nin iç bölgelerine (Manisa, Aydın, Denizli vb.) yönelirken, diğerleri metropollere dağılmak zorunda bırakıldı. Büyük kentlere göç edenler, hem dil hem kültür hem de sosyal dayanışma açısından bağ kurabilecekleri akrabalık ve hemşerilik ağlarının bulunduğu yerlere gitmek zorunda bırakıldı. Bu nedenle özellikle İzmir’de Kadifekale, İstanbul’da ise Bağcılar’da Demirkapı Mahallesi, Esenyurt’ta Kıraç Mahallesi, Küçükçekmece’de Kanarya Mahallesi gibi yerler Kürt nüfusun göçünden sonra “3. Bölge” olarak bilinen yerleşim merkezlerine dönüştü. Gelen kitlenin siyasal ve toplumsal olarak görece örgütlü olması, bu bölgelerde hem dayanışma ilişkilerinin kurulmasını hem de kendi içlerinde bir toplumsal doku yaratmalarını sağladı. Böylece kentlerin çeperlerinde, zorunlu göçün yarattığı sosyolojik travma ve ekonomik baskılarla birleşen bir “kendi mekânsallığını kurma” pratiği ortaya çıktı.

Kentlerde yeniden inşa süreci

Köylerde maruz kaldıkları şiddet ve baskıdan kaçmak için kentlere yönelen Kürt halkı gittikleri kentlerde yine baskılara maruz kaldı. Mekân değişmiş olsa da devletin Kürtler üzerindeki güvenlikçi, denetimci ve dışlayıcı politikaları farklı biçimlerde yeniden üretildi. Köyde yakılan evlerin, yıkılan üretim alanlarının bıraktığı tahribat, kentte fişlenme, yoksulluk ve yoğun gözetim mekanizmalarıyla sürdürüldü. Kürt nüfusun yoğun olarak yerleştiği mahalleler kısa sürede devletin eliyle “potansiyel sorunlu bölgeler” olarak kriminalize edildi. Bu uygulamalar, yalnızca güvenlik politikalarının yönünü belirlemedi; aynı zamanda o mahallelerin üzerinde sürekli bir baskı kurulmasının da gerekçesi hâline getirildi.

Kürt gettosu, devletin Kürtler üzerindeki yüzyıllık inkâr, asimilasyon ve bastırma politikalarının kent mekânında somutlaşmış halidir. Buralarda yaygın biçimde görülen polis baskınları, kimlik kontrolleri, GBT taramaları, sokak güvenlik noktaları gibi uygulamalar da bunu ispatlar niteliktedir.

“Kürt Gettosu”

Fransız sosyolog Loic Wacquant, getto formlarının yapısal ve stratejik kısıtlar dairesinde farklı ilkelerce örgütlenmiş bir mekân olduğunu ifade etmektedir. Ekonomik gerekçeler, fiziksel ve sosyal güvensizlik, mekânsal dışlanma, sınıfsal ayrışmalar ve ırk/etnik temelli dışlanmalar gettoları oluşturan temel dinamiklerdir. Siyasi aktörlerin tutum ve politikaların da getto yaşamını etkilediğini belirten Wacquant, eğitim ve sağlığa erişim, polis baskısı ve uygulamalarının da gettodaki sosyal yaşamı istikrarsızlaştığını söylemektedir. Kürtlerin zorla sürüldüğü bölgelere bu çerçeveden baktığımızda yeni konumlarının getto formuna uyduğunu görebilmekteyiz.

Yaşadıkları yerlerden sürülen Kürtler ekonomik, kültürel ve siyasal nedenlerle kent çeperlerine yerleşmek zorunda kalıp belli bölgelerde yoğunlaşarak “Kürt gettolarını” oluşturdular. Gittikleri yerlerde kurdukları ilişkiler de getto formunu güçlendirdi. Gettoyu bir araya gelen bir halk topluluğu olarak tanımlamak eksik kalır. Kürt gettosu, devletin Kürtler üzerindeki yüzyıllık inkâr, asimilasyon ve bastırma politikalarının kent mekânında somutlaşmış halidir. Buralarda yaygın biçimde görülen polis baskınları, kimlik kontrolleri, GBT taramaları, sokak güvenlik noktaları gibi uygulamalar da bunu ispatlar niteliktedir. Öte yandan Kürt gettoları yalnızca yoksulluğun değil, bir kimliğin, kültürün ve hafızanın da savunusuydu. Kürt gettosunda yaşayan halk kimliğinin yaşatılması, dayanışma kültürünün sürdürülmesi, devlet baskına karşı kolektif bir savunma mekanizmasının geliştirilmesi için mücadele etti. Bu mücadele gettoyu şekillendiren başat unsura dönüştü.

Devlet Politikalarının Kentte Yeniden Üretimi

Kürtlerin kentlerde kültürel hafızalarını ve kimliklerini yaşatma çabası, devlet tarafından denetlenmesi ve kontrol altına alınması gereken bir hareketlilik olarak algılanmıştır. Zorunlu göçün kent çeperlerinde ortaya çıkardığı yeni mahalleleşme ve gettolaşma biçimleri, devlet açısından yeni bir gözetim ve müdahale alanına dönüşmüştür. Böylece Kürdistan’da uygulanan köy boşaltmaları ve askerî baskı politikalarının kentteki karşılığı; artan polis varlığı, yoğunlaşan istihbarat faaliyetleri, yaşam alanlarının kriminalize edilmesi ve toplumsal hayatın sistematik biçimde denetim altına alınması şeklinde yeniden üretilmiştir.

Devlet, zorla göç ettirdiği halkın yaşadığı sorunlara çözüm üretmek yerine; barınma, işsizlik, eğitim ve sağlığa erişim, altyapı gibi en temel ihtiyaç alanlarında dahi herhangi bir iyileştirme sunmamış, aksine baskıyı derinleştiren politikalarla Kürt halkını kalıcı bir çözümsüzlük döngüsü içinde tutmayı tercih etmiştir. Devlet açısından Kürt gettoları, kontrol edilmesi gereken “sorunlu alanlar” olarak kodlanırken; Kürtler için bu mekânlar, metropollerde devlet politikalarına karşı kendini koruyan, öz-örgütlülüğün ilk halkalarını oluşturan direniş alanlarına dönüşmüştür. Bu nedenle devlet, Kürt gettolarından korkmaya başlamış; çünkü bu alanlar zamanla siyasal bilincin kolektif olarak üretildiği mekânlar hâline gelmiştir. Devlet, bu gelişmeye karşı Kürt gettolarını dağıtmak ve Kürtlerin mekânsal sürekliliğini kırmak amacıyla yeni politikalar üretmeye yönelmiştir.

Metropollerde uygulamaya konulan ilk kentsel dönüşüm projelerinin, devlet tarafından “varoş” olarak damgalanan ve yoğun Kürt nüfusun yaşadığı mahallelerde başlatılması tesadüf değildir. Kadifekale, Bağcılar, Kanarya, Çay ve Çilek mahalleleri “riskli alan” ilan edilerek zorunlu tahliyelere maruz bırakılmıştır.

Devlet Kendi Gettolarını İnşa Etti

2000’lerin başı, Türkiye açısından radikal politik ve ekonomik dönüşümlerin yaşandığı bir eşik olmuştur. 2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), neoliberal politikalar doğrultusunda kamusal varlıkların hızla özelleştirilmesini ve bu yolla yeni sermaye birikim alanları yaratmayı temel strateji hâline getirmiştir. Bu stratejinin kent mekânındaki en görünür karşılığı ise kentsel dönüşüm projeleri olmuştur. Kentsel dönüşüm, yalnızca fiziksel bir yenileme süreci değil; toplumsal dokunun yeniden düzenlenmesi, politik alanların tasfiyesi ve mekân kontrolünün güvenlikçi bir perspektifle yeniden üretilmesi anlamına gelmiştir.

Metropollerde uygulamaya konulan ilk kentsel dönüşüm projelerinin, devlet tarafından “varoş” olarak damgalanan ve yoğun Kürt nüfusun yaşadığı mahallelerde başlatılması tesadüf değildir. Kadifekale, Bağcılar, Kanarya, Çay ve Çilek mahalleleri “riskli alan” ilan edilerek zorunlu tahliyelere maruz bırakılmıştır. Bu süreçte TOKİ, AKP’nin en merkezi kentsel müdahale araçlarından biri hâline gelmiştir. 2013 verilerine göre TOKİ, 2003–2013 yılları arasında yaklaşık 600 bin konut üretmiş; bu konutlar tek tipleştirilmiş, tasarım kaygısından yoksun ve standartlaştırıcı bir mimari anlayışın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

1990’larda zorla göç ettirilen Kürt halkı, bu mekânsal politikalar sonucunda kent içinde ikinci bir zorunlu göçe maruz bırakılmıştır. Kürt mahalleleri parçalanarak kentin farklı noktalarına dağıtılmış, halk birbirleriyle ilişkilerini koparacak şekilde TOKİ konutlarına yerleştirilmiştir. Bu uygulama, açık biçimde “böl, parçala, yönet” stratejisinin mekânsal karşılığıdır. Yerleştirme süreci, bireysel tercihlerden ziyade merkezi yönlendirmelerle yürütülmüş; temel amaç, güçlü halk örgütlülüğüne ve dayanışma kültürüne sahip mahalleleri dağıtmak olmuştur. Bu nedenle kentsel dönüşüm projelerinin görünmeyen fakat esas hedefi, Kürt gettolarında inşa edilen mekânsal hafızanın sistematik biçimde tasfiye edilmesidir.

Türkiye metropollerinde Kürtlere yönelik kentsel dönüşüm projeleri daha çok rant, soylulaştırma ve mekânsal parçalama üzerinden yürütülürken; Kürdistan’da bu uygulamalar doğrudan mekânsal tahakküm kurmayı, kent kimliğini ve hafızayı yok etmeyi, toplumsal örgütlülüğü dağıtmayı hedefleyen siyasal projeler olarak hayata geçirilmiştir.

Bu aşamadan itibaren kentsel dönüşüm, devletin yeni bir asimilasyon ve mekânsal denetim aracına dönüşmüştür. 2015–2016 yıllarında Sur, Nusaybin ve Şırnak’ta yürütülen kent savaşlarının ardından gündeme getirilen “yeniden inşa” söylemleri, devletin mekân üzerindeki egemenlik stratejisinin en yoğun biçimde görünür olduğu siyasal müdahaleler olmuştur. Bu süreci meşrulaştırmak amacıyla hukuki altyapı hızla yeniden düzenlenmiş; 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’a yapılan değişikliklerle “kamu güvenliği” kavramı riskli alan ilanının temel gerekçelerinden biri hâline getirilmiştir. Böylece kent savaşları sonrasında Kürdistan’daki geniş alanların kentsel dönüşüm kapsamına alınmasının önü açılmıştır.

Sur, Şırnak ve Nusaybin’de hayata geçirilen projeler, klasik anlamda kentsel dönüşüm uygulamaları değil; mekânın militarize edilmesini, demografik yapının dönüştürülmesini, politik ve tarihsel hafızanın tasfiye edilmesini ve örgütlü halkın dağıtılmasını hedefleyen özel devlet projeleridir. Sur’da yüzlerce yıllık tarihsel doku “yeniden inşa” söylemiyle yok edilmiş; Kürt toplumunun hafızası ve kentsel geçmişi doğrudan hedef alınmıştır. Nusaybin’de radyal kent planlamasıyla mahalle ve sokak dokusu parçalanmış; dayanışma ilişkileri ve toplumsal hafıza dağıtılmaya çalışılmıştır. Bu alanların ortak özelliği, 1990’larda zorla göç ettirilen halkın yerleştiği mahalleler olmasıdır. Devlet, bu halkı önce köylerinden koparmış, ardından kentte kurdukları yaşamı da mekân politikalarıyla ortadan kaldırarak ikinci kez zorunlu göçe maruz bırakmıştır. GABB verilerine göre bu süreçte yaklaşık 400 bin kişi yerinden edilmiştir.

Türkiye metropollerinde Kürtlere yönelik kentsel dönüşüm projeleri daha çok rant, soylulaştırma ve mekânsal parçalama üzerinden yürütülürken; Kürdistan’da bu uygulamalar doğrudan mekânsal tahakküm kurmayı, kent kimliğini ve hafızayı yok etmeyi, toplumsal örgütlülüğü dağıtmayı hedefleyen siyasal projeler olarak hayata geçirilmiştir. Bu yönüyle söz konusu uygulamalar, Oren Yiftachel’in tanımladığı “etno-milliyetçi devlet planlaması”nın tipik örnekleridir.

Tüm baskı, asimilasyon ve mekânsal ayrışmalara rağmen Kürt halkı, yerleştirildikleri mahalle ve gettolarda dayanışma ağlarını, kültürel kimliklerini ve direniş pratiklerini yeniden üreterek yaşamı inşa etmiştir. Kent çeperlerinde yalnızca barınma alanları değil; kolektif hafıza, üretim biçimleri, kültürel süreklilikler ve politik deneyimler de yeniden kurulmuştur. Mekân değişmiş, ancak devletin Kürtlere yönelik “dağıtma” stratejisi değişmemiştir. Buna karşılık Kürt halkı, komünal örgütlenmeler, dernekler, kültür ve dil kurumları, kadınların öncülük ettiği sosyal çalışmalar ve mahalle inisiyatifleri aracılığıyla özyönetim pratikleri geliştirmiştir. Bu süreç, bir hayatta kalma mücadelesinden çok, zorunlu göçün yarattığı kopuşa karşı kolektif bir yeniden inşa süreci olmuştur.

Devletin “mekânı dağıt, halkı dağıt, örgütlülüğü dağıt” politikasına karşı Kürt halkı, mekânı yeniden kurmuş, halkı bir arada tutmuş ve örgütlülüğü yeniden üretmiştir. Bu nedenle kentlerdeki Kürt varlığı, yalnızca zorunlu göçün sonucu değil; aynı zamanda direnişin, var olma iradesinin ve toplumsal dönüşümün somutlaşmış hâlidir. Devletin Kürtler üzerinde kurduğu baskı rejimi, Sisifos mitini andıran biçimde her defasında kendi karşıtını yeniden üretmiştir. Baskı arttıkça siyasal bilinç derinleşmiş, yıkım büyüdükçe hafıza daha güçlü biçimde yeniden inşa edilmiştir. Devletin her yıkımı, yeni bir politik öznenin doğuşuna zemin hazırlamış; baskı ve yıkım politikaları bir yenilgi değil, direnişin sürekliliği hâline gelmiştir.

 

Yayın Tarihi: 20/01/2026