1990’lı yılların başında devlet eliyle gerçekleştirilen zorla yerinden edilme sürecinde, tahminen 1,5 ila 3 milyon arasında sivil Kürt yaşam alanlarını terk ederek kent merkezlerine veya başka illere göç etmek zorunda bırakılmıştır. TBMM İnsan Hakları Araştırma Komisyonu'nun verilerine göre ise, 1987-1994 yılları arasında 3.438 yerleşim yeri boşaltılmıştır.

90’lı yıllar, OHAL Bölge Valiliklerinin kurulduğu ve olağanüstü bir yönetim pratiğinin hayata geçirildiği; faili meçhul cinayetlerin arttığı, zorla yerinden edilme uygulamalarının yaygınlaştığı ve Türkiye tarihinde en ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı dönemlerden biri olarak kayda geçmiştir. Kürt şehirlerinde OHAL uygulamalarıyla birlikte kolluk kuvvetlerine silah kullanımı konusunda son derece geniş yetkiler tanınmış, kamuoyunda “Süper Vali” olarak anılan OHAL Bölge Valilikleri aracılığıyla müdahaleye başvurma konusunda yasal sınırlar resmi olarak ortadan kaldırılmıştır. Bu yönüyle de Kürt şehirlerine suistimale açık bir yönetim biçimi hakim olmuştur.[1]
Bu süreçte koruculuk sistemi yaygınlaştırılmış; güvenlik güçlerinin yanı sıra köy korucularına da silah kullanma yetkisi verilmiştir. Askeri yetkililerden edinilen bilgilere göre, 2000 yılı sonu itibarıyla yaklaşık 65 bin kişi fiilen geçici köy korucusu olarak görev yapmıştır. Bununla birlikte, bizzat güvenlik güçleri ve “itirafçılar” tarafından JİTEM gibi kurumlarla bağlantılı yapı ve kişilerin yasa dışı faaliyetlerine ilişkin bilgiler kamuoyu ile paylaşılmış; bu faaliyetler, çeşitli insan hakları raporlarında kayıt altına alınmıştır.[2]
Kürt şehirlerinde hızla uygulamaya konulan bu güvenlik politikalarından en fazla etkilenen kesim, kırsal bölgelerde yaşayan Kürtler olmuştur. OHAL döneminde “kamu yararı” ve “kamu düzeni” gerekçesiyle tanınan geniş silah kullanma yetkileri büyük ölçüde kötüye kullanılmış; köy halkına yönelik baskılar, keyfi güç kullanımı, işkence, faili meçhul cinayetler gibi çok sayıda ağır insan hakları ihlalleri yaşanmıştır. Bu dönemde köy boşaltmaları ve zorla yerinden edilme uygulamaları sistematik bir hâl almıştır. 1990’lı yılların başında devlet eliyle gerçekleştirilen zorla yerinden edilme sürecinde, tahminen 1,5 ila 3 milyon arasında sivil Kürt yaşam alanlarını terk ederek kent merkezlerine veya başka illere göç etmek zorunda bırakılmıştır.[3] TBMM İnsan Hakları Araştırma Komisyonu'nun verilerine göre ise, 1987-1994 yılları arasında 3.438 yerleşim yeri boşaltılmıştır.[4]
Şehir merkezlerinde demokratik faaliyetlerin ve sivil toplum örgütlenmelerinin artması, bu alanların güvenlikçi müdahalelerin odağı hâline gelmesine neden olmuştur. Kırsal alanda kullanılan ağır silahlar, zırhlı araçlar ve sert şiddet pratiklerinin zamanla kent mekânına sirayet ettiği; yaşam alanlarının tümünü sararak kalıcılaşmaya doğru gittiğini okuyabilmekteyiz.
Kırsaldan kente güvenlik ve zor
Kırsal kesimde yoğun biçimde uygulanan güvenlik politikaları, 2000’li yıllar sonrasında şehir merkezlerine de taşınmış ve burada giderek yoğunlaşmıştır. Şehir merkezlerinde demokratik faaliyetlerin ve sivil toplum örgütlenmelerinin artması, bu alanların güvenlikçi müdahalelerin odağı hâline gelmesine neden olmuştur. Kırsal alanda kullanılan ağır silahlar, zırhlı araçlar ve sert şiddet pratiklerinin zamanla kent mekânına sirayet ettiği; yaşam alanlarının tümünü sararak kalıcılaşmaya doğru gittiğini okuyabilmekteyiz.
Giorgio Agamben’in kavramsallaştırdığı “istisna hâlinin kalıcılaşması” durumu[5], Kürtlere yönelik uygulanan politikalarda açık biçimde gözlemlenmektedir. Her dönemde geçici, zorunlu ve toplumu korumayı amaçlayan istisnai önlemler olarak sunulan OHAL politikaları, gerçekte süreklilik kazanmış; kent mekânının tamamını kuşatan, sistematik ve kurumsallaşmış bir yönetim pratiğine dönüşmüştür. Bu yönüyle OHAL, olağanüstü bir tedbir olmaktan çıkarak, Kürt şehirlerinde gündelik yaşamı belirleyen kalıcı bir siyasal rejim hâlini almıştır.

90’lı yıllarla birlikte uygulanan OHAL rejimi kapsamında, valiliklere ve güvenlik güçlerine tanınan olağanüstü yetkilere paralel olarak bu durumu şehir içi güvenlik politikalarında mümkün kılan düzenlemeler de hayata geçirilerek yasal olarak da kalıcı bir zemin oluşturulmuştur. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu (TMK) gibi mevzuatlar, anayasal bir hak olan sivil toplum faaliyetlerine müdahale edilmesinin hukuki dayanakları hâline getirilmiştir.
Bu güvenlikçi yaklaşım, 16 Ağustos 2015 tarihinde ilan edilen ve gün boyu süren uzun süreli sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte yeniden yoğunlaşan çatışma sürecinde açıkça görülmüştür. Bu dönemde zorla yerinden edilme uygulamaları tekrar gündeme gelmiş; sivil toplum örgütlerinin verilerine göre yaklaşık yarım milyon insan, kent ve ilçelerin bazı mahallelerinden başka şehirlere veya Türkiye’nin farklı bölgelerine göç etmek zorunda bırakılmıştır.[6]
Göç sürecinde şehir halkının çatışma alanlarından güvenli şekilde tahliyesine yönelik herhangi bir koruyucu tedbir alınmamış; göçler doğrudan çatışma ortamı içinde gerçekleşmiştir. Bu durum, ciddi bir yoksullaşma ve mülksüzleşmeye yol açmıştır. Göç edenlerin büyük bir bölümü, altyapısı olmayan ve son derece kötü koşullara sahip mekânlarda, toplu şekilde kiralanan evlerde yaşamak zorunda kalmıştır.[7] Çatışmaların ardından verilen yıkım kararları ve acele kamulaştırma uygulamaları ise hukuki bir gerekçeye dayanmaksızın, şehir merkezlerinin hızla boşaltılması şeklinde hayata geçirilmiştir.[8]
Binlerce Kürt, sahip oldukları mülkiyeti tümüyle kaybederek kent yaşamında zor koşullarla baş başa bırakılmıştır. Bu politikaların “kamu yararı” için uygulandığı iddiası hâlen dile getirilse de Kürtlerin “kamu yararı”nın hiçbir öznesi olmadıkları görülmektedir. Bu uygulamaların hiçbirinde hukuki güvenceleri düşünülmemiştir.
Süreklileşen OHAL ve geleceksizlik
Zorla yerinden edilme uygulamaları sonucunda kırsal alanların büyük ölçüde boşaltıldığı bir süreç yaşanmış; kırsalda yaşayan Kürtler adeta kendi evlerinden kovularak bilinmez bir geleceğe sürüklenmiştir. Binlerce Kürt, sahip oldukları mülkiyeti tümüyle kaybederek kent yaşamında zor koşullarla baş başa bırakılmıştır. Bu politikaların “kamu yararı” için uygulandığı iddiası hâlen dile getirilse de Kürtlerin “kamu yararı”nın hiçbir öznesi olmadıkları görülmektedir. Bu uygulamaların hiçbirinde hukuki güvenceleri düşünülmemiştir. Bütün bu travmatik uygulamaların hukuken karşılığı “nakdi bedel”, yani ölçülemeyecek kadar düşük değerde tazminat bedelleri olmuştur.
31 Temmuz 2024 tarihinde Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde kimlik kontrolü yapılacağı iddiasıyla polisler tarafından alıkonulan altı çocuk, zırhlı araçlara bindirilmiş, darp ve işkenceye maruz bırakılmış; daha sonra kıyafetleri, telefonları ve kişisel eşyaları alınarak şehir merkezine uzak noktalarda çıplak hâlde bırakılmıştır.
Bu noktada, ev ve yerleşme kavramlarının devlet tarafından nakdi olarak anlaşılması karşısında, bu kavramların mülkiyet hakkının çok ötesinde anlamlar içerdiğini açmak isterim. Yaşam alanının temel karşılığını yalnızca barınma hakkı olarak okumak çok eksik bir değerlendirmedir. Burada edinilen ev, yurt ve kültürün kişiliğimizi etkileyecek kadar büyük bir önemi vardır. Yurt kavramı, barınmadan veya bir taşınmaza sahip olmaktan öte üretim kaynaklarının, kuşaklararası bilgi aktarımının, toplumsal değerlerin, gelecek güvencesinin ve aidiyetin oluştuğu bir mekana işaret eder. Mekanın bireyde bıraktığı hafıza, duyguların ve değerlerin biriktiği bir alandır. Dolayısıyla bunun kaybı karşısında barınma hakkını dahi karşılamayacak nakdi bir bedel, kişide ikincil bir mağduriyet yaratmaktadır.

Kürt şehirlerinde zorla yerinden edilme uygulamalarının bireylerde yarattığı çok boyutlu hak kayıplarını gidermek bir yana, 1990’lı yıllardan itibaren hayata geçirilen OHAL uygulamalarının şehir yaşamından hiçbir zaman bütünüyle çıkarılmadığı görülmektedir. Kırsal alanda başlayan güvenlikçi yapılanma, zamanla şehir merkezlerinin en küçük noktalarına kadar sirayet etmiş; böylece kent mekânının tamamını kapsayan bir denetim ve kontrol rejimi inşa edilmiştir. Şehirlerin hemen her noktasında ağır silahlar, zırhlı araçlar ve çatışma süreçleri için görevlendirilen özel güvenlik birimleri sürekli hâle gelmiş; Kürtlerin yaşam alanları kalıcı biçimde kriminalize edilmiş mekânlara dönüştürülmüştür.
Bu durum, OHAL koşullarının keyfi biçimde uygulanmasına ve hukuki sınırların fiilen ortadan kalkmasına yol açmıştır. İdari işlemler ile sosyal yaşam arasındaki sınırlar büyük ölçüde silinmiş; çatışma ortamı, fark ettirilmeden gündelik hayatın en derin alanlarına nüfuz etmiştir. Oysa şehir asayişiyle bağdaşmayan ağır nitelikte silahlar ve zırhlı araçlar, en basit hukuki işlemlerde dahi devreye sokulmuş; özel harekât birimleri sıradan güvenlik uygulamalarının parçası hâline getirilmiştir. Örnek bir olay olarak: 31 Temmuz 2024 tarihinde Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde kimlik kontrolü yapılacağı iddiasıyla polisler tarafından alıkonulan altı çocuk, zırhlı araçlara bindirilmiş, darp ve işkenceye maruz bırakılmış; daha sonra kıyafetleri, telefonları ve kişisel eşyaları alınarak şehir merkezine uzak noktalarda çıplak hâlde bırakılmıştır.[9]
Bu sürecin etkileri, eğitim-öğretim sistemi ve asimilasyon politikaları aracılığıyla daha da derinleştirilmiştir. Kendi dilinin, kimliğinin ve kültürel değerlerinin dışlandığı bir eğitim sistemi içinde yetiştirilen Kürt çocukları, yaşadıkları coğrafyadan uzaklaşmaya ve “geri” olarak kodlanan yaşam alanlarını terk etmeye özendirilmiştir.
Esasında OHAL uygulamaları ve zorla yerinden edilme politikaları, hukuken son derece sıkı koşullara bağlanmıştır. Anayasa’nın 121. maddesi, Bakanlar Kurulu’nun olağanüstü hâlin yalnızca “gerekli kıldığı konularda” ve sınırlı süreyle kanun hükmünde kararname çıkarabileceğini düzenlemektedir. Buna göre OHAL KHK’ları, olağanüstü hâlin ilan edildiği dönemle sınırlı olarak uygulanmalı; OHAL’in sona ermesiyle birlikte bu düzenlemeler kendiliğinden yürürlükten kalkmalı ve ortaya çıkan toplumsal tahribatın giderilmesine yönelik iyileştirici adımlar atılmalıdır. Ancak pratikte bunun tam tersi yaşanmış; 1990’lardan bu yana OHAL uygulamaları fiilen sona ermemiş, aksine bu uygulamaları kalıcılaştıran yeni düzenleme ve pratikler hayata geçirilmiştir. Böylece bireylerin sosyal yaşamlarını onarma, kendilerini iyileştirme ve güvenli bir yaşam alanı inşa etme imkânları dahi sistematik biçimde engellenmiştir.

Bu koşullar altında bireylerin sağlıklı ve sürdürülebilir bir yaşam kurabilmesi mümkün olamamaktadır. Kürt şehirleri yaşanabilir mekânlar olmaktan çıkarılmış; bu durum yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakları da göçe zorlayan kalıcı bir yapısal soruna dönüşmüştür. Yurt kavramının taşıdığı derin anlamı, özellikle çocukluğu ve gençliği bu dönemde geçmiş kuşaklar yakından bilmektedir. Yaşam alanlarının sürekli tahrip edilmesi karşısında iyileştirme ve onarma politikaları geliştirilmek yerine okullarda da “batı yaşamı” medeni ve özgür yaşamın tek modeli olarak sunulmuştur. Bu yaklaşım, Kürtlerin kendi yaşam alanlarında, çağdaş dünya ile paralel biçimde bilim, kültür ve sanat üretme imkânlarını ciddi ölçüde sınırlamıştır.
Bu ortamda yetişen yeni kuşaklar, 1990’ların baskı ve güvenlik eksenli atmosferinden bütünüyle çıkamadan; kimlik mücadelesi, aidiyet kaybı ve yerleşik bir yaşam kuramama hâlinin yarattığı karmaşa içinde büyümüştür. Bu sürecin etkileri, eğitim-öğretim sistemi ve asimilasyon politikaları aracılığıyla daha da derinleştirilmiştir. Kendi dilinin, kimliğinin ve kültürel değerlerinin dışlandığı bir eğitim sistemi içinde yetiştirilen Kürt çocukları, yaşadıkları coğrafyadan uzaklaşmaya ve “geri” olarak kodlanan yaşam alanlarını terk etmeye özendirilmiştir. Bunun sonucunda, kendi mekânında kök salmakta zorlanan; kent yaşamında ise sürekli olarak geçim sıkıntısına mahkûm edilen, yerleşik bir yaşam ve gelecek güvencesi kuramayan kuşaklar ortaya çıkmıştır.
Bugün dahi birçok Kürt genci, bir gün kendi memleketine geri dönebilme hayali ile yaşarken; aynı zamanda o alanlarda süregelen güvencesizlik, yoksulluk ve baskı koşullarına direnememe endişesini taşımaktadır. Bu durum, toplumun bir yerde yerleşememesine ve geleceğini huzurlu bir şekilde kuramamasına neden olmaktadır.
Son sözlere gelirsek; bu tablo karşısında devletin, yarattığı kalıcı travmayı göstermelik nakdi tazminatlarla gidermeye çalışmak yerine, süregelen güvenlik politikalarını sonlandırması ve yaşam alanlarının bu politikalardan arındırılması gerekmektedir. Bu süreç; sivil toplumla ve yerel aktörlerle iş birliği içinde norm değişikliğini hedefleyen yeni yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesini, aynı zamanda devletin geçmişte uyguladığı güvenlik politikaları ve zorla yerinden edilme pratikleriyle açık, samimi ve kapsayıcı bir yüzleşme yürütmesini zorunlu kılmaktadır.
Söz konusu yüzleşme, ihlallerin inkârı ya da olağanlaştırılması yerine, mağdurların deneyimlerinin tanınmasını; mekânsal, kültürel ve toplumsal hak kayıplarının bütüncül biçimde kabul edilmesini esas almalıdır. Ayrıca, zorla yerinden edilmenin mekânda ve bireylerin gündelik yaşamlarında yarattığı tahribatın anlaşılması; yurt hakkını, yerinde yaşam hakkını ve kültürel sürekliliği güvence altına alan onarıcı adalet mekanizmalarının hayata geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Ancak bu şekilde, kuşakların güvenli bir gelecek kurabilmesi ve barış içinde bir arada yaşamın toplumsal zemini yeniden inşa edilebilir; aksi hâlde olağanüstü hâlin gölgesindeki bu yönetim pratiği geleceği rehin almaya devam edecektir.
Dipnot ve Kaynakça
[1] Bkz. TİHV 1998 Yıllık Raporu vd. TİHV Yıllık Raporları.
[2] Bkz. TİHV 2001 Yıllık Raporu S. 47, 48, TİHV 1998 Yıllık Raporu.
[3] Adnan Çelik, ‘1990’lı Yılların Olağanüstü Hâl Rejimi ve Savaş: Kürdistan Yerellerinde Şiddet ve Direniş,’ Toplum ve
Kuram, Sayı 9, Bahar 2014, s. 111.
[4] (GÖÇ-DER) Moment Dergi, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültürel Çalışmalar Dergisi, Yerinden Edilme
Ve Yeniden Yurtlanma: Zorunlu Göç Ve Toplumsal Cinsiyet Bağlaminda Evin Kaybi Ve Yeniden Kuruluşu.
[5] İstisna Hali, Giorgio Agamben
[6] Amnesty International, Yerinden Edilen ve Mülksüzleştirilenler Raporu, 6 Aralık 2016, s.5, OHCHR, Situation of
human rights in the south-east of Turkey 2015-2016, Türkiye raporu, Şubat 2017, erişim:
Halkların Demokratik Partisi (HDP), ‘İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW): Devlet Güneydoğu’daki Ölümlerin
Soruşturulmasını Engelliyor’, erişim:
Göç İz Derneği (GöçİzDer), Sokağa Çıkma Yasakları ve Zorunlu Göç 2019, erişim:
http://www.madde14.org/images/2/28/GocIzDerSokagaCikmaYasakZorunluGoc2019tur.pdf, İnsan Hakları
Derneği (İHD), 2015 Yıllık Hak İhlalleri Raporu; Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), 2015 Yıllık Rapor.
[7] Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Yıkılan Kentler Raporu, Ekim 2019, ISBN 978-605-01-1283-2,
s. 100
[8] Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Yıkılan Kentler Raporu, Ekim 2019, ISBN 978-605-01-1283-2,
erişim: https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/tmmob_yikilan_kentler_raporu.pdf
[9] Yüksekova Halkın Sesi Gazetesi, 2024, Ağustos 2, DEM Parti Yüksekova’da darp edilen 6 kişi ile ilgili açıklama
yaptı, Yüksekova Halkın Sesi, erişim:
Yayın Tarihi: 19/01/2026